Film biter. Jenerik ekrana gelir. Salondaki ışıklar açılır ya da televizyonun ekranı kararır.
Normalde yapılması gereken bellidir: Kumandayı bırakmak, salondan çıkmak, telefonu eline almak ve başka bir şeye geçmek.
Fakat bazı filmlerde bunu hemen yapamayız.
Bir süre sessizce otururuz. Az önce izlediğimiz sahneyi yeniden düşünürüz. Bir karakterin neden öyle davrandığını anlamaya çalışırız. Hatta film boyunca hiç önemsemediğimiz küçük bir ayrıntı, finalden sonra bütün hikâyeyi başka bir şekilde görmemize neden olabilir.
Çünkü bazı filmler son sahnede bitmez.
Son sahne, yalnızca filmin bizim zihnimizde başladığı yerdir.
Bir hikâyeyi izlemekle ona bağlanmak aynı şey değil
Her film izleyicide aynı etkiyi bırakmaz.
Bazı filmleri izler, beğenir ve birkaç gün sonra neredeyse tamamen unuturuz. Bazıları ise yıllar sonra bile tek bir sahnesiyle aklımıza gelir.
Buradaki fark yalnızca filmin “iyi” ya da “kötü” olmasıyla açıklanamaz.
İzleyici olarak hikâyeye ne kadar dahil olduğumuz da önemlidir.
Örneğin Aftersun boyunca büyük olaylar yaşanmaz. Film, bir baba ile kızının tatilinden parçalar gösterir. İlk bakışta sıradan görünen anlar; otel, havuz, kamera kayıtları, danslar ve küçük konuşmalar üzerinden ilerler.
Fakat film ilerledikçe bu anların anlamı değişmeye başlar.
İlk başta yalnızca bir tatil anısı gibi gördüğümüz görüntüler, sonlara doğru bir kızın babasını hatırlama biçimine dönüşür.
Film bittiğinde geriye yalnızca “ne oldu?” sorusu kalmaz.
“Ben az önce neyi izledim ve neden bazı sahneler şimdi daha farklı geliyor?” duygusu kalır.
İyi bir filmin etkisi biraz da burada ortaya çıkar: Hikâye tamamlanırken anlam tamamlanmak zorunda değildir.
Bazı filmler cevap vermek yerine boşluk bırakır
Sinemanın bize her şeyi açıklaması gerektiğini düşünüyoruz.
Karakter neden böyle davrandı?
Sonrasında ne oldu?
İki insan tekrar karşılaştı mı?
Bu ilişkinin geleceği neydi?
Oysa bazı yönetmenler özellikle cevap vermemeyi tercih eder.
Sofia Coppola’nın Lost in Translation filmindeki son karşılaşma bunun iyi örneklerinden biridir. Film boyunca Bob ve Charlotte arasındaki ilişkiyi tanımlar gibi yaparız ama onu tek bir kelimeyle açıklamak mümkün değildir. Aralarındaki bağın romantik mi, dostça mı, geçici mi olduğu sorusu filmin sonunda tamamen ortadan kalkmaz.
Tam tersine, belirsizlik hikâyenin bir parçası hâline gelir.
Bu tür finaller ilk bakışta “eksik” gelebilir.
Çünkü izleyici olarak bir sonuca ulaşmak isteriz. Fakat bazen filmin söylemediği şey, söylediği şey kadar önemlidir.
Her hikâyenin bütün boşlukları doldurması gerekmez. Bazı boşlukları izleyici tamamlar.
Film bittikten sonra yaptığımız şey aslında filmi yeniden kurmaktır
Bir filmi ilk kez izlediğimizde olayları takip ederiz.
İkinci aşamada ise onları yorumlamaya başlarız.
Finali gördükten sonra filmin başındaki bir sahne aklımıza gelebilir. Bir karakterin söylediği cümle farklı bir anlam kazanabilir. Daha önce arka planda kalan bir görüntünün aslında önemli olduğunu fark edebiliriz.
Bu nedenle bazı filmler ikinci izleyişte tamamen değişmiş gibi görünür.
The Sixth Sense gibi filmlerde bunun nedeni doğrudan filmin yapısıyla ilgilidir; sonu öğrendikten sonra daha önce gördüğümüz ayrıntıları başka gözle okumaya başlarız. İlk izleyişte bizi sona götüren olayları takip ederken, ikinci izleyişte filmin bize başından beri ne söylediğini araştırırız.
Bu durum yalnızca sürpriz sonlu filmler için de geçerli değildir.
Bazen filmin sonucunu bildiğimiz hâlde tekrar izlemek isteriz. Çünkü artık “ne olacak?” sorusunun cevabını aramıyoruz.
“Nasıl anlatılmış?” sorusunun peşine düşüyoruz.
Karakterler ekrandan çıkınca neden onları düşünmeye devam ediyoruz?
Sinema karakterlerini gerçek insanlar olmadıklarını bilerek izleriz. Yine de onlarla duygusal bağ kurabiliriz.
Bunun nedeni, bir karakterin yalnızca başından geçenleri değil, seçimlerini de izlememizdir.
Her filmindeki Theodore’un yalnızlığı bunun üzerinden okunabilir. Film yalnızca bir adamın yapay zekâ ile kurduğu ilişkiyi anlatmaz; yakınlık ihtiyacını, yalnızlığı ve bir ilişkinin insanın hayatındaki yerini de tartışmaya açar.
Film sona erdiğinde Theodore’un hikâyesi tamamlanmıştır.
Fakat izleyicinin kendi ilişkileri, yalnızlığı ya da yakınlık anlayışı üzerine düşünmesi henüz tamamlanmamış olabilir.
İşte sinema ile gerçek hayat arasındaki sınır tam burada bulanıklaşır.
Bir karakterin hikâyesini izlerken aslında kendi hayatımızdaki bazı sorulara bakmaya başlarız.
Bazen özlediğimiz film değil, filmi izlediğimiz zamandır
Bir filmi yıllar sonra yeniden açtığımızda yalnızca filmi hatırlamayız.
Onu ilk izlediğimiz odayı, yanımızda kimin olduğunu, hayatımızdaki hangi dönemde bulunduğumuzu da hatırlayabiliriz.
Bu yüzden bazı filmlerin bizim için özel olmasının nedeni tamamen filmin kendisi olmayabilir.
La La Land’in finalini düşünelim. Filmdeki iki karakterin yollarının ayrılması, yalnızca bir aşk hikâyesinin sona ermesi değildir. Aynı zamanda başka ihtimallerin de zihnimizde oluşmasına izin verir: “Ya başka türlü olsaydı?”
İzleyiciye sunulan son, karakterlerin hayatını kapatırken bizim zihnimizde alternatif bir hayat başlatır.
Belki de filmleri kişisel yapan şey budur.
Aynı filmi milyonlarca insan izleyebilir; ama herkes kendi anısıyla birlikte izler.
Peki her filmin aklımızda kalması mı gerekir?
Hayır.
Her filmin izleyiciyi günlerce düşündürmesi gerektiğini söylemek, sinemayı yalnızca “derin” filmler üzerinden değerlendirmek olur.
Bazen bir filmi yalnızca eğlenmek için izleriz. İki saat boyunca gerçek hayattan uzaklaşmak, güldürülmek veya heyecanlanmak isteriz. Film biter ve hayatımıza devam ederiz.
Bunda yanlış bir şey yok.
Çünkü sinemanın değeri yalnızca bizi ne kadar düşündürdüğüyle ölçülemez.
Bazı filmler bizi düşündürür, bazıları ağlatır, bazıları güldürür, bazıları ise yalnızca güzel bir akşam geçirmenizi sağlar.
Fakat aralarından bazıları vardır ki film sona erdikten sonra bile zihnimizde çalışmaya devam eder.
Onları diğerlerinden ayıran şey belki de kesin bir cevap vermeleri değil, bize cevaplaması zor bir soru bırakmalarıdır.
Hikâye bitiyor, izleyicinin hikâyesi başlıyor
Bir yönetmen için film belirli bir noktada sona erer. Kamera kapanır, kurgu tamamlanır ve son görüntü yerini siyaha bırakır.
İzleyici içinse aynı şey her zaman geçerli değildir.
Çünkü film boyunca gördüğümüz görüntüler, kendi anılarımızdan ve deneyimlerimizden geçerek yeniden şekillenir.
Bir karakterin vedası kendi vedamızı hatırlatabilir. Bir şehir görüntüsü hiç gitmediğimiz bir yere özlem duyurabilir. Bir aşk hikâyesi kendi ilişkilerimizi düşündürebilir. Hatta bazen hiçbirini açıklayamaz, yalnızca içimizde tarif edemediğimiz bir his bırakır.
Belki de bu yüzden bazı filmlerden sonra hemen başka bir şey izlemek istemeyiz.
Çünkü bir hikâyeyi bitirmekle ondan ayrılmak aynı şey değildir.
Ekran kararır, jenerik biter ve salon boşalır. Ama iyi bir hikâyenin son görüntüsü, bazen bizim zihnimizde filmin son görüntüsü değildir.
Asıl film, biz onu kendi hayatımızla yeniden anlamlandırmaya başladığımızda devam eder.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın