Türkçe’ye “Beyaz Bant” şeklinde uyarlanan Michael Haneke imzalı filmde, etkileşim halinde olan birçok faktörün bireyler üzerindeki kalıcı ve yıkıcı etkilerini izliyoruz. Filmin geçtiği bölgedeki hakim kültürle ilk karşılaşmamız koşuşturan erkek çocuklarına karşın nizam içinde yürüyen kız çocuklarını izlediğimiz sahne oluyor. Film daha başlarken bize, bölge kültüründe kadın ve erkeklere yüklenen rollerin farklılığına dair işaretler veriliyor. Kız çocukları saçları bağlı veya örgülü, her zaman için belli ve “istenen” bir tipleme içindeler. 17 yaşındaki Eva ve 14 yaşındaki Anna, bebek bakıcısı veya bir yerlerde çalıştırılacak kadar “erişkin” görülürken, kahyanın, rahibin eşleri ve ebe olarak izlediğimiz kadınlar, bölgede biri veya birilerince oluşturulan düzene “uyum” sağlayan etkisiz elemanlar olarak filmde yer alıyorlar. Bu noktada bölgedeki kültür kadınlara, “doğ, büyü, diğerleri için yaşa ve öl” döngüsünde bir hayat sunuyor. Öyle ki filmdeki kadınlardan biri, bir işçi kadın bu çizgideyken ölüme gönderiliyor. Filmde diğerlerinden ayrılan (elindeki maddi kaynak sayesinde) bir kadın olan Barones, “aşık” olabilme olanağını kullanırken buna karşın eşinden aldığı ilk tepki ise onun yalnızca bedeni üzerindeki bir eylemsellik oluyor. Bu noktada da kültürün insan üzerindeki etkisinin bir an için sınıf ayrımından bağımsız olduğu görülüyor. Çünkü erkeğin zenginleşse de belli bir maddi güce ve bu gücün doğrultusunda yeni etkileşimlere imkan bulsa da içindeki kırsallıktan sıyrılamayacağı tek bir cümleyle açıkça ifade ediliyor. Kadını sadece bedeni üzerinden değerlendirmeyi bir başka “aydın” tarafından da izliyoruz. Bölgenin tek doktoru olan karakter, uzun yıllardır ilişki sürdürdüğü bir kadını birçok anlamda fütursuzca aşağılıyor. Bu aşağılamayı ise kadının kendince bulduğu mazeretlere karşılık onu metalaştırdığını açıkça ifade ederek devam ettiriyor.

Evlerin içine girdiğimizde ise çocuklara karşı otoriter anne-baba tutumlarıyla karşılaşıyoruz. Öyle ki çocuk yetiştirmede kültürün (itaat-) ödül-ceza sistemine dayandığı açıkça gösteriliyor. Martin ve Klara karakterlerinin, eve kısa bir süre geç kaldıkları için aldıkları sopa cezası, George’un düdüğü saklaması sonucu onu çığlıklar içinde bırakacak bir sopa cezasına maruz kalması ve çocuklara verilen ödülün “cezasız” kalmak olduğu birçok sahnede yer bulurken, disiplinli olmanın, akışa uyum sağlamanın çocuklar için esas olduğu söylenebilir.

Martin ve Klara’yı cezalandırmak için kullanılan sopanın Martin’den istenmesi, kültürün güce ve otoriteye boyun eğmeyi öğrettiğini veya gücün karşısında güçsüz kalmayı kendiliğinden kabullenmeyi öğrettiği anlamına gelebilir. Bu noktada bir baskı unsuru olarak kullanılan gücün doğal karşılandığı ve kimileri için bu baskının hayat veya kader haline getirildiği söylenebilir. Belki cinsiyetleri, belki konumları, belki maddi veya manevi kaynakları sayesinde birileri diğerlerinden daha güçlüdür: Baron-Barones, rahip, kahya, doktor… Diğerlerinin yaşamak adına yapması gereken bu baskının karşısında ifadesiz kalmak ve bununla yaşamayı öğrenmektir. Öyle ki baskı, birileri tarafından ezilenlerin başkalarını ezme istekleriyle birlikte diriliğini korumaktadır. Baron’un karşısında tamamen bir uşak haline gelen kahya, kendi çocuklarının karşısında bir güç mekanizması olarak yer alıyor.

Filme adını veren beyaz bant ise “masumiyet” kisvesi altında bir çeşit edimsel koşullama olarak kendini gösteriyor. Bireyler üzerinde yeni bir baskı figürü olarak kullanılan beyaz bant, bir anlamda yapılmaması istenen davranışları kontrol altına almak amacıyla Martin ve Klara’ya takılıyor. Kültür, çocukları kontrol edebiliyor olmanın onları “terbiye” edeceğini rahip üzerinden bize gösteriyor. Bu durumun özellikle rahip üzerinden yansıtılması bir bakıma dinin, birileri tarafından insanın inanma ihtiyacını gideren bir araç olmaktan çıkarılıp şiddet unsuru için bir dayanak haline getirildiğini ortaya koyuyor. Filmin bir başka sahnesinde Baron’un halka hitabının kilisede olması da gücü elinde bulunduran yapının da dini kendisi için dayanak seçtiğini gösteriyor. Film boyunca otoriteyi tümüyle besleyen her söz ve davranışın karşısında yaşamayı seçtiğini iddia ederek susanlara karşın sadece bir kişi başkaldırıyor ve o da kaldırdığı başını kendisi üzerindeki otorite figürlerinden biri olan babasının tokatıyla indiriyor. Felder ailesinin acı kaybının ardından bu kaybı ve bu kayba neden olan gücü sorgulayan oğlunu cezalandıran baba, kültürün onlara “uyarsan yaşarsın, uymazsan ölürsün” şeklindeki söylemini tekrar hatırlatıyor. Öyle ki tek bir kişinin gerekli ve haklı uyumsuzluğu tüm ailenin geçim kaynağını kaybetmesine neden oluyor, yani aile Baron tarafından cezalandırılıyor. Bu noktada da çocukların üzerinde uygulanan ödül-ceza sisteminin, sosyal yapılarda da hüküm sürdüğü ve toplumsal eşitsizliği ne boyutlara getirdiği görülmüş oluyor. Bu cezanın karşısında ise baba, ona öğretilen yaşam çizgisinin dışına çıkarıldığı için ölmeyi tercih ediyor.

Bölgedeki kültürün sahip olduğu bir başka özellik ise cinselliğe karşı beslediği normlar. Bastırılmış bir cinsellik birçok boyutta karşımıza çıkarken başka bir yandan tüm film boyunca duygusal şiddete maruz kalmış çocukların cinsel şiddete de maruz kaldığını görüyoruz. Doktor babası tarafından istismara maruz kalan Anna ve gelişimsel bir özelliği olan mastürbasyon yapmasının engellenmesiyle birlikte suçlanmayla karşılaşan Martin. Bu şiddetin karşısında Anna bir erişkin haline getirilerek baskılanırken Martin, babasının tehdit edici hikayesiyle birlikte elleri bağlanarak baskılanıyor. Tüm bunlara rağmen cinselliği bir tabu haline getiren bölgede girdiğimiz her evde çok fazla çocukla karşılaşıyoruz. Sınıf veya ekonomik ayrım yapmadan birçok evde çok fazla çocuk olduğunu gözlemliyoruz. Bu da kültürün cinselliği çarpıklaştırdığını veya kendince belli sınırlar içerisinde serbest kıldığını gösteriyor. Ek olarak Martin’in yaşıtlarını da izlediğimiz filmde baskılanmayı Martin üzerinden izlememiz, rahip olan babasıyla ve yine dinin cinsellik için belirlenen sınırlarda dayanak haline getirilmesiyle ilişkilendirilebilir.

Tüm bu kültürün ve anne-baba tutumuyla oluşan ev içi sistemlerin yanında gölgede kalan eğitim ise örgün anlamda birleştirilmiş bir sınıfta tek bir öğretmen etrafında işliyor. Bölgede eğitimin bu anlamda önem görmediği birçok sahnedeki cümlelerle kendini gösteriyor. Modernist bir tutum beslemeye çalışan öğretmen, kültürden özellikle çocuğa karşı tutum noktasında ayrışsa da bir devlet unsuru olmasına rağmen Baron’dan korkarak ve balık tutarken dahi onun iznini gözeterek baskıya boyun eğenlerden olmayı seçiyor. Eğitimin veya öğretmenliğin önemsiz olduğu hatta bir gelir kaynağı dahi olamayacağı ise öğretmenin talip olduğu Eva’nın babası tarafından açıkça söyleniyor. Öyle ki öğretmen de bunu kabullenerek filmin sonunda Eva’nın babasının önerisini dinleyerek terzi oluyor.

Çocukları bölgenin yetiştirme tarzından tamamen bağımsız olarak müzikal olarak beslemeye çalışan öğretmen, en başta çocukların müziğe karşı yatkın olmayışından şikayetlenerek eğitimin bireyleri yetiştirme ve geliştirme amacından uzaklığını da bir anlamda göstermiş oluyor. Bunun yanında kahyanın kızının rüyalarını sadece öğretmeniyle paylaşması ona karşı güvenini gösterirken öğretmenin rüyalara akılcı yaklaşmaya çalışırken kız çocuğuna bir çeşit suçlu konumu kazandırması ve bu kazanımın okul içerisinde gerçekleşmesi o güveni yerle bir etmekle birlikte çocuğu yeni bir duygusal şiddete daha maruz bırakıyor.

Diğer bir taraftan, bölgeye hakim unsurlardan biri olan din, eğitim içinde de kendini gösteriyor. Teoloji eğitimi olarak gösterilen bir derste, rahip olan baba bu sefer de okul içerisinde kendi çocuğunu hem öğretmeni olarak hem babası olarak yeniden cezalandırıyor. Bu da eğitimin bölgedeki kültürü etkileyen değil bölgedeki kültürden etkilenen olduğunu gösterilmesiyle birlikte çocukların okul içerisinde de baskı unsurlarından kurtulamadığını gösteriyor. Bunun yanında öğretmen, rahip tarafından tehdit edildikten sonra tehditlerin karşısında susmayı tercih ederek varlığının ifadesizliğini ortaya koyuyor.

Klara, ev dışında ve arkadaşlarının yanında duvara döndürülerek bir şekilde ötekileştiriliyor. Bu da güç kaynaklarının veya baskının her yerde -okul dahil- hüküm sürdüğünü gösteriyor. Klara ise tamamen fiziksel bir tepki vererek bayılıyor. Bu noktada çocukların maruz kaldıkları baskı ve şiddet karşısındaki tepkilerinin yalnızca bilinçdışı kaynaklar aracılığıyla istemsiz bir şekilde bedenleri tarafından verilebileceğini gösterirken Klara, bu kanının yanına hiç beklenmedik bir başkaldırı ekliyor. Babasının sevgi gösterdiği tek varlık olan kuşunu öldürüyor. Kuşu öldürürken kullandığı makası haç işareti şeklinde bırakarak hem babasına hem babasının baskı unsuru olarak kullandığı dine başkaldırıyor. Bu sahneden sonra film izleyiciyi, eğitim ve kültürün yanı sıra bireye dikkat çekmeye davet ediyor. Ek olarak bu sahnede Klara’nın saçlarının açık olması da ona alternatif sunmayan rollerin verdiği nizamdan gerektiğinde çıkabilecek cesareti gösterebileceğine işaret ediyor.

Kültürle ve eğitimle ilgili bahsettiğimiz her şey filmdeki her karakterde bir vücut haline geliyor. Bireyselleşememiş, şiddetin ve baskının karşısında özgürlüğü tamamen elinden alınan ve şiddeti tamamen içselleştirmiş bireylerden oluşan bir toplum izliyoruz. Bireylerin özgür olmayışı veya taşıdıkları çeşit çeşit korkular ise sınıf dahi ayırmıyor. Elindeki güçten dolayı malikanesinden çıkamayan, çıktığı an diğerleri gibi olmaktan korkan bir Baron, sevgiyi ve ilgiyi gördüğü yere dönmek için bile izin alması gereken Barones, Baron’un altında olan bir kahya ve ailesi, doktorun gölgesinde olan çocuklar ve ebe, rahibin eşi ve ailesi, bir devlet unsuru olmayı ve eğitimin en güçlü kaynağı olmayı dahi kullanamayan bir öğretmen… Her biri bireyselliğini kültüre teslim etmiş, kültürün toplumun içine bir virüs gibi yayılan kuralları arasında ve zincirleşmiş bir şiddetin içindeki sıkışmış insanlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Kültürün onları gelişimsel olarak kimliğe karşı kimliksizlik karmaşasına ve ahlaki anlamda iyi çocuk rolü oynamaya mecbur kılmasına izin vermiş ve bunu “hayat” olarak kabullenmiş bireyler, feminizmin ana sloganı olan “kişisel olan politiktir”i yeniden hatırlatıyor. Son olarak film suçluyu aratırken, kültür ve eğitimin dinamik bir etkileşimin birey üzerinde doğurduğu etkileri her yönüyle, bireydeki fazlalıklarla ve yoksunluklarla geniş bir bağlamda izleyiciye aktarıyor. Tüm bu arayışın sonunda ise suçlunun, içinde bulunduğumuz kültürü besleyen güç ve güç ilişkilerinde, bu ilişkilerin bireylerin üzerindeki işlevselliğinde olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Bu içerik, Mayıs 2021'de Eğitim Antropolojisi dersi kapsamında hazırlanmıştır.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın