Bir filmi açıyorsunuz.
Başrol güzel.
Yanındaki güzel.
Garson güzel.
Polis güzel.
Öğretmen güzel.
Kötü adam bile güzel.
Sonra kendi hayatınıza bakıyorsunuz.
Ve bir şeylerin pek de gerçek olmadığını fark ediyorsunuz.
Çünkü gerçek hayatta insanlar böyle görünmüyor.
Herkesin burnu kusursuz değil.
Herkesin dişleri bembeyaz değil.
Herkes fit değil.
Herkesin saçı iyi görünmüyor.
Herkes 25 yaşında gibi görünmüyor.
Ama sinemada nedense herkes öyle.
Peki neden?
Eskinin filmlerine baktığımızda başka bir şey görüyoruz.
Sıradan yüzler.
Kırışıklıklar.
Göbekler.
Bozuk dişler.
Dağınık saçlar.
Yorgun gözler.
Kısacası insan yüzü.
Bir karakterin güzel olması gerekiyorsa güzeldi.
Çirkin olması gerekiyorsa çirkindi.
Ama çoğu zaman karakter sadece…
insandı.
Bugün ise oyuncunun yüzü, karakterinden önce geliyor.
Hatta bazen karakteri oyuncuya göre yaratıyoruz.
Çünkü seyircinin karşısına “sıradan” bir yüz çıkarmak riskli hale geldi.
Bunun sosyal medyayla da bir ilgisi var.
Instagram filtreleri.
TikTok güzellik algısı.
Yapay zekâ ile kusursuz yüzler.
Estetik operasyonlar.
Fotoğraflarda bile kendimizin en iyi halini göstermeye çalışıyoruz.
Sonra sinemayı açıyoruz.
Orada da aynı şeyle karşılaşıyoruz.
Kusursuz insanlar.
Kusursuz evler.
Kusursuz kıyafetler.
Kusursuz ışık.
Kusursuz hayatlar.
Belki de sinema artık hayatı göstermiyor.
Hayatın nasıl görünmesini istediğimizi gösteriyor.
Ama burada ilginç bir çelişki var.
Sinemanın en büyük güçlerinden biri gerçekçilik değil mi?
Bir karakterin fakir olduğunu söylemek yerine onun yıpranmış ayakkabılarını göstermek.
Bir insanın yaşlandığını makyajla değil yüzündeki çizgilerle hissettirmek.
Bir karakterin hayatının yolunda gitmediğini sadece bakışlarından anlamak.
Bunların hepsi oyuncunun “kusursuz” görünmemesiyle daha güçlü hale gelebilir.
Çünkü kamera bazen güzelliği değil, gerçeği sever.
Peki neden başroller hâlâ bu kadar güzel?
Çünkü sinema yalnızca hikâye anlatmıyor.
Aynı zamanda satıyor.
Bir oyuncunun yüzü afişte.
Fragmanda.
Posterde.
Sosyal medyada.
Marka anlaşmalarında.
Basın röportajlarında.
Ve yapımcı açısından bakıldığında tanınabilir, çekici ve pazarlanabilir bir yüz daha güvenli olabilir.
Seyirci de buna alıştı.
Öyle ki sıradan bir insan yüzü gördüğümüzde bile onu “karakter oyuncusu” olarak algılayabiliyoruz.
Sanki sıradan olmak artık başrol olmaya yetmiyor.
Belki de daha büyük problem burada.
Çünkü sürekli güzel insanları izlediğimizde, gerçek hayattaki insanları da onlarla karşılaştırmaya başlıyoruz.
Kendimizi.
Partnerimizi.
Arkadaşlarımızı.
Hatta hiç tanımadığımız insanları.
Sinemada gördüğümüz yüzler zamanla normalimiz oluyor.
Normalimiz değişince de normal olan şey bize çirkin görünmeye başlıyor.
Bu yüzden mesele sadece sinema değil.
Sinema, güzellik algımızı da sessizce değiştirebilir.
Elbette her filmde çirkin insanlar görmek zorunda değiliz.
Mesele bu değil.
Mesele, neden sıradan insanların giderek daha az görünür olduğu.
Çünkü sinema biraz da insanların kendisini perdede görmesi demek.
Kendi burnunu.
Kendi saçını.
Kendi kilosunu.
Kendi yaşını.
Kendi kusurunu.
Kendi yüzünü.
Bir insan kendisini perdede gördüğünde “Ben de böyleyim” diyebilmeli.
Ama herkes kusursuzsa seyirci neyi kendine yakın bulacak?
Belki de sinemanın kaybettiği şey güzellik değil.
Çeşitlilik.
Çünkü gerçek hayatta milyonlarca farklı yüz var.
Ama beyaz perdede tekrar tekrar aynı yüz tiplerini görüyoruz.
Aynı bedenler.
Aynı gülüşler.
Aynı estetik anlayışı.
Aynı gençlik.
Ve sonra buna “gerçekçilik” diyoruz.
Belki de sinemanın biraz daha çirkinleşmeye ihtiyacı var.
Çünkü hayat zaten kusursuz değil.
Sinemanın da her zaman kusursuz görünmesine gerek yok.
Bazen güzel bir yüz değil,
gerçek bir yüz
hikâyeyi çok daha iyi anlatabilir.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın