Heey orada mısın?
Yazmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Eğer oradaysan ve okuyorsan bil ki bir şeyler oldu. Eğer bir dostunu dinler gibi okursan bu satırları, yaptıklarımı belki yargılamak yerine anlarsın. Eğer oradaysan ve eğer ki yüzde yüz bende değilse zihnin, siktir et, kapat kitabı ve yoluna devam et!
Herkesin bir sırrı olduğunu ikimiz de biliyoruz. Bilmediğimiz şey birbirimize ne kadar açık olduğumuz. Bilemeyeceğin şey: ne kadar anlatırsam anlatayım beni tam olarak hazmedemeyeceksin. Sadece odaklan ve dinle.
İçimde bir kıyametle dünyaya geldim ben. Kim böyle bir dünyayı yeni bireylerle paylaşmak ister bilmiyorum. Hayatta olduğu için kaç kişi kendini şanslı sayıyor? Yalnızca bir aptal şu hayata bakıp "harika" diyebilir ya da bir cahil. Ben de paylaşmak istememiş ve annemin katili olmuşum henüz dünyaya kafamı uzattığım ilk an!
Evet, zor bir çocukluğa sebep oldu bu. Ama annem adına mutlu oluyorum bazen. Şu hayata bir gün daha tahammül etmek zorunda değil artık. Sakin ol, hemen sinirlenme. Bu satırları okur okumaz daha yeni başlıyor her şey!
İnsanlığa nasıl sığar bu düşünce diye düşünüyorsan aptalsın demektir. Doğaya baktığımda gördüm ki yaşam güçlüler için var. Yaralar sarılmaz doğada. Bir anne bile bilir ki ölüm zayıfın başına gelecek en güzel şeydir. Zavallı olanı sıcak tutarak acziyetini gideremezsin. O yüzden asla anlamayacağım bir şeydir hümanizm.
Vahşetimi savunuyorum, hem de nasıl! Zayıfları yok ettiğimiz bir dünyayı bir düşün. Böceklerin olmadığı bir ev daha yaşanılası değil mi? Kimse zayıfları sevmez. Sevdikleri şey, onları okşadıklarında gelen minnet duygusudur. Yani köleliğini bekler bir güçlü! Karşısında yönetebileceği şeyi sever. Güç; zayıfların, acizlerin arasında parlar en çok. Bir ışığın gücünü en çok zifiri karanlıkta hissederiz. Ve ışık en çok zifiri karanlıkta mutludur. Bu yüzden dünyanın zavallılara ihtiyacı var.
Konuyu çok dağıttım. Annem öldükten sonra ne bok yiyeceğini bilemeyen babam, üç gün sonra beni bir esirgeme kurumunun önüne bıraktı ve gitti. Hemen kızmayın ona. Gayet anlıyorum onu. Ne demiştik? Kimse zayıfları sevmez. Bir dilenci gözümüzün zevkini bozduğu için hak eder üç beş kuruşu. Ve birkaç bozukluk gibi bırakılmıştım esirgeme kurumunun kapısına. Üzerime bir not asmayı da unutmamıştı: "Özür dilerim, başaramadım."
Neyse ki böyle sümsük bir herifin elinde yetişmemiştim. Esirgeme kurumları vahşi doğa gibidir. Zayıf olursan üzerinden silindir gibi geçer giderler. Ardında koca bir ezilmişlik kalır sadece. Ben ezilmiş olmaktansa ölü olmayı tercih edenlerdendim. Çok güçlü bir fiziğe sahip değildim ve kavga etmek aptalcaydı. O yüzden yönetmeyi, manipülasyonu, şantajı, kullanmayı öğrendim. Grubun en güçlü çocuğunu yumruğum yaptığımda kazandım saygıyı. İnsanların inanma arzusunu yönetmeyi öğrendim. İyi bir manipülatifin eline düştüysen anlamayacağın, anlamaman gereken en büyük şey yönetildiğindir.
Velhasıl, hayata en zor yerden başladım. İşini sevmeyen insanların içinden, yalnızca eve gitmek için saat sayanlar vardı burada. Bu evde bu kadar "ne" var diye sormadan edemiyorum şimdi? Benim hiç sahip olmayacağım şey: "aile". Ailenin hep fazla büyütüldüğünü düşündüm. Üç beş insanın birbirine katlanmasından başka bir şey değildi.
Daha yedi sekiz yaşlarımdayken bile hatırlıyorum: sadece yalnız kalmak istiyordum. Ve tam bunu düşündüğüm yaşlarda, çocuk sahiplenmek isteyen bir çifte "bağışlanmıştım". "Bağışlanmak" yazınca ilginç geldi. Kafamda bağdaşmıyor kişiliğimi düşününce. "Sahiplendirildim" diyelim. Yok, bu da çok hayvanvari oldu. Bilmiyorum, bunu hangi kelime anlatır. Varsa bir öneri açığım.
Neyse. Anne ve babaya yakın olan bu çiftin benden beklentisi neydi hâlâ tam olarak anlayamıyorum. İsim vermek istemiyorum, o yüzden "kadın" diyeceğim ona. Bazen kadını kendi başına hıçkırıklara boğulmuş bulurdum. Buruk bakışlar. "Ne istiyorsun benden?" diye bağırmak istesem de yapmadım. Orada burun çekişini izledim.
Bazı insanları incelemeyi seviyorum ve bu kadın, incelemeyi sevdiğim ilk kişiydi. Neredeyse ayda bir bu haline denk gelirdim ve beni görünce "merak etme, bir şeyim yok" derdi. Benden ne istediğini çözmüştüm sanırım: şefkat? Hiç anlamadığım bir kelime daha.
İnsanın böyle bir ihtiyacı olduğuna kim kanaat getirdi? Tam olarak ne zaman mağara ortamından sıyrıldı da insan böyle bir kıvama geldi? İnsanın bu evrimi anlamak güç. Duygusallığı ilan etti 21. yy insanı, bir sürü deformasyonun yanında. Psikoloji de öğrenilir bence. Ve bunu öğreten zihin ne bileyim, soft biraz.
Gittim ve sarıldım o gün, makyajı akmış kadına. Ağlaması iki kat fazlalaştı ve biraz kahkaha mı duyuyordum? Off, insanların gelgitleri cidden bitmiyor. Sayko bir acının devinimi mideme kramplar sokmaya yetiyordu. Ama bu his neydi? Büsbütün yabancıydım buna. O gün ilk kez duyguları sorgulamaya başladığım gün olmuştu.
Velhasıl kelam, o gün ilk defa birisinin duygularına ortak olmuştum. O günden sonra bambaşka baktı bana bu kadın. Daha açıktı aramızdaki şey. İstediğim hayatı sunabilecek bir aileydi bu çift. Gerekli donanım maddi ve manevi anlamda neredeyse yeterliydi. Bana verdikleri en güzel şey koca bir oda dolusu yalnızlıktı.
Birine yalnızlığı verebilmek hayatın en zor şeylerinden biridir. Evinizde dolaşan kediden bile beklentiniz arada gelip sizden sevgi dilenmesidir. O yüzden bir çocuğa yatırım yaptıysanız beklentileri anlamanız belki mümkün olur. Bu konuya sonra döneceğiz.
Hayatımın ne boka benzediğinden emin olamadığım bir çağdayım. Ağlayacak halim yok. Her şey kontrolüm altındaymış gibi görünüyor. Öyle olması gerek. Kontrol manyaklığım olduğunu reddetmeyeceğim. Yönetemeyeceğim bir şeyi yaşamam güç!
Bu zamana gelmem ha deyince olmadı. Size ondan bahsediyordum. Öldürmem, diriltmem, hatta bazı zamanlarda kıyameti koparmam gerekti.
Bazen tanrı gibi hissederim. Bunun bir sanrı olduğunu da iddia edebilirsiniz elbet. Ama insanların yönetilme ihtiyacını karşılamak için yaptıkları şeyleri düşününce; yaşam koçları, psikolojik destekler, hacı hocalar... Bunlardan bir sürü anlam çıkartabiliriz. Ama benim için en öne çıkan özellik yönetilme arzusu oluyor. Ben insanların bu ihtiyacını karşılıksız sunuyorum.
Evet, yönetmekten ve yönetilmekten daha uzun süre bahsedeceğim. Yaptığım şeylerden pişmanlık duyduğum sanılsın istemem. Hayatta olmayacağım, olmak istemeyeceğim bir pozisyon bu.
Ürkütücü olduğumu düşünüyorsanız bir yerlere varmaya başladık demektir. Söyleyince tesirini kaybeden şeyler vardır. Örneğin: "Bana güven", "Ben iyi bir insanım", "Benden sana zarar gelmez". Bunları duyduğumuzda anlarız ki karşımızdaki bünyesinde bir gram haysiyet taşımamaktadır. Sana güvenmiyorsam ve bana "bana güvenmen gerekiyor" diyorsan, sana güvenmem gereken şeyin bir ültimatom olduğunu düşünmem absürt olmasa gerek.
Tanrılar ve babalar da böyledir. Hiç görmediğin, varlığını hiç ispata sunmamış, güvenilmez olan taraflarını "bana güven" diyerek bir varlık ispat etmeye çalışmalarından ötürüdür bu.
Bir insanın ağzından duyduğum şeylerin tümünün yalan olduğu düşüncesiyle yola çıkarım ben. Ve sizin bakışınızla cevap vereyim: sonuç hep doğrular beni. Bu sizi üzer, beni tatmin eder.
İnsan karanlık bir maddedir. Nietzsche'nin dediği gibi aşılması gereken bir şeydir. İnsan engeldir. İnsan en saf halini bulmalı ve gerektiği gibi yaşamalıdır. Kurt mu kuzu mu, hangisiyse ona göre karakterini düzenlemelidir ve her aldığı nefesi şekillendirmelidir. Bu savaşın aptalca olduğunu düşünüyorsan yüksek ihtimalle koyunsundur.
Bir hayalet gibi geçip gidemeyiz bu yaşamın içinden. Herhangi biri olamayız. Ne olması gerekiyorsa olmalı bir insan. Bir duygu, bir zayıflık ideallerine sarsıntı meydana getiremez. Getirmemeli. Duygu dediğin şeyi beyninle senkronize etmen gerekir. Değişken bir ruh hali senin ideallerinle aranı açacaktır.
Savaşmaman gereken tek kişi kendin olmalısın. Bu yüzden bir düşmana ihtiyacın var. Çatıştığın durumlar seni yüceltecektir. "Kendini yiyip bitirmek" diye bir cümle var. Buna karşı bir gardın olmalı. Bu acziyeti sahiplenen bedene saygım yok. Hiç savaşmadan mağlubiyetle kelepçelenmek bir gerzeğin izdüşümü olabilir ancak.
Mutsuz, kendini sevmeyen insanlarla aranıza bir mesafe koyun. Onlar henüz bir yere gelmeden gidenlerdir.
Babamdan bahsedeceğim size. Sümsük demiştim, hatırlarsanız. Artık biliyorsunuz ki aile değerlerine önem veren birisi değilim. En büyük değerin odaklanabilen bir zihin olduğu konusunda da hemfikirsek devam edeyim.
Babam, yani tohumumu atan şahıs, uzun yıllar sonra, tam 21 yaşımda beni gördüğü dergiden izimi buluyor ve karşıma çıkıyor, 23 yaşımdayken. O sümsük herif beni bir şoförle aldırıyor. Uzun, çok uzun bir yolculuğu paylaştığım adam ağzını bile açmıyor. Ben de sormuyorum "nereye" diye.
Sonra bir holdingin önünde duruyor araç. Beş saatlik bir yolculuk sonrası. "Sadece babamın gönderdiğini" söyleyen bu adam. "Efendim, geldik" diyor.
Beş saat boyunca "babam" olduğunu söyleyen adamın nasıl biri olduğunu düşünmeye çalışıyorum. O beş saatlik yolculuğun daha uzun olmasını isterdim. Zihnim hiç bu kadar iyi çalışmamıştı. Zihnimin aktivitesi beni orgazma sürükleyecek cinsten. Bu yüzden sormuyorum. Bütün soruları zihnimde doğuruyor ve doğurduğum çocuğa savaş açıyorum. Bir tanrının peygamberini hırpalaması gibi. Yarattığı dünyayı kıyametlerle yok etmesi gibi babamı kaç farklı şekilde düşündüm ve kaç farklı şekilde zihnimin uçurumlarından aşağı attım bilmiyorum.
Şimdi bütün hayal dünyamın yıkıldığı yere gelmiştik. Ben yaşlarda bir genç kapıyı açtı. "Efendim, hoş geldiniz" dedi. Bir eliyle yolu gösterdi. Açık kapıya ve çocuğun eline bir süre baktıktan sonra ağır indim arabadan. Gencin gözlerinin içine diktim bakışlarımı. Ve aynı sakinlikle adımladım holdingin girişini.
Kapıyı açan genç hızlı birkaç adımdan sonra bir adım önüme geçerek yolda eşlik edeceğini belli etti. Holdingin büyük kapısından içeri girdiğimde kapımı açan genç, eşlik etme işini bir kadına bıraktı. Tam bu sıralarda olduğum yerde durdum ve bir sigara çıkardım, dudaklarıma koyduğum esnada bana eşlik edecek kadın bir anda dönüp "efendim sigara yasak" dedi.
Sigaramı ateşledim, uzun bir soluk çektim ve yürümeye devam ettim. Kadın dilinin ucuna gelen bütün kelimeleri yuttu ve bir adım önümde yürümeye devam etti.
Büyükçe, şaşalı bir asansöre bindik. Gideceğimiz katın düğmesine basıp yanımda beklemeye başladı. Konuşmak istiyordu ama hiç yeltenmedi. Asansör bir katta durdu ve uzunca bir koridoru yürümeye başladık. Koridor adımladıkça sessizleşiyordu. Geniş bir holde bekleyen, sekreter olduğunu varsaydığım orta yaşlı kadın beni uzunca süzdü. Elimdeki sigarayı, ağzımdan çıkan dumanı izledi birkaç saniye.
"Hoş geldiniz efendim" dedi. Sonra telefonu kaldırdı: "Beklediğiniz misafiriniz geldi." Telefondaki ses ne dedi bilmiyorum. Kadın "anlaşıldı" dedi ve bana dönerek "buyurun, size eşlik edeyim" dedi.
Han kapısından hallice ağır bir kapıyı açtı kadın. Sigaradan bir nefes daha çektim. Sakin ve kontrollü. İşte 23 yıllık bir mazinin kapısı. İşte geçmiş ve işte gelecek. Kim olduğunu bilmediğim bu adamın kapısından geçerken bildiğim tek şey bu adımın geleceğimi etkiliyor olduğuydu.
Bütün zamanı bükecek bir adımın olduğunu bilmezdim. Bütün sakinliğimin üzerine bir kat daha ağırlık ekleyip atmıştım adımımı. Slow motion bir film sahnesi görmek istiyordu sanırım bilinçaltım.
O an bir meteor düşüyor gibiydi. Bir anı birkaç saate yaymak gibiydi. O an dünya 7 kez devriliyor ve 7 kez tanrı tarafından yeniden yaratılıyordu.
Kapıdan adımımı içeri attığımda esmer, mavi gözlü bir adamın kapıya diktiği bakışlarıyla karşılaştım. Adam benim sakinliğimi taklit eder bir edayla kalktı o koltuktan. Takımının önünü ilikledi. Aynı sakinlikle o bunları yaparken sigaramdan bir soluk daha aldım. Sigarayı İran halısı diye tahmin ettiğim halının üzerine sakince bıraktım. Birkaç saniye yanmasına izin verdim ve topuğumla ezdim. Sekreterin o ağır kapıyı kapatış sesi geldi.
"Hoş geldin" dedi, o yavaşlığını bozarak.
Karşımdaki tok sesli, 1.80'li boylardaki bu adam sigaraya hiç takılmadı ve elini uzattı. Bir insanın babasıyla tanışması kadar saçma bir an daha bilmiyorum. Elini biraz havada bıraktıktan sonra sıktım. Ve yüzündeki ticari gülümsemeye şahit oldum. Kendisini çok iyi pazarlıyordu. Bilinçli yaptığından emin olamadığım bir yönetim vardı tavırlarında.
Ve eliyle oturacağım koltuğu gösterdi. Başımı salladım, oturmak istemediğimi belli ettim. "Peki" dedi. "Ayakta duralım."
Sesinin tonu öyle etkileyici, öyle karakteristik, öyle reddedilmeyecek tondaydı. Sanırım rengi bariton ve bas arasındaydı. Etkileyici bir adamdı. Tavırları asla sırıtmıyor ve duruşu bu gösterişli odayla uyuşuyordu. Bu bir erkeğin yakalayacağı en iyi uyumdu.
Odası çok dolu değildi. Tam karşısında geneli iş dergileriyle dolu bir kitaplık vardı. Özellikle orada olduğunu anladığım iki yıl önceki dergi de masanın üzerinde yerini almıştı. Odanın içini dolduran akşam güneşi, karşımda duran adamın yüzünün yarısına yansıyordu. Bakışlarını sanki daha dikkatli kılıyordu bu durum. Işığı bile yönettiğini düşünüp iyice etkileniyordum.
Sessizliğimi sessizlikle besledi ve sadece seyirciydi. Ne yapacağımı bekliyordu. Bir açık, bir reaksiyon, bir zayıflık arıyordu.
Çantamdan bir sigara daha çıkardım. Oto kontrol bir şekilde koydum dudağıma ve ateşledim. Aynı sakinlikle bıraktım nefesi ve aynı sakinlikle dağıldı odanın içinde. Bu durumdan hiç rahatsız değildi. Bu durum sanki bildiği, yaşadığı bir anmış gibiydi.
Plan yapmam gerekti. Birinin planının parçası olmak değildi niyetim. Herhangi bir taleple gelmemiştim buraya ve bu özgürlüğü elimde tutmaktı niyetim. Sonra kükremek veya sinmek istemediğimi, yerinde plansızlığın bütün planlardan daha kuvvetli olduğunu düşündüm.
Beş yıl sonra nerede olacağını bilen ben için bu karmaşanın ne kadar sıradışı olduğunu anlatmama gerek yok sanırım. Ne demiştim? Kontrol edemediğim bir şeyi yaşamam güç benim.
Sonra adamın yüzüne çevirdim şehir manzaralı odanın çerçevesinden bakışlarımı. Aynı durağanlıkla odanın ağır kapısına yönelttim. Aynı. Açtım kapıyı. Geldiğim yoldan geri dönmekti istediğim.
Beni kapıda görünce sekreter ayağa kalktı. "Bir şey mi istemiştiniz?" dedi. Geldiğim asansöre yöneldim ve koşar adım yanıma geldi. Eşlik etmek istiyordu. Asansörün önünde yanımda, asansörün gelmesini bekledi benimle.
Asansöre adımımı atıp elimi kaldırdım. Kalmasını istediğimi anladı. Sigaradan bir duman daha çektim ciğerlerime ve sigarayı, izmariti aşağıda kalacak şekilde diktim ve sekretere uzattım. Acemi bir tutuşla aldı sigarayı elimden. Asansörün kapısı kapanana dek bana baktı. Küçük bir baş selamıyla yolculadı beni. Asansörün kapısı kapandı.
Bütün yol hiçbir şey düşünmedim. Dizüstü bilgisayarımı çıkarıp biraz işe yoğunlaşmaya çalıştım, olmadı. Bazı zamanların bu kadar uzayabildiğini o gün öğrenmiştim.
Durmadan büyüyen şeylerin karşısında aynı büyüklükte kalınamayacağını öğrendiğim gibi. Bir şey karşında devleşiyor veya devleştiriyorsan, kendini ondan daha büyük tanımlamanın yolunu bulmalısın. Bunu karşındakinin büyüklüğünü kabullenerek yapmalısın.
Savaşlarda geri çekilmek de gereklidir. Her düşmanı alt edemezsin. Ama öyle savaşmalısın ki nutku tutulmalı düşmanın. Ve bir peygamber gibi saygı duyulmalı, peygambervari anlatılmalı hikayen.
Evet, kaybetmiştim bu savaşı. Kabul ediyorum. Kişiliğimde bu konunun üzerinde durmam gerekiyordu. Çatışmaları severim. Bütün çatışmalar sizi bir yere ulaştırır. Sınırlarınızı görmeniz için çatışmaları kucaklamalısınız.
Bugün ilk defa savrulmanın ne olduğunu anladım. Bomboş bir zihinle kaç saat yürüdüğümü ve nerede olduğumu bilmiyordum. Tahmini akşam on sularında o aracı terk ettiğimi düşünüyorum ve gün tepelerin üzerinden sırıtmaya başlamıştı.
Bu aradaki kayıp zamanı, beş yaşından beri her detayıyla yazabilecek ben için anlamak ve anlatmak güç. Şimdi nerede olduğumu bilmediğim bu yerin havasını solurken beynimi dolduran oksijen ile "oto-kanibalizmden kurtul" çığlığı beni kendime getirdi.
Karşıma çıkan ilk taksi durağından bir taksi çevirip beni eve götürmesini istedim.
"Ev?" dedi taksici, duyulur duyulmaz bir ses tonuyla.
Neyi sorduğunu taksicinin bakışına maruz kaldığım 15 sn sonunda anlayabildim. Anlayamadığım şey zihnimi bu kadar kapatanın ne olduğuydu.
İçimde kıyametle dünyaya geldiğimi söylemiştim. Bazı kıyametler içimizde yaşar, nefes alır, beklermiş. Nefesimi kesen burjuva bir sancıdan bahsetmeyeceğim. Bayağı, bomboş, varoş bir viraneydi zihnim. Bir duvarım gölcüğü yaşamıştı, bir duvarım büyük tufan, bir duvarım kıtaların ayrılmasıyla kırk parçaya bölünmüştü. Çatımı varoluşçuluk dövmüştü dev yıldırımlarıyla. Ama yıkıntıları toparlamış, bir soba kurmuştum.
Zihnimi besleyen her şeyi sevdiğimi söylemiş miydim? Bu bir hayal, bir düşünce, bir fikir, bir anı, bir kitap, bir müzik, bir resim, bir heykel, bir insan olabilir. Zihnim, onu besleyecek her şeye açık. Bazen bunun can sıkıcı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Öyle ki kapatmayacağım açıklıklar oluşuyor.
Bir bilginin, verinin çöp veya kıymetli olduğuna göre kategorize edilmesi gerekiyor. Zihnimize bir dünya bilgiyi aktarıp "al bunlarla ne yapıyorsan yap" diyemeyiz. Zihnimizde seçkin bir kütüphane gibi derli toplu olmalıdır. Seçkinden kastım: her çöpü oraya tıkıştıramazsınız. Veri incelendikten sonra ya rafta ya çöpte yerini mutlaka almalı.
Aslında yaşadığım ortamlar genelde kaotik olur ama zihnimde düzeni korumaya çalışırım. Bu 23-25 yaşlarım bu düzeni bile isteye bozduğum dönemlerdir.
Ve peşinen anlaşalım: kitabın bu bölümünü geçebilirsin. Söz, sana kızmayacağım. Hâlâ siktir olup gitmediysen devam ediyorum.
Bu dönemin dört ayrı duvarı var: *Tanrı, Baba, Hayat ve Anlam.* Bu anlatacağım süreç kendimi duvardan duvara vurmakla geçti. Zamanımın tümünü bir işe yoğunlaştırdığım, odağımın en zirvede olması gereken bir işe vermiştim kendimi. Öyle ki uyumayı unuttuğum zamanlar oluyordu.
Beynim sürekli erekt bir haldeyken, mutluluğun zannettiğim şey olduğunu yaşadığımı düşünürken, açık olan çatlağımdan süzüldü: varoluş. Önce bir ürperti, sonra üçüncü bir pencere açıldı hayatımda. Bu kuş bakışı kendimi incelediğim pencereye bir isim bile verdim ama sizinle paylaşmayacağım.
Bu pencere aslında bir ayna gibi davranıyordu ama aynalardan farklı olarak beni takip eden bir aksiyonu yoktu. Benim onu takip ettiğim durumlar oluşturuyordu. İzlediğim şeyin kendimden öte boyutları arasında sıkışıp kalmış olmaktan ziyade, paralel bir evrenin boyutlarına indirgenmiş, kendimi bu dünyada hapsolmuş hissediyordum. Dünyanın ötesindeki şeyin peşine düştüm ben de.
*Tanrı*
Önce doğaüstü güçlerle tanımlamak istedim. Çünkü çok kolaydı. Her şeyin yaratılmış, dizayn edilmiş olması, bu dünyanın geçici diğerinin sonsuz oluşu. Tanrının verdiği rahatlığı yaşamak istedim. Sonra İbrahimi dinleri araştırmaya başladım.
Tanrı mutlak güç ve yarattığı her şeyin yöneticisiydi bu kitaplarda. Ama ne istiyordu? İnsanın yaratılışındaki amaç? Onca yücelik atfedilmiş Tanrının oyun hamuru falan mıydık? Eğlenmek mi istiyordu yoksa itaat mi? Sonsuz bağışlayıcı? Bütün kudret elindeydi ama ben onun varlığını sorguluyordum. Özgür irade?
Sonunda Tanrının, güdülmesi gerekenleri hizaya sokmak için var edilmiş bir sopa olduğu kanısına vardım. Bundan bin yıl önce bir toplum tasarlayacak olsaydım denklemin bir ucuna onlara onlardan daha yüce, hatta dünyadan, evrenden daha yüce bir şey verirdim: sonsuzluk!
Çünkü savaşmalı, yönetilmeli, itaat etmeliler. Başıbozuk bir gruptan ordular kuramazsın. Ortak bir paydada birleştirmek zorundasın. Hatta gerekiyorsa bu var ettiğin şeye inanmak zorundasın.
Senin de kanının aktığını, yaşlandığını, öleceğini bilen biri ne kadar korkunç, saygın, sevilen, inanılan olursan ol, biri çıkıp yüceliğini sınamak isteyecektir. Senden daha yüce olduğunu ispatlamak isteyenler olacaktır. Ve bunlarla uğraşmaktansa onlara bir inanç verirdim. Toplumu düzene sokacağını düşündüğüm emirler sıralardım. En zekası kıt olanın bile anlayacağı direktifler verirdim onlara. Sonra yarattığım bu dini savunacak, insanların zihinlerine sokacak misyonerler, hatipler salardım sokaklara. Evliliklerini kontrol eder, yedikleri içtikleri şeyleri bile yönetebilirdim. Ölümlerine bir anlam, yaşamlarına bir sınır getirebilirdim böylelikle. Bunu görebilen göze saygı duydum.
*Baba*
Günümüz şartlarında anlaşıldı ki bir gelecek tasarlanacaksa, bir anlam yüklenecekse bu en temelden sperm sahibiyle başlıyordu. Aldığın genlerle başlayan serüven ergenliğe dek bir şekilde hep baba fikriyle örtüşüyordu. Babanın gücü altında parçalanan zihinler de vardı, babanın acziyeti altında devleşen benlikler de...
Bugün neysem oyum diyebiliyorum. Bunun fikirlerimi besleyen bir çiftin elinde parlatıldığı konusunda hemfikiriz. Benim hiç fikren babam olmadı. İnsanların o eksikliğinden, fazlalığından, tamlığı veya yarımlığından bahsettikleri duygu bende hiç gelişmedi. Sadece bir boşluk hissiydi.
Bu boşluğu neyle dolduracağınız tamamen özneldi. Ben doldurmaya yeltenmedim. Zaten sevdiğim yalnızlığı bir baba figürüyle kirletmek istemedim. Ama bu bölümde konuştuğumuz üzere bu boşluk kendini belli etti. Bu boşluk krizin ana kaynağına dönüştü. İnsan varoluşsal boşluklarına göz gezdirirken kaybolabilirmiş. Ama bu krizi ilginç bir şekilde sevmiştim.
*Hayat*
Hayatta olmak, varoluşu açıklamak için yeterli bir altyapı hazırlamıyor. Bir hayvan olsaydım bunu hiç sorgulamadan bir içgüdüyle yapardım. Ama primatların gelişmiş türü olarak insan, sorgulamıyorsa asla insan olmayacaktır.
Bazen bu insanları inceliyorum ve bu içgüdünün içlerinde nasıl bir yer tuttuğunu görmek istiyorum. Medeni diye adlandırdığımız 21. yy insanı için en önemli şeyin "hayatta olmak" olduğu düşüncesi, insanların acziyeti hakkında fikir veriyor aslında. İnsan kendini oluşturma konusunda hep yetersiz kalacak.
*Anlam*
Yaptığım şeyleri ne için yaptığımı bilmiyordum aslında. Yukarıda saydığım maddeler yaptıklarımı tanımlamakta yetersiz kalmıştı zaten. Yapılan her iyi ve kötünün bir anlamı olması gerektiği fikrine fazla kaptırmıştım kendimi. Bir şey olmalı, bunca şey boşuna olamazdı. Bir şey olmalıydı. İki eksen arasında manasızlık denizi içinde kaybolamazdım.
Yürüdüğüm yolların hepsinde sofistike bir bok döşeli olduğunu gördüm. Gittiğim yolun...
Uzunca süremi aldı bu Anlam arayışı. Anlam aramanın aslında senden daha yüce bir şey arama çabası olduğuna kanaat getirdim. Sanıyordum ki yaptığım her şey daha yüce bir şeye hizmet ediyor. Daha tanrısal normlara başımı çevirmemin sebebi toplummuş aslında.
Sonunda anlamı aramaktan da vazgeçtim. Çünkü anlam bendim. İçine düştüğümde aradığım şey bendim. Ben olmanın anlamını anlatmak saçma olsa da bütün anlam benimle doğdu, benimle yok olup gidecek.
Dünya değil mühim olan, insanın ona yüklediği anlam.
Sanat değil mühim olan, insanın onda aradığı anlam.
Maşuk değil mühim olan, aşığın onda aradığı anlam.
Herkes kendinden bir şeyler arar şeylerin içinde. Peki ya bulamayanlar? İşte asıl yaratıcı onlar. O denize her dalan bir anlam olarak doğmalı. Bence budur aslolan.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın