Senaryo Yazmak Hayal Kurmak Değildir

Senaryo Yazmak Hayal Kurmak Değildir
1 Beğen
0 Yorum

Bir hikâye anlatmak istediğimizde çoğumuzun aklına önce aynı şey gelir: Bir fikir.

Bir karakter vardır. Bir olay vardır. Belki yıllardır zihnimizde taşıdığımız bir sahne vardır. Bazen yalnızca tek bir cümle bile yeterlidir:

“Bir gün bunu kesinlikle film yapacağım.”

Ama o “bir gün” geldiğinde masanın başına otururuz ve karşımızda bambaşka bir şey buluruz.

Boş bir sayfa.

İşte senaryo yazarlığı tam olarak burada başlar.

Çünkü bir hikâyeyi düşünmekle onu yazmak arasında, çoğu zaman sandığımızdan çok daha büyük bir mesafe vardır.

Hatta belki de senaryo yazarlığının en büyük yanılgısı budur: Senaryo yazmanın hayal kurmak olduğunu düşünmek.

Oysa hayal kurmak işin en kolay tarafıdır.

Zor olan, kurduğunuz hayali başkasının da görebileceği bir şeye dönüştürmektir.

Bir fikir, senaryo değildir

“Bir adam yıllar sonra çocukluğunun geçtiği şehre geri döner.”

Bu bir fikir olabilir.

“Bir kadın, hayatının en önemli kararını vermek zorunda kalır.”

Bu da bir fikir olabilir.

“İki arkadaş yıllar sonra karşılaşır ve geçmişleriyle yüzleşir.”

Yine bir fikir.

Fakat bunların hiçbiri henüz senaryo değildir.

Çünkü senaryo, yalnızca ne olduğunu değil, nasıl olduğunu da anlatmak zorundadır.

Karakter ne yapıyor?

Nerede yapıyor?

Neden yapıyor?

Ne zaman yapıyor?

Karşısındaki insan ne söylüyor?

Daha önemlisi, karakter hiçbir şey söylemediğinde biz ne görüyoruz?

Sinema burada devreye girer.

Bir romanda karakterin zihninden geçenleri sayfalarca anlatabilirsiniz. Bir öyküde bir karakterin korkusunu doğrudan söyleyebilirsiniz.

Ama sinemada çoğu zaman karakterin korktuğunu söylemek yerine, onun korkusunu göstermeniz gerekir.

Belki kapının önünde birkaç saniye bekler.

Belki telefonu çaldığında açmaz.

Belki yıllardır görmediği birinin fotoğrafını çöpe atar ama birkaç saniye sonra geri çıkarır.

İşte senaryo yazarlığı biraz da burada başlar.

Söylemek yerine göstermek.

Ve bunu düşündüğümüzde senaryo yazmanın ne kadar zor olduğu ortaya çıkar.

Senarist bazen kendi fikrinin düşmanıdır

Bir senaryo yazarken insanın kendi fikrine âşık olması çok kolaydır.

Çünkü o fikir bize aittir.

Onu biz düşündük.

Karakterleri biz yarattık.

Sahneyi ilk kez biz gördük.

Hatta bazen yazdığımız bir cümle bize o kadar güzel gelir ki onu senaryodan çıkarmaya kıyamayız.

Fakat senaryo yazmak biraz da sevdiğiniz şeylerden vazgeçebilme sanatıdır.

Bir sahneyi çok seviyor olabilirsiniz.

Ama hikâyeye hizmet etmiyorsa gitmelidir.

Bir karakteri çok seviyor olabilirsiniz.

Ama karakterin hikâyede bir karşılığı yoksa gitmelidir.

Saatlerce yazdığınız bir diyalogdan gurur duyabilirsiniz.

Ama o diyalog karakterin ağzından çıkabilecek bir şey değilse yine gitmelidir.

Belki de senaristin en zor yaptığı şey yazmak değil, yazdığını silmektir.

Çünkü bazen iyi bir senaryo yazmak için kötü cümleleri değil, iyi cümleleri de silmek gerekir.

Peki senaryo yazarı ne kadar özgürdür?

Burada başka bir tartışma başlıyor.

Senaryo yazarı hayalperest midir, yoksa kurallara bağlı bir zanaatkâr mı?

Bence ikisidir.

Çünkü senaryo yazarı istediği dünyayı kurabilir.

Ama kurduğu dünyanın kendi kuralları vardır.

Bir karakteri istediği yere götürebilir.

Ama karakterin neden oraya gittiğini açıklayabilmelidir.

Bir hikâyeyi istediği kadar büyütebilir.

Ama o hikâyenin bir başlangıcı, gelişimi ve dönüşümü olmak zorundadır.

İstediği kadar özgür olabilir.

Fakat sonunda kamera karşısında gerçekten çekilebilecek bir şey yazması gerekir.

Ve belki senaryo yazarlığını diğer yazı türlerinden ayıran en önemli noktalardan biri de budur:

Senaryo okunmak için değil, çekilmek için yazılır.

Bu cümle basit görünüyor.

Ama senaryo yazmaya başladığınızda anlamı değişiyor.

Çünkü sayfada harika görünen bir sahne, sette hiçbir şey ifade etmeyebilir.

Bir karakterin on dakika boyunca yalnızca düşünmesini yazabilirsiniz.

Ama kamera o düşünceyi nasıl gösterecek?

Bir karakterin “çok üzgün” olduğunu yazabilirsiniz.

Ama oyuncu bunu nasıl oynayacak?

“Adam çok yalnız hisseder” diyebilirsiniz.

Peki seyirci bunu nereden anlayacak?

Senaristin görevi tam olarak burada zorlaşıyor.

Duyguyu yazmak yerine, duygunun görüntüsünü bulmak zorundadır.

Belki de senaryo yazmanın en zor kısmı yalnızlıktır

Bir senaryo yazarken uzun süre kimse size cevap vermez.

Bir fikri anlatırsınız.

“Güzelmiş,” derler.

Ama masaya tekrar oturduğunuzda yine yalnızsınızdır.

Birinci sayfayı yazarsınız.

Sonra ikinciyi.

Sonra üçüncü sayfada hikâyenin aslında düşündüğünüz kadar iyi olmadığını fark edersiniz.

Karakteriniz istediğiniz gibi davranmaz.

Finaliniz çalışmaz.

Diyaloglar yapaylaşır.

Bir sahne diğerine bağlanmaz.

Ve bir noktada insan kendisine şu soruyu sorar:

“Ben gerçekten senaryo yazabiliyor muyum?”

Belki de senaryo yazarlığının en güzel tarafı da burada saklıdır.

Çünkü cevap çoğu zaman yazarken değil, yazmaya devam ederken ortaya çıkar.

İyi senaryo yazarı hiç zorlanmayan kişi değildir.

Tam tersine.

Zorlandığı halde masadan kalkmayan kişidir.

Peki herkes senaryo yazabilir mi?

Bence tartışmanın en güzel kısmı da burası.

Herkes senaryo yazabilir mi?

Teknik olarak evet.

Ama herkes iyi bir senaryo yazabilir mi?

İşte bu çok daha farklı bir soru.

Çünkü senaryo yazmak yalnızca yazma becerisiyle ilgili değildir.

Gözlemlemek gerekir.

İnsanları anlamak gerekir.

Dinlemek gerekir.

Susmak gerekir.

Bazen bir kafede yan masadaki insanların konuşmasını fark etmek, saatlerce “yaratıcı olmaya” çalışmaktan daha fazla şey öğretebilir.

Bir otobüste insanların birbirine bakışları.

Bir annenin çocuğuna kızarken aslında neden korktuğu.

Bir arkadaş grubunda herkes sustuğunda ortaya çıkan o garip sessizlik.

Bir insanın “iyiyim” derken gerçekten iyi olmadığını anlamak.

Senaristin malzemesi yalnızca hayal gücü değildir.

Hayatın kendisidir.

Bu yüzden iyi senaryo yazarı yalnızca hikâye uyduran kişi değildir.

İyi senaryo yazarı, başkalarının fark etmeden yaşadığı anları fark eden kişidir.

Ama senaryo yalnızca ilham değildir

Sinema hakkında konuşurken “ilham” kelimesini çok seviyoruz.

Bir fikir gelir.

Bir şey hissederiz.

Bir sahne gözümüzde canlanır.

Ve hemen yazmaya başlarız.

Fakat ilhamın ömrü kısadır.

Senaryoyu bitiren şey çoğu zaman ilham değil, disiplindir.

Çünkü ilk sahneyi yazmak heyecan vericidir.

Finali düşünmek heyecan vericidir.

Karakter yaratmak heyecan vericidir.

Ama aynı sahneyi üçüncü kez değiştirmek?

Bir diyaloğu defalarca yeniden yazmak?

Bir karakterin motivasyonunu baştan kurmak?

İşte senaryo yazarlığı biraz da budur.

İlk taslakta hayal kurarsınız. Sonraki taslaklarda senaryo yazarsınız.

Belki de bu yüzden bir senaryonun ilk hâline fazla güvenmemek gerekir.

Çünkü ilk yazdığınız şey, çoğu zaman anlatmak istediğiniz hikâyenin kendisi değil, ona ulaşmaya çalışırken bıraktığınız ilk izdir.

Senaryo yazmak biraz da kendinle kavga etmektir

Bir tarafta “Bunu anlatmak istiyorum” diyen yazar vardır.

Diğer tarafta “Ama seyirci bunu neden izlesin?” diye soran biri.

Bir tarafta duygular vardır.

Diğer tarafta yapı.

Bir tarafta hayal gücü vardır.

Diğer tarafta süre, mekân, bütçe, oyuncu, prodüksiyon ve gerçek hayat.

Senaryo yazarı bütün bunların arasında bir denge kurmaya çalışır.

Ve belki de senaryonun büyüsü tam olarak buradadır.

Çünkü hiçbir senaryo yalnızca kâğıt üzerinde kalmak için yazılmaz.

Bir gün oyuncular o karakterleri oynayacaktır.

Bir kamera o mekâna girecektir.

Bir yönetmen o sahneyi yorumlayacaktır.

Bir kurgu masasında o görüntüler yan yana gelecektir.

Ve en sonunda bir seyirci karşısına oturup sizin yazdığınız dünyayı izleyecektir.

O noktada artık hikâye yalnızca sizin değildir.

Seyircinin de hikâyesidir.

Belki sizin yazarken düşündüğünüz şeyi hiç düşünmeyeceklerdir.

Belki bir karakterden nefret edeceklerdir.

Belki sizin çok önemsediğiniz bir sahneyi sıkıcı bulacaklardır.

Belki de sizin sıradan gördüğünüz bir cümleyi yıllarca hatırlayacaklardır.

İşte sinemanın en güzel taraflarından biri de budur.

Yazar hikâyeyi başlatır, seyirci ona kendi anlamını verir.

O zaman senaryo nedir?

Belki bir fikir değildir.

Belki bir hikâye de değildir.

Belki senaryo, hayal ile gerçek arasındaki en zor köprüdür.

Bir yazarın kafasında başlayan bir düşüncenin, önce kelimelere; sonra sahnelere; ardından görüntülere ve en sonunda seyircinin zihnine ulaşma çabasıdır.

Bu yüzden senaryo yazmak yalnızca “yazmak” değildir.

Görmektir.

Dinlemektir.

Gözlemlemektir.

Silmek ve yeniden yazmaktır.

Bazen kendi fikrinden vazgeçmektir.

Bazen de herkesin kötü olduğunu söylediği bir fikrin arkasında duracak kadar ona inanmaktır.

Ama belki bütün bunlardan daha önemlisi şudur:

Senaryo yazmak, henüz var olmayan bir filmi önce kendi zihninde izlemektir.

Sonra o filmi, hiç görmemiş insanlara gösterebilmek için kelimelere dönüştürmektir.

Ve belki de senaristlerin asıl hayalperestliği burada başlar.

Çünkü senarist, henüz çekilmemiş bir filmin dünyasını herkesten önce görür.

Fakat o dünyayı gerçekten var edebilmek için yalnızca hayal kurması yetmez.

Hayalinin arkasına oturup yüzlerce kez yeniden yazması gerekir.

Peki sizce iyi bir senaryo için hangisi daha önemlidir?

İyi bir fikir mi, güçlü bir yazarlık mı?

Yoksa sinemada ikisi de tek başına hiçbir şey ifade etmez mi?

Belki de asıl tartışılması gereken soru budur.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın