Siz hiç yaz ayında kışı yaşadınız mı? Ya da gündüz vakti karanlıkta kaldınız mı?
Ben tam olarak böyle bir dönemdeyim.
Kasvetli bir akşamüstü, gökyüzünde bir fırtına kopacakmış gibi olur. Başınızı kaldırıp bakarsınız; griyle turuncu arasında bir renk hâkimdir havaya. Ne tam gündüzdür ne de gece. İşte ben de tam olarak böyle bir yerdeyim.
Hava içimi parçalıyor. Öte yandan düşen her yağmur damlası, gözyaşlarımı temsil ediyormuş gibi anılarımı da alıp götürüyor, en yakın mazgala sürüklüyor.
İnsan doğup büyüyüp ölmeli, öyle değil mi?
Biz dünyaya gelip ilk adımlarımızı attığımız andan itibaren sürekli mücadele etmek zorunda kalan küçük varlıklarız aslında. Her yaşımızda başka bir savaşın içine giriyor, her savaşta biraz daha büyüyor, biraz daha eksiliyoruz. Sürekli savaşmak zorunda olduğumuz bu dünyada kışın da tadını çıkarmamız gerekmez mi? Her mevsimi güzelleştirmeye çalışırken neden kendi kışımızda yaşamayı unutuyoruz?
Çocukken okulda, canlılar arasında en üstün varlığın insan olduğunu öğretmişlerdi bize. Oysa bazen insan, bir hayvan kadar özgür olmak istiyor. Hiçbir sorumluluk almak zorunda olmadan, yarını düşünmeden, geçmişin yükünü sırtında taşımadan yaşayıp gitmek…
Bir düşünsenize; hiçbir şeye yetişmek, kimseye kendinizi anlatmak, hiçbir şeyin hesabını vermek zorunda olmadığınız bir hayatınız olsa nasıl yaşardınız?
Sadece var olduğunuz için var olabildiğiniz bir hayat…
Ben bazen böyle bir hayatın hayalini kuruyorum.
Belki de bu yüzden, özgürlüğü yalnızca bir düşünce olarak bırakmak istemedim. Onu ete kemiğe bürünmüş, kanatları olan bir varlıkta görmek istedim. Kendi yönünü kendi belirleyen, kimsenin peşinden gitmek zorunda olmayan, gerektiğinde tek başına uçabilen bir canlıda…
Sonra bir kargayla tanıştığınızı düşünün.
Puslu bir havanın içinden çıkıp gelen, kanatları simsiyah parlayan, gagası sivri bir karga…
Öyle sıradan bir karga da değil bu.
Kendi bildiğini okuyan, sevdiğine bir kez bağlandı mı kolay kolay vazgeçmeyen, inadı uğruna karşısındakinin kim olduğuna bakmadan her şeyi göze alabilecek bir karga.
Ama bu karganın diğerlerinden farklı bir yanı vardı.
Gözleri görüyordu.
Önündeki yolları, dalların üzerindeki diğer kuşları, gökyüzünü kaplayan bulutları, hatta kendisine uzanan elleri bile görebiliyordu. Kimin ona zarar vermek istediğini, kimin yanında kalmak için çabaladığını, kimin sessizce yorulduğunu anlayamayacak kadar dünyadan habersiz değildi.
Mesele görmek değildi zaten.
O, bir şeye karar verdiğinde geri dönmeyi kendine yakıştıramayacak kadar inatçıydı. Rüzgârın yönünü değiştiremeyeceğini bilse bile ona karşı uçmaktan vazgeçmezdi. Bazen sırf geri dönmemek için kanatlarını yaralayacak kadar ileri gider, sonra da yaralarının hesabını kimseye sormazdı.
Sevdi mi, gerçekten severdi.
Öyle bir dala konup sonra başka bir dala uçacak kuşlardan değildi. Bir yere, birine, bir hayata bağlandı mı orayı kendi yuvası bilirdi. Fakat ne zaman gideceğine, ne zaman kalacağına, hangi yöne uçacağına yalnızca kendisi karar vermek isterdi.
Sanırım bu kargayı ilk gördüğümde beni kendine çeken şey de buydu.
Öyle her esen rüzgârın peşinden sürüklenen, sürüsünün nereye gittiğine bakarak yönünü belirleyen kuşlardan değildi. Kendi gökyüzü, kendi doğruları vardı. Bir dala konacaksa kendi seçer, kanat çırpacaksa kendi karar verirdi. Kimsenin ona ne yapması gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymazdı.
Zekiydi.
Hem de yalnızca tehlikeleri önceden sezecek kadar değil, karşısına çıkan zorluklara kendi aklıyla çözüm bulabilecek kadar zekiydi.
Bir de duruşu vardı.
Başını taşıyışında, bir şeyden emin olduğunda gözlerini kaçırmayışında, kolay kolay eğilmeyişinde insanı kendine çeken bir taraf vardı. Kendi ayakları üzerinde durabiliyor, gerektiğinde tek başına kalmayı göze alabiliyordu.
Sanırım ona hayran kalmamın sebebi buydu.
Çünkü bazı insanları sevmeye başlamadan önce onlara hayran olursunuz. Duruşlarına, zekalarına, hayata karşı kendilerine ait bir yolları oluşuna saygı duyarsınız. Benim için o karga da öyleydi.
Onun kanatlarına bakarken yalnızca özgürlüğü görmüyordum. Kendi aklıyla yolunu bulabilen, ne istediğini bilen, gerektiğinde tek başına kalmayı göze alan bir karakter görüyordum.
Ve belki de en büyük yanılgım, böyle bir karakterin her zaman nereye uçtuğunu bildiğini düşünmekti.
Çünkü insan, hayran olduğu birinin güçlü yanlarını gördüğünde, o gücün onu hangi uçurumlardan koruyamayacağını bazen hesaba katmıyor.
İşte bu yüzden ona Kör Karga dedim.
Çünkü bazen insanın gözleri açık olur da kendi verdiği kararların dışında kalan hiçbir şeyi kendine yol gösterici kabul etmez. Önündeki gerçeği görür ama o gerçeğin kendisini değiştirmesine izin vermez.
Belki de körlük, insanın görememesi değil; gördüğü hâlde başka türlü davranmayı kendine yakıştıramamasıdır.
-CD



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın