Ceylan mı, Demirkubuz mu? Türk Sinemasının Bitmeyen Hesaplaşması

Ceylan mı, Demirkubuz mu? Türk Sinemasının Bitmeyen Hesaplaşması
1 Beğen
0 Yorum

Nuri Bilge Ceylan mı, Zeki Demirkubuz mu?

 

Türk Sinemasının Bitmeyen Tartışması

 

Türk sinemasında bazı tartışmalar vardır; yıllar geçtikçe eskimez, aksine filmler çoğaldıkça yeniden karşımıza çıkar. “En iyi Türk yönetmen kim?” sorusu da bunlardan biridir. Fakat bu soruyu son yıllarda iki isim üzerinden sormak neredeyse kaçınılmaz hale geldi: Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz.

 

İki yönetmen de insanı anlatıyor. İkisi de yalnızlığı, yabancılaşmayı, ahlaki çatışmaları, toplumun birey üzerindeki baskısını ve insanın kendi içindeki karanlığı sinemanın merkezine yerleştiriyor. İkisinin de filmlerinde büyük olaylardan çok, insanın iç dünyasında yaşanan kırılmalar önem taşıyor.

 

Ama aynı insana aynı yerden bakmıyorlar.

 

Belki de tartışmanın asıl cevabı burada yatıyor:

 

Ceylan insanı gözlemler. Demirkubuz insanı sorgular.

 

Ve bu iki yaklaşım, Türk sinemasının birbirinden oldukça farklı iki damarını oluşturur.

 

Ceylan'ın Mesafesi, Demirkubuz'un Yakınlığı

 

Nuri Bilge Ceylan'ın sinemasında kamera çoğu zaman karakterin karşısında sessizce bekler. Karakter konuşur, susar, yürür, düşünür; kamera ise onu hemen açıklamaya çalışmaz.

 

Bu nedenle Ceylan sinemasında “beklemek” başlı başına bir anlatım biçimidir.

 

Uzak'ta iki insanın aynı evin içinde birbirlerinden ne kadar uzaklaşabileceğini izleriz. Bir Zamanlar Anadolu'da filminde cinayet soruşturması gibi görünen hikâye, giderek insanların kendi iç dünyalarının araştırılmasına dönüşür. Kış Uykusu'nda ise mesele artık yalnızca karakterlerin ne yaptığı değildir; söyledikleri, söylemedikleri ve kendilerini haklı çıkarma biçimleri filmin asıl çatışmasını oluşturur.

 

Ceylan'ın Kış Uykusu ile 2014'te Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanması, yönetmenin uluslararası sinemadaki konumunu daha da güçlendirdi. Film, 196 dakikalık süresi boyunca Anadolu'daki bir otelin içerisinde insan ilişkilerini, sınıfsal farklılıkları ve ahlaki üstünlük arzusunu tartışmaya açıyordu.

 

Demirkubuz ise çoğu zaman bu mesafeyi kaldırır.

 

Onun karakterleri seyircinin karşısında yalnızca “gözlemlenen insanlar” değildir. Onların içine girmek, hatta rahatsız edici taraflarıyla yüzleşmek zorunda kalırız.

 

Masumiyet bunun en güçlü örneklerinden biridir.

 

Bekir'in Uğur'a duyduğu saplantı, Uğur'un Zagor'a bağlılığı ve Yusuf'un bu karanlık dünyanın içine sürüklenmesi, karakterlerin birbirlerine ne kadar zarar verebildiklerini gösterir. Film, 1997'de gösterime girdiğinde hem ulusal hem uluslararası birçok ödül kazanmış; özellikle oyunculukları ve senaryosuyla dikkat çekmiştir.

 

Burada Demirkubuz'un sinemasının temel sorularından biri ortaya çıkar:

 

İnsan gerçekten özgür müdür, yoksa kendi arzularının ve zaaflarının mahkûmu mudur?

 

“Kader” mi, “Bir Zamanlar Anadolu'da” mı?

 

İki yönetmeni karşılaştırırken yalnızca en bilinen filmlerine bakmak yeterli değildir. Çünkü ikisinin de sinemasının en güçlü taraflarından biri, insanın kendi hayatı üzerindeki kontrolünü sorgulamalarıdır.

 

Demirkubuz'un Kader filmi, Masumiyet'teki Bekir ve Uğur hikâyesinin geçmişine giderek onların nasıl bir ilişkiye sürüklendiğini anlatır. Yönetmenin kendi anlatımında da filmin hikâyesinin çok daha eski kişisel gözlemlerden ve yaşantılardan beslendiği görülür.

 

Bekir bilir.

 

Uğur bilir.

 

Yusuf bilir.

 

Ama hiçbiri bildiği şeyin gerektirdiği davranışı gerçekleştiremez.

 

İşte Demirkubuz'un “kader” anlayışı burada ortaya çıkar.

 

İnsan bazen ne yapması gerektiğini bilir fakat yine de yapamaz.

 

Ceylan'da ise mesele biraz daha farklıdır.

 

Bir Zamanlar Anadolu'da filminde karakterler saatlerce bozkırda dolaşırken aslında yalnızca bir ceset aramazlar. Seyirci, karakterlerin birbirleriyle ve kendileriyle kurduğu ilişkileri izlemeye başlar. Cinayet soruşturması giderek insan doğasının soruşturmasına dönüşür.

 

Ceylan'ın Cannes'daki başarısı da bu yaklaşımın uluslararası karşılığını gösterir: Bir Zamanlar Anadolu'da 2011'de Grand Prix kazanmış, Üç Maymun 2008'de yönetmen ödülüne, Uzak ise 2003'te Grand Prix ve ortak oyunculuk ödülüne layık görülmüştür.

 

Peki Hangisi Daha İyi?

 

İşte tartışmanın en zor kısmı burada.

 

Eğer ölçütümüz uluslararası başarı, görsel anlatım, mizansen, sinematografi, atmosfer yaratımı ve sinema dili üzerindeki hâkimiyet ise benim tercihim Nuri Bilge Ceylan olur.

 

Çünkü Ceylan yalnızca hikâye anlatmıyor; görüntünün, sessizliğin, mekânın ve zamanın kendisini anlatının bir parçasına dönüştürüyor.

 

Onun filmlerinde Anadolu yalnızca bir coğrafya değildir.

 

Bir ruh halidir.

 

Kış, karakterlerin yalnızlığını büyütür.

 

Bozkır, insanların içindeki boşluğu görünür hale getirir.

 

Bir otel, insanların birbirlerinden kaçamadığı bir hapishaneye dönüşebilir.

 

Bir ev, iki insan arasındaki mesafenin ölçüldüğü bir mekân haline gelebilir.

 

Ceylan'ın Cannes filmografisine baktığımızda bu sinema dilinin tek bir filme bağlı olmadığı görülür. Uzak, İklimler, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu'da, Kış Uykusu, Ahlat Ağacı ve Kuru Otlar Üstüne gibi filmleri Cannes'ın ana yarışmasında yer almıştır.

 

Fakat bu noktada Demirkubuz'a haksızlık etmek de kolaydır.

 

Çünkü Demirkubuz'un gücü başka yerdedir.

 

Demirkubuz'un Avantajı: İnsan

 

Demirkubuz'un sineması estetik açıdan Ceylan kadar gösterişli görünmeyebilir.

 

Ama belki de tam olarak bu yüzden daha acımasızdır.

 

Demirkubuz karakterlerini güzelleştirmeye çalışmaz.

 

Onları savunmaz.

 

Onları kurtarmaz.

 

Seyircinin karşısına koyar ve “Bak, insan böyle de olabilir” der.

 

Masumiyet, Üçüncü Sayfa, Yazgı, İtiraf, Kader, Yeraltı ve Bulantı boyunca insanın kıskançlık, saplantı, suçluluk, bencillik, arzu ve çaresizlikle ilişkisini farklı biçimlerde görürüz. Yönetmenin resmi filmografisi de bu çizginin yıllar içerisinde oldukça tutarlı biçimde sürdüğünü gösteriyor.

 

Demirkubuz'un sinemasında “iyi insan” bulmak çoğu zaman zordur.

 

Çünkü yönetmenin ilgisini çeken şey iyilik değil, insanın iyilik yapamadığı andır.

 

Bu açıdan bakıldığında Demirkubuz'un sineması daha çıplak, daha doğrudan ve zaman zaman daha rahatsız edicidir.

 

Ödüller Gerçekten Belirleyici mi?

 

Burada başka bir yanılgıya da dikkat etmek gerekiyor.

 

Ceylan'ın Cannes'dan aldığı ödülleri sıralayıp “O halde daha iyi yönetmen” demek, sinema eleştirisi açısından yeterli değildir.

 

Evet, Ceylan'ın uluslararası başarıları tartışılmaz. Kış Uykusu Altın Palmiye kazandı; Bir Zamanlar Anadolu'da Grand Prix aldı; Üç Maymun yönetmen ödülüne layık görüldü; Uzak Grand Prix kazandı.

 

Ama ödül, bir filmin değerini tek başına belirlemez.

 

Aynı şekilde Demirkubuz'un Cannes'dan Ceylan kadar büyük bir ödül almamış olması da onun sinemasını daha değersiz yapmaz.

 

Hatta Masumiyet örneği bunun önemli bir karşılığıdır. Film, Türkiye'de ve yurt dışında çok sayıda ödül kazanmış; SİYAD, Antalya ve Ankara gibi önemli organizasyonlarda farklı dallarda ödüllendirilmiştir.

 

Dolayısıyla mesele ödül saymak değil.

 

Mesele, sinemaya ne kattığını tartışmak.

 

Ceylan mı, Demirkubuz mu?

 

Benim cevabım:

 

Nuri Bilge Ceylan.

 

Ama bu cevap Demirkubuz'un kaybettiği anlamına gelmiyor.

 

Ceylan'ı bir adım öne koymamın nedeni, sinemanın yalnızca hikâye anlatmak olmadığını daha kapsamlı biçimde göstermesi. Görüntü, mekân, ışık, sessizlik, oyunculuk, kurgu, zaman ve diyalog onun filmlerinde aynı anlatının parçaları haline geliyor.

 

Ceylan'ın sineması, seyirciyi karakterlerin hayatına sokmak yerine bazen onları uzaktan izlemeye zorlayarak düşünmeye mecbur ediyor.

 

Demirkubuz ise seyircinin yüzüne daha doğrudan bakıyor.

 

Ceylan'ın karakterleri hakkında düşünürüz.

 

Demirkubuz'un karakterlerinden kendimizi sorgularız.

 

Belki de iki yönetmen arasındaki en büyük fark budur.

 

Ceylan insanı bir manzaranın içine yerleştirir.

 

Demirkubuz insanı kendi karanlığının içine bırakır.

 

Birinin sineması bize insanın dünyadaki yerini düşündürürken, diğerinin sineması insanın kendi içindeki yerini sorgulatır.

 

Bu nedenle “Ceylan mı Demirkubuz mu?” sorusunun kesin bir cevabı olmayabilir.

 

Fakat kendi adıma, Türk sinemasının uluslararası alandaki dili, sinematografik bütünlüğü ve sinema sanatının farklı unsurlarını bir araya getirme gücü açısından Nuri Bilge Ceylan'ı bir adım önde görüyorum.

 

Yine de şunu unutmamak gerekir:

 

Ceylan olmasaydı Türk sinemasının dünyaya açılan pencerelerinden biri eksik kalırdı.

 

Demirkubuz olmasaydı Türk sinemasının insanın karanlığına bakan aynalarından biri eksik kalırdı.

 

Belki de bu yüzden yıllardır tartışıyoruz.

 

Çünkü aslında “Ceylan mı, Demirkubuz mu?” diye sormuyoruz.

 

“İnsanı anlatmanın doğru yolu hangisi?” diye soruyoruz.

 

Ve sinema var olduğu sürece, bu sorunun tek bir cevabı olmayacak. 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın