Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından birisi olan Fyodor Mihailovic Dostoyevski, 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova’da dünyaya geldi. Anne ve babasını genç yaşta kaybeden usta kalem, St. Petersburg’da orduya mühendis yetiştiren bir okulda eğitimini tamamlayarak mezun oldu. Bir süre askerlik görevinde bulunsa da onun esas yapmak istediği şey bu değildi. Edebiyata büyük bir ilgi duymasından dolayı askerlikten istifa etti.
(Kitap okuma alışkanlığı edinmek veya var olan alışkanlığınızı ilerletmek istiyorsanız buraya tıklayabilirsiniz.)

1846 yılına gelindiğinde ilk romanı olan “İnsancıklar”ı yazdı. Roman, dönemin edebiyat eleştirmenlerinden geçer not alıp fazlasıyla beğenildi. Bu sırada Çarlık Rusyası'nda yürürlükte olan toprak sisteminin köylüyü mağdur ettiğini fark eden Dostoyevski, politik bilincini de yavaş yavaş geliştirmeye başladı. Nitekim kendisiyle aynı görüşü savunan bir gençlik grubuna katılıp onlarla birlikte gizli toplantılar düzenledi. Bu toplantılarda birtakım yazılar okunarak siyasi konular hakkında fikir birliği yapılıyordu. En son gerçekleştirdikleri toplantıda okudukları “Gogol’a Mektuplar” kitabı ise ekibin başını ciddi manada belaya soktu.
Dostoyevski ve arkadaşları; hem devlet aleyhine faaliyet yürüttükleri hem de yasaklı bir kitabı okudukları gerekçesiyle 23 Nisan 1849 sabahı ani bir baskınla tutuklandılar. Ne olduğunu neden olduğunu anlayamadan kendilerini hapishanede buldular ve mahkumiyetleri yaklaşık 8 ay sürdü. 8 ay sonunda ise askeri mahkemenin verdiği karar neticesinde idam cezasına çarptırıldılar.

Mahkumlar, 22 Aralık 1849 sabahı idamların gerçekleştirileceği alana götürüldüler. Yasa gereği hepsi kurşuna dizilecekti. İlk üç kişi direklere bağlanıp öldürülmek üzereyken Dostoyevski korku dolu gözlerle onları izliyor, bir yandan da sırasını bekliyordu. Fakat bu sırada çok acayip bir şey oldu. Namlular mahkumlara doğrultulmuşken birdenbire geri çekilme borusu çalmaya başladı. Herkes şaşkın bir şekilde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Askerler boru sesinin ardından mahkumları çözdüler. Sonrasında da ölüm cezalarının; 4 yıl kürek, 6 yıl da hapis cezasına çevrildiğini gösteren karar kağıdını okudular. Bu kağıt bizzat Çar I.Nikolay tarafından gönderilmişti. En nihayetinde Dostoyevski ve arkadaşları yalnızca 1 dakikayla ölümden kurtulmuşlardı.
Dostoyevski bütün bu yaşadıklarından sonra edebi üslubunu derinleştirdi. Artık suç ve ceza kavramlarını yakından tanıyordu. Ölüme değmenin ve hemen ardından hayata geri dönmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Keza 1868 yılında kaleme aldığı “Budala” isimli romanında bu ruh halini kurgusal bir karaktere giydirerek şöyle anlattı:
“...Ama iyisi mi ben size geçen yıl tanıştığım başka birinin öyküsünü anlatayım. Çok tuhaf, sık rastlanmayan bir olay geçmişti başından. İdam edilecek öteki mahkumlarla birlikte onu da idam sehpasına çıkarmışlar. Siyasi bir suçu nedeniyle kurşuna dizilerek idam edileceği kararı okunmuş kendisine. Yirmi dakika sonra da bağışlandığı, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrildiğinin karar yazısı… İki karar arasındaki yirmi dakikayı ya da en azından bir çeyrek saati, birkaç dakika sonra kesinlikle öleceğini düşünerek yaşamış…

Çevresinde askerlerin ve halkın toplandığı idam sehpasının yirmi adım ötesinde, idam edilecekler çok olduğu için üç direk daha dikilmiş. İdam edilecek ilk üç kişiyi götürüp direklere bağlamışlar, idam giysilerini (uzun, beyaz gömlekleri) giydirmişler, tüfekleri görmesinler diye başlarına beyaz başlıklar geçirmişler; sonra her direğin karşısında birkaç asker geçmiş. Benim tanıdığım sekizinciymiş. Yani üçüncü grupta yer alacakmış.
…Demek en çok beş dakika daha yaşayacakmış. Bu beş dakikanın ona sonsuz bir zaman dilimi, büyük bir servet gibi geldiğini söylüyordu. Bu beş dakikada birçok yaşamı olacağını düşünerek, son dakikayı düşünmeyi bile gerekli görmüyor, önündeki zamanın planlamasını yapıyormuş: Arkadaşlarıyla vedalaşmaya iki dakika ayırmış, iki dakika da kendini son bir kez düşünmeye…
Geri kalan zamanda ise çevresine son kez bakınacakmış. Önündeki zamanı böyle üçe ayırıp kullanmayı planladığını çok iyi hatırlıyordu.
Yirmi yedi yaşındaydı, sağlıklıydı, güçlü kuvvetliydi, ama ölecekti… Kendini düşünmek için ayırdığı iki dakika başlamış. Ne düşüneceğini önceden biliyormuş: Bir an önce öğrenmek, açıkça cevaplamak istediği soru şuydu: “Şimdi varım ve yaşıyorum, ama üç dakika sonra bir cansız madde, cansız biri veya bir şey olacağım. Nasıl olacak bu? Nerede olacağım?” O iki dakika içinde hep bunu anlamaya çalışmış!
Hemen yakında bir kilise varmış, kilisenin altın kaplı kubbesi güneşin parlak ışığı altında parlıyormuş. Kilisenin kubbesinden ve ondan yansıyan parıltıdan gözlerini ayıramadığını hatırlıyordu. O parlak ışıklara takılıp kalmış bakışı. Bu ışıklar onun yeni kaderiymiş, üç dakika sonra onlara karışacakmış gibi geliyormuş ona…

Bu bilinmezlik ve beklediği değişikliğe duyduğu nefret korkunçmuş. Ne var ki o anda ona asıl ağır gelen şu düşünceymiş: “Ya ölmezsem! Ya tekrar yaşamaya başlarsam! Upuzun bir hayat olursa önümde! Her dakikasıyla benim olan bir hayat! Her dakikasını yüzyıl yapardım, bir anını boşa harcamazdım, her dakikasını hesaplı kullanırdım, bir dakikasının bile değerini bilirdim!”
Bu düşüncenin onu sonunda sinirlendirdiğini, öyle ki bir an önce onu idam etmeleri için sabırsızlanmaya başladığını söylüyordu.”
Ölümden kıl payı kurtulan Dostoyevski devam eden süreçte; Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Kumarbaz ve Karamazov Kardeşler gibi birçok başyapıta imza atarak tüm insanlığa değerli bir miras bıraktı. İyi ki bir haksızlığa kurban gitmedi ve iyi ki edebiyata küsmeyerek bizi eserlerinden mahrum bırakmadı.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın