Usta yazar Jack London tarafından 1903 yılında kaleme alınan Vahşetin Çağrısı, evcil bir köpek olan Buck’ın özüne dönme sürecini anlatıyor. Uçsuz bucaksız yeşilliklerle dolu lüks bir çiftlikte sakin bir yaşam sürmekte olan Buck, bir gün kaçırılır ve hiç bilmediği bir dünyanın içine girerek ilkel dürtülerini keşfetmeye başlar. Artık onun için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
(Jack London ile ilgili daha fazla detay öğrenmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.)
Buck uysal bir köpektir. Hiçbir insana ya da hayvana saldırmadığı gibi bunu aklının ucundan bile geçirmez. Tek düşüncesi bütün gün güneşin altındaki çimlerde uzanıp keyif yapmaktır. Fakat hırsızlar tarafından kaçırıldıktan sonra hayatı tamamen değişir. Amerikalılar kuzeydeki maden ocaklarında altın arayabilmek için kızak çekecek köpeklere ihtiyaç duymaktadırlar. Buck da kaçırılarak bu köpeklerden birine dönüştürülür. Fakat bu dönüşüm süreci biraz sancılı geçer. Çünkü Buck tüm hayatı boyunca hiç kar görmemiş, hiç yemek yiyebilmek için kavga etmemiş, hiç saatler boyu çalışmamış, hiç rahat kulübesinden başka bir yerde uyumamış ve yaşamak için kimseye zarar vermek zorunda kalmamıştır. Keza artık öğrenmesi gereken çok şey vardır.

İlk etapta hayatta kalma içgüdüsüyle beraber eli sopalı bir insandan nasıl kurtulabileceğini ve neden itaat etmesi gerektiğini öğrenir. Eski sahibi ona dokunmaya kıyamazken şimdi karşısında onu öldürebilecek kadar acımasız olan adamlar bulunmaktadır. Bu kuralı çözmek Buck’ın canını fazlasıyla yaksa da en sonunda durumu kabullenir.
Kara alışmak onun için zordur. Nerede uyuyacağını, soğuğa nasıl dayanacağını bilemez. Ancak bunu da kısa süre içerisinde halleder. Çünkü içinde bir yerlerde hala daha atalarından kalma köklerini taşımaktadır. Günün büyük bir bölümünü kızak çekerek geçirmesinden ötürü yürümeye mecali kalmayacak kadar yorulmasına rağmen zamanla bundan şikayet etmek yerine zevk almaya başlar. Hatta bu işi en iyi kendisinin yaptığını kanıtlayabilmek adına diğer köpeklerle kavgaya bile tutuşur. Git gide hırçınlaşır. Az yiyip az uyusa da eskisinden daha güçlüdür. Gücünü fark etmesiyle birlikte hem şaşırır hem de vahşi yaşama ne derece uyumlu olduğunu anlar.

Buck gün geçtikçe içgüdülerinin esiri olur. Beynini ve pençelerini aynı anda kullanmayı öğrenerek sürünün liderliğini ele geçirir. Çektiği onca acıya ve zahmete rağmen aslında ait olduğu yerin tam da burası olduğunu keşfeder. O bir çiftlikte güneşlenmek için yaratılmamıştır. Ne bir bekçi köpeğidir ne de çocukların oyun arkadaşıdır. Babası St. Bernard, annesi ise İskoç çoban köpeği olan Buck; ayakları patlayana kadar koşmak, kavga etmek, avlanmak ve gerekirse öldürmek için yaratılmıştır. Şehirli sahibinin onu evcilleştirmiş olması bu özelliklerini sadece baskılamış ama asla tamamen unutturamamıştır. Gerekli şartlar oluştuğunda Buck yeniden yaradılış amacına geri döner. İlkel dürtüleri sayesinde vahşi bir kurda dönüşerek zorlukların zirvesinde gerçek benliğini bulur. İçindeki vahşetin çağrısına kulak verir ve kendini doğanın kollarına bırakır.
Jack London, kendisinden duymaya alışık olduğumuz o karlı atmosferi bu kitabında da yansıtıp bizi adeta tir tir titretiyor. Bize anlatmaya çalıştığı şey ise yalnızca evcil bir köpeğin vahşileşme süreci değil. O aslında uygun şartlar sağlandığında her türden canlının özüne ve köklerine rahatlıkla dönebileceğini gösteriyor.

Ona göre içsel uyanış ufak bir tetiklenmeyle dahi gün yüzüne çıkabilir. Bir dokunuş, bir koku, bir görüntü veya bir mecburiyet! Bütün bu öncüller hayvanlarda olduğu kadar insanlarda da son derece etkilidir. Belki de var olan potansiyeli keşfetmek bile bu durumla alakalı olabilir. Çünkü baskıladığımız veya varlığını unuttuğumuz şeyler, bir gün mutlaka “Ben buradayım” diyecektir.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın