House of Kong: Gorillaz’ın 25 Yıllık Görsel Tarihi

House of Kong: Gorillaz’ın 25 Yıllık Görsel Tarihi
0 Beğen
0 Yorum

1990’ların sonunda Londra'da aynı evi paylaşan Blur solisti Damon Albarn ve Tank Girl çizeri Jamie Hewlett, dönemin müzik endüstrisindeki yapay ünlülük kültüründen sıkılmıştı. Verdikleri cevap ise yarısı müzik, yarısı sanat olan ve endüstrinin daha önce pek karşılaşmadığı bir projeydi: dünyanın ilk sanal grubu Gorillaz.

Aradan geçen 25 yılın ardından Gorillaz evreni hala genişlemeye devam ediyor. Grubun dokuzuncu stüdyo albümü The Mountain döneminde açılan House of Kong sergisi de bu çeyrek asırlık tarihin görsel bir arşivi niteliğinde. Brooklyn’deki Agger Fish Building’e taşınan sergi; Murdoc Niccals, 2D, Russel Hobbs ve Noodle’ın etrafında şekillenen müzik, çizimler, objeler ve kurgusal hikâyeler arasında yaklaşık bir saatlik bir yolculuk sunuyor.

Gorillaz’ın kültür üzerindeki etkisini yalnızca hit şarkıları, konserleri ve ödülleri üzerinden okumak ise hikayenin ancak yarısını anlatıyor. Albarn’ın sürekli değişen müzikal dünyasının yanında Hewlett’ın çizimleri de grubun kimliğinin temel parçalarından biri oldu. Punk çizgi romanlarından CGI’a, retro pop estetiğinden geleneksel animasyona kadar Gorillaz, 25 yıl boyunca kendisini tekrar tekrar yeniden tasarladı.

House of Kong da tam olarak bu dönüşümü görünür kılıyor: ilk eskizlerden kullanılmayan karakterlere ve yayımlanmamış videolara kadar Gorillaz’ın görsel mirasını fiziksel bir alanda bir araya getiriyor.

Phase One: Celebrity Take Down (1998 – 2002)


Gorillaz’ın ilk dönem karakter tasarımları doğrudan karşıkültür çizgi romanlarının izlerini taşıyordu. Kalın konturlar, geometrik biçimler, abartılı pozlar ve düz, güçlü renkler grubun ilk jenerasyonuna hem dağınık hem de stil sahibi bir görünüm kazandırdı.

Tank Girl döneminden yeni çıkan Jamie Hewlett, benzer asi enerjiyi Murdoc, 2D, Russel ve Noodle’a taşıdı. Dört karakter ilk bakışta klasik rock yıldızı arketiplerinin karikatürleri gibi görünüyordu. Ancak Gorillaz’ın giderek büyüyen kurgusal evreni kısa sürede bundan çok daha fazlasına dönüştü.

Dönemin simge anları arasında grubun en tanınan parçalarından “Clint Eastwood” ve Murdoc’un 2001 Mercury Prize adaylığını plak şirketinin isteğine rağmen reddetmesi bulunuyor.

Phase Two: Slowboat to Hades (2004 – 2008)

Demon Days ile Gorillaz’ın dünyası karardı.

Daha soluk renk paletleri, yoğun dokular ve köşeli karakter tasarımları; albümün savaş, yozlaşma ve toplumsal çöküş etrafında şekillenen atmosferini tamamladı. Danger Mouse prodüksiyonundaki albüm, hip-hop etkisini belirgin biçimde artırırken MF DOOM, De La Soul, Shaun Ryder ve Dennis Hopper gibi isimleri aynı evrende buluşturdu.

Görsel tarafta da karakterler artık ilk albümdeki çizgi film figürlerinden daha sert ve olgun görünüyordu. Gorillaz, çoğu animasyon karakterinin aksine adeta izleyicileriyle birlikte yaşlanmaya başlamıştı.

Bu dönemin dikkat çekici işlerinden biri, Hewlett’ın grup üyelerini beş ayrı şapel penceresini andıran kompozisyonlarda resmettiği sınırlı sayıdaki Stained Glass Windows baskılarıydı.

Phase Three: Escape to Plastic Beach (2008 – 2013)


Plastic Beach, Gorillaz’ın dünyasını hem müzikal hem de görsel olarak bambaşka bir noktaya taşıdı.

Üçüncü stüdyo albümünde daha parlak, renkli ve yazlık bir palet öne çıkarken grubun psychedelic tarafı da güçlendi. Hikayeye göre Gorillaz İngiltere’den kaçarak Şili açıklarında bulunan Plastic Beach’e yerleşiyordu. Pasifik Okyanusu’nda biriken çöplerden oluşan bu yapay ada, grubun yeni merkezi haline gelmişti.

Bu kez klasik grup portrelerinin yerini büyük ölçüde manzaralar ve çevresel imgeler aldı. Albümün ekolojik alt metni, Damon Albarn ve Paul Simonon’ın 2011’de Greenpeace ile gerçekleştirdiği çalışmalarla gerçek dünyada da karşılık buluyordu.

Gorillaz aynı dönemde CGI’a daha fazla yaklaşmaya başladı. Bu değişim bazı hayranları ikiye bölse de grubun sonraki yıllarda kullanacağı üç boyutlu görsel dilin temellerini attı.

Dönemin öne çıkan işleri arasında yaklaşık dört metre yüksekliğindeki Plastic Beach modeli ve hiçbir zaman tamamlanmayan “Rhinestone Eyes” klibinin storyboard’larından hazırlanan görsel çalışma bulunuyor.

Phase Four: We Are Still Humanz (2014 – 2018)


Uzun bir aranın ardından gelen Humanz, Gorillaz’ı yeniden iki boyutlu köklerine yaklaştırdı; fakat bu kez çok daha rafine bir biçimde.

Karakterler daha sade ve düz çizilirken arka planlarda detaylı üç boyutlu ortamlar kullanılmaya başladı. Keskinleşen çizgiler ve daha dengeli anatomik oranlar grubun görsel olarak daha yetişkin görünmesini sağladı.

Bu estetik kısmen konserlerde kullanılması planlanan hologram teknolojilerine uyum sağlamak amacıyla geliştirildi. Ancak sonuç, Gorillaz’ın geçmişte işe yarayan formülleri tekrarlamak yerine sürekli kendisini yeniden icat etmeye çalıştığını da gösteriyordu.

Dönemin en önemli görsel çalışmalarından biri “Saturnz Barz (Spirit House)” klibiydi. Video daha sonra fiziksel ve sürükleyici bir deneyime dönüştürüldü. Grup ayrıca YouTube üzerinden ilk canlı soru-cevap yayınını da bu dönemde gerçekleştirdi.

Phase Five: No More Unicorns Anymore (2018 – 2019)


The Now Now, Humanz sonrasındaki büyük prodüksiyonun ardından gelen daha sakin ve melankolik bir dönemdi.

Grubun geri kalan üyelerinin büyük ölçüde arka plana çekilmesiyle 2D tek başına merkez sahneye geçti. Görsel dil de müziğin minimalizmini takip etti: sınırlı renk paletleri, temiz grafik kompozisyonlar ve 1980’lerin retro-pop çizgi romanlarını hatırlatan tasarımlar.

Sonuç, Gorillaz diskografisinin en kolay ayırt edilen görsel dönemlerinden biri oldu.

Bu dönemin sembolik anlarından biri “Tranz” performansıydı. Hewlett ve Nicos Livesey’nin psychedelic animasyonları eşliğinde Gorillaz, ilk kez gerçek anlamda sahnede “canlı” performans sergileyen animasyon bir grup hissine yaklaştı.

Phase Six: Wish You Wear Ear (2019 – 2021)


Pandemi döneminde yayımlanan "Song Machine, Season One: Strange Timez", Gorillaz’ın iş birliği kültürünü merkezine alan yeni bir format sundu.

Song Machine, her bölümünde farklı bir sanatçının yer aldığı şarkı ve videolardan oluşan episodik bir internet projesiydi. Slowthai, Elton John, Robert Smith, Beck, St. Vincent ve ScHoolboy Q gibi birbirinden oldukça farklı isimler aynı proje altında buluştu.

Albümün müzikal çeşitliliği doğal olarak görsel dünyaya da yansıdı. Gorillaz bu kez tek bir estetiğe bağlı kalmak yerine farklı animasyon ve illüstrasyon teknikleri arasında sürekli hareket etti.

Bu dönemde tek bir işi öne çıkarmak zor; Song Machine projesinin tamamı başlı başına Gorillaz’ın en deneysel dönemlerinden biri olarak görülebilir.

Phase Seven: The Static Channel (2022 – 2024)


Cracker Island döneminde Gorillaz kendisini Los Angeles’ın Silver Lake bölgesinde buldu.

Kurgusal hikâyede Kong Studios’tan bir kez daha uzaklaşan grup, internet yankı odaları, tarikat kültürü ve çevrimiçi yaşamın giderek yapaylaşan doğasını merkezine alan yeni bir dünyaya geçti.

Karakterler bu kez oldukça temiz ve gelişmiş bir 3D estetikle tasarlandı. İlginç biçimde bu kurumsal ve neredeyse ruhsuz görsel dil, Gorillaz’ın 1990’larda ortaya çıkmasına neden olan ünlülük kültürü ve endüstriyel yapaylık eleştirisini yeniden gündeme getiriyordu.

Plastic Beach dönemindeki CGI denemelerinin aksine üç boyutlu Gorillaz artık grubun doğal evriminin bir parçası gibi görünüyordu.

Dönemin önemli işlerinden “Cracker Island” klibinde 2D ve Russel, Thundercat’in yanında neredeyse zombileşmiş halleriyle Gorillaz’ın ilk dönemlerine selam verdi. Aynı dönemde yayımlanan 288 sayfalık The Gorillaz Art Book ise Jamie Hewlett’ın arşiv çalışmalarını 40 farklı sanatçı ve müzisyenin Gorillaz yorumlarıyla buluşturdu.

Phase Eight: The Mountain  (2025 – Günümüz)


Ve sonunda The Mountain.

Gorillaz’ın bugüne kadarki en detaylı görsel dünyalarından biri olan bu dönem, Hindistan kültüründen yoğun biçimde besleniyor. Şubat 2026’da yayımlanan albüm; ölüm, yas ve ölüm sonrası yaşam gibi temaları merkeze alıyor. Bu yaklaşımın arkasında Damon Albarn ve Jamie Hewlett’ın albümün yapım sürecinde yaşadığı kişisel kayıplar bulunuyor.

Albümde geçmişte Gorillaz ile çalışmış ve artık hayatta olmayan Dennis Hopper, Mark E. Smith ve Bobby Womack gibi isimlerin daha önce kullanılmamış vokalleri de yeniden değerlendiriliyor.

Hewlett’ın görsel dünyasında ise Jaipur önemli bir referans noktası. “Pink City” olarak bilinen şehirden gelen mimari ve kültürel etkiler; ayrıntılı, elle çizilmiş karakterler, süslü mekânlar, daha yoğun gölgeler ve toprak tonlarıyla birleşiyor.

Ölüm temasına rağmen görseller tamamen karanlık değil. Albümün dünyasında yasın yanında ruhani keşif ve sıcaklık hissi de bulunuyor.

Bu dönemin en dikkat çekici yapımlarından biri The Line Studio ile hazırlanan “The Mountain, The Moon Cave and The Sad God” kısa filmi. Tamamen elle çizilen film, 1960’lar ve 1970’lerin geleneksel animasyon tekniklerini yeniden yaratmayı amaçlıyor.

25 yıl sonra hâlâ başka bir dünya
Damon Albarn, The Mountainı sanatsal ve müzikal açıdan Plastic Beach sonrasında gelmesi gereken albüm olarak tanımlıyor. Bu ifade aynı zamanda Albarn ve Hewlett arasındaki 2010’lu yıllara yayılan yaratıcı kopuş düşünüldüğünde Gorillaz’ın hikâyesinde ayrı bir anlam taşıyor.

Çünkü Gorillaz’ın 25 yıllık tarihine bakıldığında grubun asıl başarısının yalnızca “sanal grup” fikrinde olmadığı görülüyor.

Gorillaz hiçbir zaman sadece dört çizgi karakterden oluşmadı. Damon Albarn’ın sürekli değişen müzikal yaklaşımı ile Jamie Hewlett’ın durmadan dönüşen görsel dünyası, müzik ile illüstrasyon arasındaki sınırı ortadan kaldıran yaşayan bir evren yarattı.

Punk çizgi romanlarından CGI’a, Demon Days’in karanlığından Plastic Beach’in renklerine ve The Mountainın elle çizilmiş ruhani dünyasına kadar Gorillaz her dönem kendisine yeniden bir yer inşa etti.

Ve 25 yıl sonra bile içine kaybolabileceğimiz yeni dünyalar yaratmaya devam ediyor.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın