Neden Gece Olunca Hayatımızı Daha Fazla Sorguluyoruz?

Neden Gece Olunca Hayatımızı Daha Fazla Sorguluyoruz?
1 Beğen
0 Yorum

Gündüz insanın kendisiyle baş başa kalması pek kolay değildir.

Alarm çalar, telefon bildirimleri gelir, bir yerlere yetişilir, insanlarla konuşulur, yapılacak işler düşünülür. Zihin sürekli başka bir şeye yönelir. Gün bittiğinde ise bütün bu hareketlilik yavaş yavaş ortadan kalkar.

Oda sessizleşir.

Telefonun ekranı yüzümüze vurur.

Ve gün boyunca ertelediğimiz düşünceler birer birer ortaya çıkmaya başlar.

“Ben gerçekten istediğim hayatı mı yaşıyorum?”

“Şu an olduğum yerde olmak istiyor muyum?”

“Ya başka bir karar verseydim?”

Gündüz çok uzakta duran sorular, gece yatağın içinde fazlasıyla yakına gelir.

Belki bunun nedeni gecenin insanı değiştirmesi değil, gündüzün insanı kendisinden uzaklaştırmasıdır.

Gün içinde düşüncelerimizi susturmak için özel bir çaba harcamayız. Bir arkadaşla konuşmak, birkaç video izlemek, dışarı çıkmak ya da telefonla saatler geçirmek bunun için yeterlidir. Sessizlik geldiğinde ise zihnin üzerindeki bütün örtüler kalkar.

İşte sinemanın da sık sık kullandığı bu sessizlik, insanın kendisiyle karşılaşmasının en güçlü araçlarından biridir.

Sofia Coppola’nın Lost in Translation filmindeki geceler bunun iyi örneklerinden biridir. Tokyo’nun kalabalığı filmin arka planında sürekli hareket hâlindeyken Bob ve Charlotte kendilerini oldukça yalnız hisseder. Şehir kalabalıktır, oteller doludur, insanlar vardır; fakat karakterlerin kendi içlerinde yaşadığı boşluk değişmez.

Bu durum gerçek hayatta da tanıdık değil mi?

Bazen gün boyunca onlarca insanla konuşup gece yatağa girdiğimizde kendimizi bütün gün yalnız kalmışız gibi hissedebiliriz.

Çünkü kalabalık, yalnızlığın karşıtı değildir.

İnsan bazen en çok insanların arasındayken kendi hayatını sorgular.

Gece ise bu sorgulamayı daha görünür hâle getirir.

Özellikle geçmiş, geceleri daha fazla yer kaplar. Gün içinde önemsemediğimiz bir konuşmayı yeniden düşünürüz. Yıllar önce yaptığımız bir hatayı hatırlarız. Bir zamanlar hayatımızda olan birinin neden hâlâ aklımıza geldiğini anlamaya çalışırız.

Christopher Nolan’ın Inception filminde rüya ile gerçek arasındaki sınırın sürekli değişmesi, zihnin geçmişten ne kadar kolay etkilenebildiğini gösterir. Filmde karakterlerin geçmişle ilişkisi yalnızca hatırlamaktan ibaret değildir; geçmiş, bugünkü kararlarını da şekillendirir.

Gerçek hayatta bizim zihnimiz de bundan çok farklı çalışmaz.

Unuttuğumuzu sandığımız bazı şeyler tamamen yok olmaz.

Sadece gündüz onlara ayıracak zaman bulamayız.

Gece olduğunda ise hafıza sessizce kapıyı çalar.

Fakat gece düşündüğümüz her şeyin doğru olduğunu da söylemek mümkün değil.

Gece saatlerinde bir problemi olduğundan daha büyük görmek, geleceği olduğundan daha karanlık düşünmek veya geçmişteki bir hatayı sürekli yeniden değerlendirmek oldukça kolaydır. Yorgunluk ve yalnızlık, düşüncelerimizin tonunu değiştirebilir.

Bu yüzden gece zihnimizden geçen her şeyi bir gerçeklik testi gibi görmek de doğru olmayabilir.

Bir gece “Hayatım tamamen yanlış gidiyor” diye düşünmek, gerçekten öyle olduğu anlamına gelmez.

Bazen yalnızca zor bir gün geçirmişizdir.

Bazen özlediğimiz birini hatırlamışızdır.

Bazen de hayatımızda değiştirmek istediğimiz bir şey vardır ve bunu ilk kez açıkça fark etmişizdir.

Bu ikisini birbirinden ayırmak önemli.

Çünkü gece düşünceleri yalnızca karamsarlık üretmez. Bazen gündüz görmezden geldiğimiz gerçekleri de ortaya çıkarır.

Before Sunrise filmindeki Jesse ve Céline’in Viyana sokaklarında yaptıkları uzun konuşmalar bu açıdan ilginçtir. Büyük bir olay yaşanmaz. İki insan yürür, konuşur, geçmişlerinden, ilişkilerden, ölümden, gelecekten ve hayattan söz eder. Filmi etkileyici yapan şey olayların büyüklüğü değil, insanların normalde söylemeye çekindiği şeyleri söyleyebilecekleri bir alan yaratmasıdır.

Gece de biraz buna benzer.

Dünyanın geri kalanı sustuğunda insan kendisine daha dürüst sorular sorabilir.

Belki de geceleri hayatımızı daha fazla sorgulamamızın sebebi budur.

Gündüz cevap vermek zorunda olduğumuz insanlarla ilgileniriz.

Gece ise cevap vermek zorunda olduğumuz tek kişi kendimiz oluruz.

Yine de her gece yapılan sorgulamanın bir sonuca ulaşması gerekmez.

Her özlem geri dönmek anlamına gelmez.

Her pişmanlık yanlış bir hayat yaşadığımızı göstermez.

Her yalnızlık da hayatımızda kimsenin olmadığı anlamına gelmez.

Bazı düşünceler yalnızca düşüncedir.

Onları hemen bir karara dönüştürmek zorunda değiliz.

Belki de gecenin bize sunduğu en önemli şey cevaplar değil, farkındalıktır. Gün boyunca görmezden geldiğimiz bir duyguyu fark etmek, hayatımızdaki bir eksikliği kabul etmek veya aslında ne istediğimizi ilk kez düşünmek bile yeterli olabilir.

Sabah olduğunda aynı hayatın içine geri döneriz.

Aynı oda.

Aynı telefon.

Aynı insanlar.

Aynı sorumluluklar.

Fakat bazen gece boyunca düşündüğümüz tek bir şey bile sabah o hayatı farklı görmemize neden olur.

Bu yüzden geceleri zihnimizde dolaşan her düşünceden korkmak yerine onları biraz dinlemek gerekiyor.

Çünkü bazı soruların hemen cevabı yoktur.

Bazılarının ise cevabı değişir.

İnsan da zaten biraz böyle büyür: Hayatını bir gecede çözerek değil, kendisine sorduğu soruların değiştiğini fark ederek.

Belki gecenin asıl özelliği hayatımızı olduğundan daha karmaşık göstermesi değil.

Gündüzün gürültüsü içinde duyamadığımız sesi yeniden duyurmasıdır.

Saat ilerler.

Şehir sessizleşir.

Ekran kapanır.

Ve insan, bütün gün kaçtığı soruyla sonunda baş başa kalır:

“Gerçekten hayatımdan memnun muyum, yoksa sadece hayatın hızına yetişmeye çalışırken bunu düşünmeye hiç zamanım olmadı mı?”

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın