Kör Baykuş: Gömülen Hiçbir Şey Gerçekten Gömülmüyor

Kör Baykuş: Gömülen Hiçbir Şey Gerçekten Gömülmüyor
0 Beğen
0 Yorum


Bazı kitaplar bittiğinde kapanır, bazılarıysa tam o anda açılmaya başlar. Sâdık Hidâyet'in Kör Baykuş'u benim için ikinci grupta yer alan kitaplardan biri oldu. İlk okumada karanlık, tekinsiz ve zaman zaman neyin gerçek olduğunu sorgulatan atmosferiyle etkileyen roman, üzerine düşünmeye ve araştırmaya başladıkça bambaşka katmanlar gösteriyor. Çünkü Kör Baykuş yalnızca “ne olduğunu” anlamaya çalıştığımız bir hikâye değil; tekrarların, sembollerin, arzunun, ölümün, hafızanın ve geçmişin birbirine dolandığı bir metin.

Üstelik yaklaşık doksan yıldır roman üzerine yazılmasına rağmen hâlâ tek bir yorum üzerinde uzlaşılmış değil. Kör Baykuş psikanalitik açıdan da okunuyor, İran'ın modernleşme süreci üzerinden de; modernist edebiyatın bir örneği olarak da ele alınıyor, Nietzsche'nin ebedî dönüş düşüncesiyle de ilişkilendiriliyor. Belki de Hidâyet'in romanını bu kadar güçlü kılan tam olarak bu: Okura çözülecek bir bilmece sunuyor gibi görünürken bilmecenin tek bir cevabı olmadığını yavaş yavaş hissettirmesi.

Hidâyet'in İki Dünyası


Sâdık Hidâyet 1903'te Tahran'da, İran'ın seçkin ailelerinden birinde doğdu. Tahran'daki Fransız Saint-Louis okulunda okuması, Fransızca öğrenmesi ve ardından devlet bursuyla Avrupa'ya gitmesi Batı edebiyatıyla erken yaşta ilişki kurmasını sağladı. Belçika ve Fransa'da bulundu; İran'a döndükten sonra ise 1936'da Bombay'a gitti. Burada Pehlevice, yani Orta Farsça öğrenerek eski İran metinleri üzerinde çalıştı.

Bu biyografik ayrıntılar önemli, çünkü Hidâyet'in edebiyatında iki dünya sürekli yan yana durur: Avrupa modernizmi ve İran'ın çok eski kültürel hafızası.

Onu yalnızca karanlık, yalnız ve ölüm takıntılı bir yazar olarak düşünmek ise eksik bir portre ortaya çıkarır. Hidâyet aynı zamanda İran folkloruyla ilgilenen, halk inanışlarını ve geleneklerini derleyen, hiciv yazan, dönemin entelektüel çevrelerinde bulunan bir yazardı. Bozorg Alavi, Mojtaba Minovi ve Masud Farzad gibi isimlerle yakın bir edebî çevresi vardı.

Hayatındaki daha az bilinen ayrıntılardan biri de genç yaşta vejetaryen olmasıdır. Hayvanların öldürülmesine karşı duyduğu hassasiyet üzerine yazılar kaleme aldı. Bu bilgiyi Kör Baykuş'taki kasap, asılı hayvan bedenleri, et, kan ve parçalanmış beden imgeleriyle yan yana koyduğumuzda ilginç bir yankı ortaya çıkıyor. Elbette romandaki imgeleri doğrudan yazarın vejetaryenliğiyle açıklamak mümkün değil; fakat Hidâyet'in dünyasında bedenin parçalanması ve canlıların öldürülmesinin taşıdığı rahatsızlığın kişisel bir karşılığının da bulunduğunu bilmek metne başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.

Ölüm düşüncesi de Hidâyet'in yazılarında erken dönemlerden itibaren görülür. 1926'da Ölüm başlıklı bir deneme yazdı. Paris'te bulunduğu gençlik yıllarında Marne Nehri'ne atlayarak yaşamına son vermeye çalıştı ancak kurtarıldı. 1951'de yeniden Paris'teyken, 48 yaşında yaşamına son verdi ve Père-Lachaise Mezarlığı'na gömüldü.

Fakat Kör Baykuş'u yalnızca “intihar eden bir yazarın karanlık romanı” olarak okumak, eserin alanını fazlasıyla daraltır. Çünkü roman ölüm kadar arzu, cinsellik, yalnızlık, yabancılaşma, hafıza, kimlik ve insanın kendisinden kaçamamasıyla da ilgilenir.

Gerçekliğin Çatladığı Bir Roman

               
Kör Baykuş'un ilk çoğaltılmış nüshaları 1930'ların ikinci yarısında Bombay'da ortaya çıktı. Hidâyet eseri burada sınırlı sayıda çoğaltarak arkadaşlarına gönderdi. İran'da daha geniş bir okur kitlesine ulaşması ise 1941 sonrasında gerçekleşti.

Romanı modernist edebiyat içerisinde değerlendirmek mümkün. Ancak metinde sembolist, sürrealist ve ekspresyonist özellikler de güçlü biçimde hissedilir. Zaman doğrusal ilerlemez, anlatıcının güvenilirliği sürekli sorgulanır, kişiler birbirine dönüşür ve aynı imgeler farklı biçimlerde tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Bir kadın görülür, kaybolur, yeniden ortaya çıkar, ölür, bedeni parçalanır ve gömülür. Ardından mezardan eski bir vazo çıkar ve vazonun üzerinde yine aynı kadının gözleri vardır.

Gerçekçi bir romanda bütün bunların mantıklı açıklamasını arardık. Kör Baykuş ise bizi başka bir okuma biçimine zorlar: “Bu gerçekten oldu mu?” sorusundan çok “Bu görüntüler neden sürekli birbirine dönüşüyor?” sorusunu sordurur.

Üstelik bütün bunları bize anlatan kişi güvenilir bir anlatıcı değildir. Şarap içer, afyon kullanır, sanrılar görür ve dünyayla giderek daha fazla bağını kaybeder. Okur olarak dışarı çıkıp gerçeği kontrol edebileceğimiz ikinci bir bakış açımız yoktur. Gördüğümüz her şeyi onun gözlerinden görürüz.

Belki romanın başlığındaki “körlük” de ilk kez burada anlam kazanmaya başlar.

İki Hikâye mi, Tek Bir Zihnin İki Yüzü mü?
Romanın en çarpıcı özelliklerinden biri iki bölüm arasındaki tuhaf aynalanmadır. İlk bölümde ulaşılmaz ve neredeyse gerçeküstü bir kadın vardır; ikinci bölümde anlatıcının karısı. İlk bölümde yaşlı adamla karşılaşırız, ikinci bölümde benzer özellikler taşıyan eskici ve başka erkek figürleri belirir. İlkinde kadının gözleri resmedilirken ikincisinde kadının gözü anlatıcının avucunda kalır. İlk bölümde kadın ölür, ikinci bölümde kadın öldürülür. Resim vazoya, kadın başka bir kadına, yaşlı adam başka erkeklere dönüşür.

İlk bölümdeki gizemli kadın için eleştirel çalışmalarda zaman zaman “eterik kadın” (ethereal woman) ifadesi kullanılır. Buradaki “eterik”, Hidâyet'in karaktere verdiği bir isim değildir; dünyevi ve maddi olmaktan çok ruhani, hayalî ve gerçeküstü görünen bir varlığı tanımlar. Anlatıcının kadını neredeyse insanüstü bir güzellik olarak idealize etmesi nedeniyle bu tanımlama özellikle anlamlıdır.

İki bölüm arasındaki benzerlikler romanın en büyük sorularından birini doğurur: Hangisi gerçek?

İkinci bölüm ilk bölümün arkasında saklanan gerçek olabilir. İlk bölüm, ikinci bölümdeki cinayetin anlatıcının zihninde dönüştürülmüş hali olabilir. İkinci bölüm bir afyon sanrısı olabilir. Ya da iki bölüm de “gerçek” değildir; parçalanmış bir zihnin aynı deneyimi farklı biçimlerde tekrar etmesidir.

Hidâyet bu sorunun cevabını vermez. Belki de vermek istemez.

İdeal Kadın, Bedensel Kadın

                       
Romanın psikolojik açıdan en rahatsız edici taraflarından biri anlatıcının kadınlara bakışıdır. İlk bölümdeki eterik kadın sessiz, ulaşılmaz, neredeyse bedensiz ve kutsallaştırılmıştır. İkinci bölümdeki karısı ise tam tersine beden, cinsellik, kıskançlık ve öfkeyle ilişkilendirilir. Anlatıcı birini idealize ederken diğerini aşağılar.

Psikanalitik açıdan bakıldığında anlatıcı sanki sevgiyle cinsel arzuyu aynı kadında birleştiremez. Ulaşamadığı kadını kutsallaştırır; arzuladığı fakat kontrol edemediği kadından nefret eder.

Fakat burada başka bir soru daha önemlidir: Bu kadınlardan herhangi birini gerçekten tanıyor muyuz?

Eterik kadının sesini neredeyse hiç duymayız. Karısının dünyasını da doğrudan öğrenemeyiz. İki kadın da bize anlatıcının zihninden geçerek ulaşır. Dolayısıyla belki de romanda iki farklı kadından çok, anlatıcının kadınlara bakışının iki farklı biçimini görüyoruz.

Bu açıdan arzu ve ölümün sürekli yan yana gelmesi de tesadüf değildir. Anlatıcı eterik kadına kavuştuğunda kadın ölür. Karısıyla fiziksel olarak birleştiğinde yine ölüm ortaya çıkar. Arzu, sahip olma isteği, şiddet ve ölüm birbirine bağlanır.

Bir Çift Gözün Peşinde


Kör Baykuş'ta en güçlü sembollerden biri gözlerdir. İlk bölümde anlatıcı kadının gözlerini resmetmeye çalışır. Kadın öldükten sonra bile onu bütünüyle kaybetmemek için gözlerini resme aktarır. Fakat ardından kadını gömer ve mezardan çıkan antik vazonun üzerinde aynı gözlerle karşılaşır.

Bu ayrıntı romanın bütün zaman algısını altüst eder. Anlatıcının kendisine ait olduğunu düşündüğü görüntü aslında ondan yüzlerce yıl önce de vardır.

İkinci bölümde sembol daha da rahatsız edici hale gelir: Kadının gözü anlatıcının avucunda kalır.

İlkinde kadına resim yoluyla sahip olmaya çalışırken ikincisinde göz fiziksel olarak elindedir. Fakat iki durumda da kadın artık yoktur.

Belki de anlatıcının asıl problemi sevmek değil, sahip olmaktır. Canlı ve bağımsız bir insanla ilişki kurmak yerine kadını görüntüye, hatıraya ve sonunda bir beden parçasına dönüştürür.

İnsan Kendi Gölgesinden Kaçabilir mi?

Romanın daha ilk sayfalarında anlatıcı hikâyesini insanlara değil, gölgesine anlatmak istediğini söyler. Gölgeyi Jung'un daha sonra sistemleştirdiği psikolojik kavram üzerinden okumak mümkün: insanın kendisinde görmek veya kabul etmek istemediği özelliklerin karanlık tarafı.

Burada doğrudan bir Jung etkisinden söz etmek doğru olmaz. Fakat kavram romanı anlamak için oldukça işlevseldir.

Çünkü anlatıcı roman boyunca çevresindeki insanlardan tiksinir. Onları küçümser ve “ayaktakımı” olarak görür. Özellikle yaşlı adam figürü tekrar tekrar karşısına çıkar: amca, arabacı, mezar kazıcı, eskici... Kimlikler birbirine karışır.

Romanın sonunda ise anlatıcı aynaya baktığında kendisinin de o yaşlı adama benzediğini görür.

Belki de Kör Baykuş'un en karanlık taraflarından biri budur: İnsan bazen hayatı boyunca kaçtığı şeye dönüşür.

Anlatıcının gölgesine anlattığı hikâye de böylece başka bir anlam kazanır. Belki bütün roman, bir insanın kendi karanlık tarafıyla karşılaşmasının hikâyesidir.

Mezardan Çıkan Geçmiş

                 
Romanı yalnızca bireysel psikoloji üzerinden okumak ise başka bir katmanı kaçırmamıza neden olabilir. Hidâyet'in yaşadığı İran, hızlı modernleşmenin, Batı'yla ilişkinin ve ulusal kimliğin yeniden tartışıldığı bir dönemden geçiyordu. Aynı yıllarda İslam öncesi Pers geçmişine yönelik güçlü bir ilgi de bulunuyordu.

Hidâyet'in eski İran'a duyduğu kişisel ilgi düşünüldüğünde romandaki antik vazo özellikle anlam kazanıyor.

Eterik kadın gömüldükten sonra mezardan eski Rey'e ait bir vazo çıkar ve vazonun üzerinde yine aynı gözler vardır. Böylece anlatıcının kişisel saplantısı bir anda ondan çok daha eski bir geçmişle birleşir.

Bu nedenle bazı araştırmacılar eterik kadını yalnızca bireysel bir arzu nesnesi olarak değil, idealize edilmiş ve ulaşılamayan geçmişin taşıyıcısı olarak da okuyor. Kadını doğrudan “İran'ın sembolü” ilan etmek metni gereğinden fazla basitleştirebilir. Fakat anlatıcının kadına duyduğu saplantıyla geçmişe duyulan nostalji arasında güçlü bir paralellik kurulabilir.

Anlatıcı kadını idealize eder, ona sahip olmaya çalışır ve onu değişmez bir görüntüye dönüştürmek ister. Toplumlar da geçmişlerine benzer bir şey yapabilir: Geçmişi idealize etmek, sembolleştirmek ve kusursuz bir görüntü halinde dondurmak.

Fakat Kör Baykuş'ta geçmiş gömüldüğünde ortadan kaybolmaz.

Mezardan yeniden çıkar.

Belki romanın en güçlü fikirlerinden biri de burada saklıdır: Gömülen hiçbir şey gerçekten gömülmez. Ne arzu, ne çocukluk, ne travma ne de geçmiş.

Aynı Şey Daha Önce de Oldu mu?


Kör Baykuş üzerine yapılan akademik okumaların en ilginçlerinden biri Michael Cisco'nun romanı Nietzsche'nin “ebedî dönüş” düşüncesi üzerinden ele aldığı çalışmadır. Buradaki mesele Hidâyet'in Nietzscheci olduğunu kanıtlamak değildir. Asıl dikkat çekici olan, romanda kişilerin, olayların, sözlerin ve imgelerin sürekli başka biçimlerde geri dönmesidir.

Kadın geri gelir. Yaşlı adam geri gelir. Gözler geri gelir. Bıçak geri gelir. Ölüm geri gelir.

Fakat hiçbir şey tamamen aynı değildir.

Sanki anlatıcı aynı deneyimi tekrar tekrar yaşamakta fakat her seferinde onu ilk kez yaşıyormuş gibi görmektedir. Böyle düşününce romanın iki bölümü arasındaki “Hangisi önce oldu?” sorusu da önemini kaybetmeye başlar. Belki ortada düz bir zaman çizgisi yoktur; yalnızca tekrar eden bir döngü vardır.

Daha yakın tarihli akademik okumalar ise bu döngüyü kişisel hafızayla kültürel hafızanın kesiştiği yerde ele alıyor. Ali Rahmani Ghanavizbaf'ın Iranian Studies'te yayımlanan çalışması, anlatıcının kadına yönelik saplantısıyla geçmişe yönelik nostalji arasında ilişki kuruyor. Böylece romandaki kişisel arzu, tarihsel geçmişi idealize etme eğilimiyle yan yana geliyor.

Türkçede de romana ayrılmış önemli bir çalışma bulunuyor: Oğuz Demiralp'in Kör Okur: Sâdık Hidâyet Üzerine Kör Baykuş Merkezli Okuma Denemesi. Demiralp'in yaklaşımı, Kör Baykuş'un tekrarlarını ve yapısını takip etmek açısından ayrıca dikkat çekici. Çünkü bu roman gerçekten de yalnızca olayları izleyerek değil, görüntülerin birbirine nasıl bağlandığını takip ederek okunuyor.

Bülbülün Yerini Baykuş Aldığında

                 
Peki kitabın adı neden Kör Baykuş?

Romanın içinde olayların merkezinde duran gerçek bir kör baykuş yoktur. Baykuş geceyi, yalnızlığı ve karanlığı çağrıştırır. Anlatıcı da insanlardan uzaklaşmış, karanlıkta yaşayan ve kendi gölgesine konuşan biridir.

Fakat başlıktaki “kör” kelimesi belki daha önemlidir.

Çünkü anlatıcı sürekli bakar. Kadına bakar, gözlere bakar, pencereden dışarı bakar, insanları izler ve resim yapar. Fakat bütün bu bakışlara rağmen hiçbir şeyi gerçekten göremiyor olabilir. Kadını olduğu kişi olarak göremez, karısını göremez, çevresindeki insanları göremez ve en sonunda kendisini bile tanıyamaz.

Klasik Fars aşk şiirini düşündüğümüzde baykuş seçimi daha da anlamlı hale gelir. O şiirin en tanıdık figürlerinden biri bülbüldür; gülün ve sevgilinin etrafında dönen aşkın, şiirin ve güzelliğin kuşu. Hidâyet'in dünyasında ise bülbülün yerini baykuş alır. Bahçenin yerini mezar, aşkın yerini saplantı, sevgilinin yerini ceset, aydınlığın yerini karanlık alır.

Belki Kör Baykuş, klasik aşk anlatısının modern dünyada parçalanmış halidir.

Kör Baykuş'u Bitirmek Mümkün mü?


Kör Baykuş'u bitirdiğimde ilk hissettiğim şey, kitabı tam olarak anlayamamış olmama rağmen onu çok sevmiş olmamdı. Normalde bir romanda “Ne oldu şimdi?” sorusunun cevabını bulamamak beni yorabilir. Burada ise bir noktadan sonra gerçeği bulmaya çalışmayı bırakıp anlatıcının zihninin içine girmeyi daha ilginç buldum.

Sonra kitap üzerine okumaya başladıkça ilk okumada fark etmediğim bağlantılar ortaya çıktı. İki bölüm arasındaki tekrarlar, gözler, vazo, yaşlı adam, gölge, servi, mezar ve anlatıcının sonunda kaçtığı şeye dönüşmesi... Kitap küçücük hacmine rağmen giderek büyüdü.

Belki de bu yüzden Kör Baykuş için tek bir açıklama yapmak istemiyorum.

Bir cinayet hikâyesi olabilir. Parçalanan bir zihnin anlatısı olabilir. Ulaşılamayan bir kadına duyulan saplantının hikâyesi olabilir. İnsanın kendi gölgesiyle karşılaşması olabilir. Geçmişinden kurtulamayan bir insanı anlatıyor olabilir; hatta geçmişiyle nasıl ilişki kuracağını bilemeyen bir toplumun hikâyesini de taşıyor olabilir.

Belki bunların hepsidir.

Bazı kitaplar son sayfada biter. Bazılarıysa son sayfadan sonra okurun zihninde devam eder. Kör Baykuş benim için ikincilerden biri. Çünkü her yeni yorum, metinde daha önce görmediğim başka bir bağlantıyı görünür hale getiriyor.

Belki de Kör Baykuş'un bize yaptığı şey tam olarak bu: Sürekli bakmamızı sağlıyor ve ardından sessizce aynı soruyu soruyor.

Gerçekten gördüğünden emin misin?

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın