Başrolü Öldürmek: Seyircinin Filme Olan Güvenini Öldürmek

Başrolü Öldürmek: Seyircinin Filme Olan Güvenini Öldürmek
1 Beğen
0 Yorum

Bir filme başladığımızda farkında olmadan bazı anlaşmalar yaparız.

Kimin iyi, kimin kötü olduğunu anlamaya çalışırız. Hikâyenin nereye gideceğini tahmin ederiz. Karakterlerin başına gelecekleri kestirmeye uğraşırız.

Ve bütün bunların arasında, çoğu zaman kimsenin bize açıkça söylemediği bir şeyi kabul ederiz:

Başrol kolay kolay ölmez.

Çünkü film onun hikâyesidir.

Onu takip ederiz. Onunla tanışır, onun korkularını öğrenir, onun kararlarının sonuçlarını izleriz. Kamera çoğu zaman onun etrafında dolaşır. Senaryo onun üzerinden ilerler. Pazarlama kampanyası onun yüzünü afişin ortasına koyar.

Dolayısıyla bilinçaltımızda basit bir denklem oluşur:

Başrol = Hikâyenin devamı.

Sonra bir gün film, bu denklemi önümüze alır ve parçalar.

Başrol ölür.

Üstelik bazen filmin ortasında.

Bazen hiçbir kahramanca veda yapmadan.

Bazen seyircinin tam olarak “Artık kurtuldu” dediği anda.

Ve o anda yalnızca karakteri kaybetmeyiz. Filmin geri kalanını izleme biçimimiz de değişir.

Çünkü artık filmin bize ne yapabileceğini bilmiyoruzdur.

Başrolün Ölümü Neden Bu Kadar Farklı Hissettiriyor?

Yan karakterlerin ölümüne alışığız.

Hatta bazı filmlerde bir karakterin öleceğini daha ilk dakikalardan itibaren hissederiz. Müzik değişir, kamera karakterin üzerinde biraz fazla kalır, vedalaşmalar başlar, geçmişten söz edilir.

Seyirci hazırlanır.

Başrolün ölümü ise başka bir şeydir.

Çünkü seyirci karakteri yalnızca hikâyenin içinde görmez; hikâyeyi onun gözlerinden öğrenir.

Bu yüzden başrol öldüğünde, anlatının merkez noktası ortadan kalkar.

Bir nevi haritayı yırtmak gibidir.

Nereye gideceğimizi artık bilmeyiz.

Alfred Hitchcock'un Psycho filmindeki Marion Crane bunun sinema tarihindeki en çarpıcı örneklerinden biridir. Film boyunca Marion'u takip ederiz. Onun kararlarını, kaçışını, korkularını ve yaptığı hatayı izleriz. Seyirci doğal olarak onun hikâyesinin devam edeceğini düşünür.

Sonra duş sahnesi gelir.

Ve Marion ölür.

Üstelik hikâyenin daha başındayken.

Hitchcock burada yalnızca bir karakteri öldürmez. Seyircinin filmle kurduğu anlatısal güveni de bozar.

Çünkü o ana kadar bize “Bu kadını takip et” diyen film, bir anda “Artık kimi takip edeceğini ben söyleyeceğim” demeye başlar.

Bu küçük bir fark değildir.

Seyircinin kontrol hissini elinden almaktır.

Asıl Şaşırtıcı Plan Ölüm Değil, Ölümden Sonra Ne Olduğudur

Bir başrol öldüğünde ilk tepki genellikle şaşkınlıktır.

Fakat iyi yazılmış bir film için asıl mesele bu şaşkınlık değildir.

Çünkü şaşırtmak kolaydır.

Bir karakteri öldürürsünüz ve seyirci şaşırır.

Bitti.

Fakat iyi sinema burada başlamalıdır.

Karakter neden öldü?

Bu ölüm hikâyeyi nasıl değiştirdi?

Ölümün ardından anlatı nereye evrildi?

Ve en önemlisi:

Seyircinin bu karakterle kurduğu duygusal bağ, ölümden sonra ne işe yarıyor?

Eğer bütün cevap “seyirci şaşırsın” ise ortada büyük bir anlatı tercihi değil, yalnızca büyük bir sürpriz vardır.

Sürpriz ise tek başına hikâye değildir.

Başrolü Öldürmek Cesaret Değildir

Burada sinemanın sık düştüğü bir tuzak var.

Bir başrolü öldürdüğümüzde bunun otomatik olarak cesur, gerçekçi veya kaliteli bir senaryo tercihi olduğunu düşünmek.

Oysa bir karakterin ölmesi, senaryonun iyi olduğu anlamına gelmez.

Hatta bazen tam tersidir.

Seyirciyi şaşırtmak için karakteri öldürmek oldukça kolay bir yöntemdir. Özellikle günümüzde seyircinin spoiler kültürüne karşı aşırı hassas olduğu bir ortamda, “Kim ölecek?” sorusu neredeyse başlı başına bir pazarlama aracına dönüşmüş durumda.

Bir karakteri öldürürsünüz.

Sosyal medya konuşur.

Videolar çekilir.

“Şok ölüm!”

“Kimse bunu beklemiyordu!”

“Yapımcılar neden böyle yaptı?”

Ve film daha fazla konuşulur.

Fakat filmin konuşulmasıyla filmin iyi olması aynı şey değildir.

Bir karakteri öldürmek kolaydır. Onun ölümünü anlamlı hâle getirmek zordur.

Psycho Bize Başka Bir Şey Öğretti

Psycho'nun duş sahnesini yalnızca “başrol öldü” diye hatırlamak, sahnenin sinema açısından yaptığı şeyi küçültmek olur.

Çünkü Hitchcock seyircinin beklentisini yalnızca hikâye düzeyinde değil, kamera düzeyinde de manipüle eder.

Kısa planlar, keskin kurgu, saldırının doğrudan gösterilmemesi, ses tasarımı ve görüntünün parçalanması...

Marion'un ölümünü fiziksel bir olaydan çok, seyircinin zihninde oluşan bir saldırıya dönüştürür.

Bıçak ekranda ne kadar görünür?

Kurbanın bedenini gerçekten ne kadar görürüz?

Saldırganın hareketlerini ne kadar net seçebiliriz?

Aslında çok az şey görürüz.

Fakat zihnimiz geri kalanını tamamlar.

Bu nedenle duş sahnesi yalnızca bir ölüm sahnesi değildir.

Seyircinin görmediği şeyi seyircinin hayal etmesini sağlayan bir sinema dersi hâline gelir.

Burada başrolü öldürmenin gücü karakterin ölmesinden değil, filmin seyirciye “Artık bu hikâyenin kurallarını bilmiyorsun” demesinden gelir.

Peki Ya Başrolü Filmin Ortasında Değil, Sonunda Öldürürsek?

Bu kez durum biraz farklıdır.

Filmin sonunda gerçekleşen başrol ölümleri genellikle hikâyenin tamamlanmasıyla birlikte anlam kazanır.

Örneğin Logan'da Logan'ın ölümü yalnızca seyirciyi üzmek için kullanılmaz. Karakterin bütün film boyunca taşıdığı yorgunluk, geçmişi, sorumluluk duygusu ve Laura ile kurduğu ilişki bu sona doğru ilerler.

Bu yüzden ölüm geldiğinde yalnızca “Wolverine öldü” demeyiz.

Karakterin yolculuğunun sona erdiğini hissederiz.

Aradaki fark önemli.

Birinci durumda ölüm hikâyeyi değiştirir.

İkinci durumda ise ölüm hikâyenin anlamını tamamlayabilir.

İyi bir senaryo için ikisi de mümkündür.

Ama ikisinin de ortak bir şartı vardır:

Ölüm, karakterin hikâyesinin dışında değil; hikâyenin içinde anlam kazanmalıdır.

Seyirci Neden Bazı Başrol Ölümlerine Kızıyor?

Çünkü seyirci sinemaya yalnızca zamanını vermez.

Güvenini de verir.

Bir filmi iki saat boyunca izlemek, özellikle karakter merkezli bir hikâyede, seyircinin o karakterle duygusal bir yatırım yapması anlamına gelir.

Onunla korkarız.

Onun adına umutlanırız.

Onun hata yapmasına kızarız.

Bazen onun kazanmasını kendi kazancımız gibi görürüz.

Sonra senaryo karakteri öldürdüğünde, seyirci yalnızca karakteri kaybetmez.

Kendi yatırımının karşılığını da sorgulamaya başlar.

"Bunca zamandır neden onu izledim?”

Bu soru her zaman kötü bir şey değildir.

Hatta bazı büyük filmlerin yaratmak istediği duygu tam olarak budur.

Fakat burada ince bir çizgi vardır.

Seyirciyi sarsmak ile seyirciyi kandırmak arasında.

Game of Thrones Meselesi: “Hiç Kimse Güvende Değil”

Game of Thrones bu fikri televizyon dünyasında en görünür hâle getiren örneklerden biri oldu.

Ned Stark'ın ölümü, özellikle dizinin ilk sezonunda, seyirciye çok güçlü bir mesaj verdi:

Hikâyenin önemli karakterleri bile dokunulmaz değil.

Bu yalnızca bir karakterin ölümü değildi.

Dizinin anlatı dünyasının kurallarını seyirciye öğreten bir andı.

Bundan sonra seyirci başka bir gözle izlemeye başladı.

Çünkü artık “Bu karakter önemli, dolayısıyla hayatta kalır” düşüncesi güvenilir değildi.

Fakat bunun bir bedeli de vardır.

Bir kez seyirciye karakterlerin gerçekten ölebileceğini öğrettiğinizde, sonraki ölümlerinizin her biri daha büyük bir beklenti yaratır.

Seyirci artık hikâyeyi değil, tehlikeyi izlemeye başlayabilir.

"Kim ölecek?”

“Bu karaktere bir şey olacak mı?”

"Şimdi kimi öldürecekler?”

Bir noktadan sonra ölüm, karakter gelişiminin değil, dizinin pazarlama mekanizmasının parçası hâline gelebilir.

İşte başrolü öldürmenin en tehlikeli tarafı da burada başlar.

Seyirci artık hikâyeyi değil, senaristin elindeki bıçağı izlemeye başlayabilir.

Bir Karakteri Öldürmek Yerine Yaşatmak Daha Zor Olabilir

Sinema hakkında konuşurken ölümün dramatik gücünü fazla romantikleştirdiğimizi düşünüyorum.

Çünkü ölüm kesin bir sonuçtur.

Karakter artık değişemez.

Hatasını düzeltemez.

Kendisini affettiremez.

Yeni bir karar veremez.

Hikâye onun için kapanır.

Oysa bazı karakterler için asıl dramatik ceza yaşamaktır.

Yaptıklarının sonuçlarıyla yıllarca yaşamak.

Kaybettiklerinin ağırlığını taşımak.

Kendisine verilen ikinci şansı kullanamamak.

Sevdiği insanın ölümünden sonra hayatına devam etmek.

Bazen bir karakterin hayatta kalması, ölmesinden çok daha acı verici olabilir.

Bu yüzden “Başrolü öldürmek” her zaman en sert seçenek değildir.

Bazen en kolay çıkış kapısıdır.

Ölüm Bir Final Değil, Bir Anlatı Aracıdır

İyi bir filmde ölümün ardından hikâye bitmez.

Tam tersine, bazen gerçek hikâye o zaman başlar.

Bir karakter öldüğünde geride bıraktığı insanlar değişiyorsa, ölümünün sonuçları hikâyeyi etkiliyorsa, karakterin kararları başka insanların hayatında yaşamaya devam ediyorsa ölüm anlam kazanır.

Aksi hâlde yalnızca bir olaydır.

Bu ayrım özellikle önemli.

Çünkü sinemada ölümün kendisi çok kısa sürer.

Bir karakter birkaç saniyede ölebilir.

Ama o ölümün anlamı filmin geri kalanını kaplayabilir.

İyi senarist de tam burada devreye girer.

Karakteri öldürmekten çok, ölümünden sonra boşalan alanı doldurmakla ilgilenir.

Belki de Seyircinin Asıl Korktuğu Şey Başrolün Ölmesi Değildir

Başrolün ölümü bize başka bir korkuyu hatırlatır:

Hikâyelerin bizim istediğimiz şekilde sonuçlanmak zorunda olmaması.

Çünkü seyirci olarak filmlere belirli beklentilerle gideriz.

İyi karakter kazanacak.

Kötü karakter kaybedecek.

Aşıklar kavuşacak.

Kahraman son anda kurtulacak.

Başrol hikâyenin sonuna kadar yaşayacak.

Bunların hiçbiri gerçek bir kural değil.

Bunlar yalnızca yıllar boyunca izlediğimiz filmlerin bize öğrettiği anlatı alışkanlıkları.

Başrol öldüğünde ise film, bu alışkanlıklardan birini yüzümüze çarpar.

Bize şunu hatırlatır:

Bu hikâye senin istediğin için değil, kendi kuralları olduğu için var.

Fakat Burada Bir Soru Daha Var

Bir yönetmen başrolü öldürdüğünde gerçekten seyirciyi şaşırtmak mı ister?

Yoksa seyircinin beklentileriyle oynayarak filmin temasını mı güçlendirmek ister?

İkisi arasında çok büyük bir fark var.

İlkinde ölüm bir numaradır.

İkincisinde ise düşüncenin bir parçasıdır.

İlkinde seyirci filmden çıktıktan sonra:

“Vay be, başrolü öldürdüler.” der.

İkincisinde ise:

“Başka türlü bitmesi mümkün müydü?” diye düşünür.

İkinci soru, sinemanın daha uzun ömürlü tarafıdır.

Çünkü şaşkınlık geçer.

Anlam kalır.

Belki de İyi Bir Başrol Ölümü, Seyircinin Filmin Geri Kalanını İzlemesini Değil, Filmi Bittikten Sonra Yeniden Düşünmesini Sağlar

Bir başrol öldüğünde seyircinin aklında iki farklı film oluşabilir.

Biri izlediği filmdir.

Diğeri ise “Başrol ölmeseydi ne olurdu?” diye zihninde kurduğu alternatif filmdir.

İşte bence başrol ölümünün sinemadaki en ilginç tarafı burada yatıyor.

Ölüm, yalnızca hikâyenin bir parçasını ortadan kaldırmaz.

Olasılıkları da ortadan kaldırır.

Karakter artık başka bir karar veremez.

Başka biriyle tanışamaz.

Kendisini affettiremez.

Kaybettiği şeyi geri kazanamaz.

Ve seyirci bütün bu gerçekleşmemiş ihtimalleri kendi zihninde tamamlamaya başlar.

Belki de bu yüzden bazı karakter ölümleri yıllar sonra bile unutulmaz.

Ölüm anını değil, gerçekleşmeyen hayatı hatırlarız.

Sonuçta Mesele Başrolü Öldürmek Değil

Bir başrolü öldürmek kolayca “cesur senaryo” etiketiyle paketlenebilir.

Ama gerçek cesaret karakteri öldürmekte değil, onun ölümünün arkasında bir anlam bırakabilmektedir.

Psycho bize başrolün dokunulmaz olmadığını gösterdi.

Game of Thrones önemli karakterlerin hikâyenin kurallarından muaf olmadığını hatırlattı.

Logan ise bir karakterin ölümünün, uzun bir yolculuğun son cümlesi hâline gelebileceğini gösterdi.

Ama bütün bu örneklerin ortak noktası ölümün kendisi değil.

Ölümden sonra geriye ne kaldığı.

Çünkü sinemada bir karakteri öldürmek birkaç dakikalık bir olaydır.

Fakat seyircinin o ölümle ne yapacağı, bazen filmin kendisinden bile daha uzun sürer.

Ve belki de asıl soru şu:

Bir başrolü öldürmek gerçekten seyirciyi şaşırtmak mıdır, yoksa seyirciye hikâyenin artık onun istediği gibi ilerlemeyeceğini hatırlatmanın en sert yolu mu?

Belki de iyi bir film, başrolünü öldürdüğünde değil; başrol öldükten sonra bile bize onun hikâyesini düşündürmeye devam ettiğinde kazanır.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın