Okunma Sayısı: 35
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0

Bir Bağımsızlık Mücadelesi: Cumhuriyet


Bir Bağımsızlık Mücadelesi: Cumhuriyet
Yıllarca süregelmiş saltanat, kişi hak ve özgürlüklerinin tamamen tek kişiyle sınırlandırıldığı bir yönetim şekliydi. Tüm otorite padişahta idi ve onun koyduğu yasalar halkın yaşayış biçimini oluşturan en önemli unsurdu. Yaşanan taht kavgaları, eğitimsiz ve bilinçsiz şehzadelerin varlığı Osmanlı Devletinin yıkılmasında büyük rol oynamıştı.

Tüm bunların devamında Osmanlı, gerileme ve duraklama dönemlerine doğru adım atmış ve 600 yıllık bir imparatorluğun hazin sonucu olan 1. Dünya Savaşına katılmıştı.

Bu savaşın geri dönüşleri ve yaptırımları da çok büyüktü. Parçalanmaya hazır olan Osmanlı, itilaf devletleri için ağa takılmış büyük bir av olarak nitelendiriliyordu.

Osmanlı Devletinin yanlış politikaları ve Sevr gibi bir antlaşmayı kabul etmesi üzerine bir bağımsızlık mücadelesi Anadolu'da ses getirmeye başlamıştı. Atatürk'ün yayınlamış olduğu bir bildiri sayesinde meclisin 23 Nisan 1920'de toplanacağını duyurdu. 23 Nisan Cuma günü Hacı Bayram Camii'nde kılınan Cuma namazının ardından dualar ile meclis açıldı.



Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Meclis-i Mebusan üyelerinden oluşan 324 milletvekili ile kurulan meclis, zorluklar nedeniyle 115 milletvekili ile açıldı. Aynı gün gerçekleşen toplantıda meclis adının "Türkiye Büyük Millet Meclisi" olmasına karar verildi. 23 Nisan 1920 tarihinde, parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey, Başkanlık kürsüsüne çıktı ve konuşma yaparak Meclis'in ilk toplantısını açtı.

TBMM, 24 Nisan 1920 günü yaptığı ikinci toplantısında Mustafa Kemal Atatürk'ü meclis başkanlığına seçti. Atatürk, kendi öncülüğünde kurulan TBMM'nin başkanlığını Cumhurbaşkanı seçildiği gün olan 29 Ekim 1923 tarihine kadar sürdürdü.

24 Temmuz 1923’te ise Lozan Antlaşması imzalanmış, yeni Türk Devletinin bağımsızlığı kabul edilmişti. İkinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanmasından 2 ay sonra 13 Ekim 1923’de Ankara, Türkiye Devletinin Hükumet Merkezi oldu.

Ancak mevcut rejimin isminin de bütün açıklığı ile konulması, yeni devletin başkanının seçilmesi gerekiyordu. O güne kadar Devlet Başkanlığı görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak Atatürk tarafından yürütülmüştü. Diğer taraftan bazı yabancı ülkeler de Lozan Antlaşmasını onay için Türkiye’deki yeni devlet rejiminin daha açık şekilde belirlenmesini istiyorlardı.

Meclis üyelerinin azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunluğu rejimin hala saltanat olarak devam etmesi gerektiğini düşünüyordu. Ama Mustafa Kemal Atatürk, devlete yakışan en güzel olgunun bağımsızlık ve hür düşünce olduğu kanaatindeydi. Sonuçta uzun yıllarca varlığını sürdürmüş olan Osmanlı Devletini yıkıma götüren sebeplerinden birisi de saltanat rejimi olmuştu. Halkı yönetecek kişilerin, halk tarafından seçilerek yönetimde söz sahibi olması eşitlik ve özgür düşünce ortamını sağlayacaktı.

Bu sıralarda, 27 Ekim 1923’te İcra Vekilleri Heyetinin istifası ve Meclis’in güvenini kazanacak bir kabine listesinin oluşturulamaması da bu soruna ivedi bir çözüm gerektirdi. İşte, iç ve dış şartların doğurduğu bu gelişmeler sonucu 29 Ekim 1923 akşamı alkışlarla ve herkesin ortak kararıyla cumhuriyet ilan edildi. Bu suretle yeni devletin yönetim biçimi bütün açıklığı ile ismini almış oluyordu.

Cumhuriyetin ilanı ile "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" kuralı, artık devlet yönetiminde, en belirgin şekliyle yerini alıyor; demokrasiye giden yol daha aydınlık olarak çiziliyordu.



Atatürk, cumhuriyeti ilan ederken demokrasinin bütün kurallarının zamanı geldikçe uygulanması görüşünde idi. Türk milletinin, siyasal haklarını dilediği gibi kullanması, memlekette çoğulcu demokrasinin işlerlik kazanması, onun baş amacı idi. Nitekim çok partili döneme geçme ile ilgili Atatürk döneminde yapılan iki büyük deneme, bu hususu göstermektedir.

Demokrasinin bir gereği olarak çok partili hayata geçişin öncülüğünü yapan Atatürk, Halk Fırkasını kurdu. Onun açtığı yolda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Ancak iki partinin çeşitli sorunlar nedeniyle kısa sürede kapanması  Atatürk'ün hayatta olduğu dönemde çok partili hayata tam manasıyla geçilememesine neden oldu. Sebep olarak çağdaşlaşmayı amaçlayan büyük devrimlerin yapıldığı bu dönemde, muhalefet partileri iyi niyetlerine rağmen kendilerine katılan gerici çevrelerin ve cumhuriyet rejimini devirmek isteyen fırsatçıların da gizli faaliyetlerini örnek verebiliriz. Bu suretle şartların henüz müsait olmadığı bir dönemde, çok partili rejim, ister istemez bir süre daha ileriye bırakıldı.

Atatürk'ün vefatından 7 sene sonra 21 Temmuz 1946'da ise ilk çok partili sisteme geçiş tam anlamıyla gerçekleşmiş oldu.



Türkiye, 1939-1945 yılları arasında yaşanan savaşa fiilen katılmamış olsa da savaşın olumsuz etkilerini ekonomik ve siyasi anlamda oldukça sert bir biçimde yaşadı. Savaş koşulları nedeniyle savunma harcamalarında yaşanan artış, bazı temel ihtiyaç mallarının yokluğu ve hayat pahalılığı, özellikle dar gelirli vatandaşları oldukça olumsuz şekilde etkiledi.

Sıkıntıları hafifletmek için tedbir alınsa da savaşın yıkıcılığı karşısında bu tedbirler de yeterli olamadı. Savaş döneminde oluşan bu olumsuz hava, vatandaşlar arasında tek parti yönetimine yönelik hoşnutsuzluğu da artırmaya başladı. Bu hoşnutsuzluk ise çok partili hayata geçişin iç dinamiğini oluşturdu.

2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da demokratik olmayan yönetimler yıkılmış, özgürlük ve demokrasi gibi kavramlar önem kazanmaya başlamıştı. Bunun yanında Türkiye'nin Birleşmiş Milletler'e girişi ve Batılı devletlerle yakınlaşması da daha demokratik bir sistemin yerleşmesine zemin hazırlamıştı. Bütün bu iç ve dış gelişmelerle beraber Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de savaşın zorunlu kıldığı şartlar ortadan kalktıkça, ülkenin siyasal ve kültürel hayatında demokratik ilkelerin gittikçe daha fazla yer tutacağını vurgulayarak, çok partili sisteme geçişin destekleyicisi olmuştu.

Bu sayede tam anlamıyla fikri bir yenilenme gerçekleşmiş olup, her düşünceden, her kesimden vatandaşın artık yöneticiler hakkında söz sahibi olma devri başlamıştı. Bu herkes için önemli bir aydınlanma demekti.

Atatürk'ün 29 Ekim 1933'te, cumhuriyetin 10.yıl kutlamalarında okuduğu tarihi 10.yıl nutku ile yazımıza son veriyoruz.



KUTLU OLSUN !


Kaynak:

1,2,3

Yorumlar (0)

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.

WANNART
Profilini oluşturmak, İçerik yazmak, İtibar Puanı Kazanmak İçin Hemen Şimdi Kayıt Olabilirsin! KAYIT OL!