Bir Film Seni Sıkıyorsa, Sorun Filmde mi?

Bir Film Seni Sıkıyorsa, Sorun Filmde mi?
1 Beğen
0 Yorum

Bir film açıyoruz.

İlk beş dakika geçiyor.

On dakika…

Yirmi dakika…

Hâlâ büyük bir olay yok.

Telefon elimizde.

Bir yandan filme bakıyoruz, bir yandan sosyal medyada geziniyoruz.

Sonra o cümle geliyor:

“Bu film çok sıkıcı.”

Filmi kapatıyoruz.

Peki gerçekten sorun filmde mi?

Yoksa artık bir filmin bizi eğlendirmek için yeterince hızlı hareket etmesini mi bekliyoruz?

Belki de sinemanın bugün karşı karşıya olduğu en ilginç sorunlardan biri bu.

Çünkü artık yalnızca filmler değişmedi.

Seyircinin dikkat süresi de değişti.

Bir zamanlar iki saat boyunca tek bir hikâyeye odaklanabiliyorken bugün birkaç saniye içinde başka bir videoya geçebiliyoruz.

Bir videonun ilk üç saniyesi ilgimizi çekmezse kaydırıyoruz.

Bir dizinin ilk bölümünde olay başlamazsa başka diziye geçiyoruz.

Bir film sessizlikle açılıyorsa “Ne zaman başlayacak?” diye düşünüyoruz.

Ama belki de asıl soru şu:

Film gerçekten başlamadı mı, yoksa biz beklemeyi mi unuttuk?

Sıkıcı film diye bir şey var mı?

Elbette var.

Her yavaş film iyi değildir.

Her uzun planın altında derin bir anlam yoktur.

Her sessizlik “sanat” değildir.

Her anlaşılması zor film de otomatik olarak kaliteli değildir.

Bazen bir yönetmen anlatmak istediği şeyi gereğinden fazla uzatabilir.

Bazen senaryo ilerlemeyebilir.

Bazen karakterler seyirciye hiçbir şey hissettirmeyebilir.

Bazen iki saatlik bir film, anlatabileceği şeyi kırk dakikada anlatabilecekken iki saate yayabilir.

Ve buna “yavaş sinema” demek, problemi ortadan kaldırmaz.

Ama diğer tarafta başka bir gerçek daha var.

Bir filmin yavaş olması, onun kötü olduğu anlamına gelmez.

Çünkü sinemada her şey olay değildir.

Bazen bir karakterin odada yalnız başına oturması da hikâyedir.

Bazen bir insanın hiçbir şey söylemeden pencereden dışarı bakması da hikâyedir.

Bazen iki karakter arasındaki sessizlik, on dakikalık bir diyalogdan daha fazla şey anlatabilir.

Sorun şu:

Bunu görebiliyor muyuz?

Popüler sinema bize ne öğretti?

Bugün bir filmin fragmanına baktığımızda bile çok şey görüyoruz.

Patlama.

Kovalamaca.

Aşk.

Kavga.

Müzik.

Büyük cümleler.

Büyük duygular.

Büyük final.

Çünkü film kendisini daha başlamadan satmak zorunda.

Dikkatimizi yakalamak zorunda.

Bizi salona sokmak zorunda.

Bizi ekranda tutmak zorunda.

Bu sistem içerisinde seyirci de doğal olarak belli bir beklenti geliştiriyor.

Bir şey olsun istiyoruz.

Ama sinemanın bütün gücü gerçekten “bir şey olmasında” mı?

Bir karakterin hayatındaki en önemli değişim, illa büyük bir olayla mı gerçekleşir?

Bir insanın iç dünyasındaki kırılmayı görmek için mutlaka bağırması mı gerekir?

Bir ilişkinin bittiğini anlamak için mutlaka ayrılık sahnesi mi görmeliyiz?

Belki de sinema bazen olanı değil, olmak üzere olanı anlatır.

Ve bu, seyirci için çok daha sabır isteyen bir deneyimdir.

Peki sanat sineması neden bazen “sıkıcı” bulunuyor?

Burada sanat sineması ile popüler sinema arasında ister istemez bir karşılaştırma ortaya çıkıyor.

Popüler sinema çoğu zaman seyircinin dikkatini canlı tutmaya çalışır.

Sanat sineması ise bazı örneklerde seyircinin boşlukları kendisinin doldurmasını ister.

Bir tarafta cevaplar vardır.

Diğer tarafta sorular.

Bir tarafta “Ne oldu?” sorusunun cevabını daha açık görürüz.

Diğer tarafta “Aslında ne oldu?” diye düşünmek zorunda kalabiliriz.

Fakat burada çok önemli bir ayrım var:

Her popüler film yüzeysel değildir.

Her sanat filmi de derin değildir.

İki türün de çok iyi örnekleri olabilir, çok kötü örnekleri olabilir.

Asıl mesele filmin hangi kategoriye ait olduğu değil, kendi kurduğu dünyayı ne kadar iyi taşıdığıdır.

Çünkü bazen iki buçuk saat boyunca patlama izlersiniz ve film sizi hiçbir yere götürmez.

Bazen de bir karakterin bir masada sessizce oturmasını izlersiniz ve film bittikten sonra o sahne aklınızdan çıkmaz.

Peki seyirci olarak bizim sorumluluğumuz var mı?

Bence tartışmanın en ilginç tarafı burası.

Çünkü sinemayı yalnızca yönetmen yapmıyor.

Seyirci de filmin bir parçası.

Bir filmi nasıl izlediğimiz, ondan ne beklediğimiz ve ona ne kadar zaman verdiğimiz deneyimi değiştiriyor.

Diyelim ki hayatımız boyunca hızlı tempolu filmler izledik.

Sonra karşımıza iki saat boyunca karakterlerin konuştuğu, sustuğu, yürüdüğü bir film çıktı.

İlk tepkimiz:

“Hiçbir şey olmuyor.”

Ama belki de film bize “hiçbir şey olmuyor” hissini yaşatmak istiyordur.

Belki karakterin hayatı gerçekten böyledir.

Belki o durağanlık, hikâyenin kendisidir.

Belki de film, bizim alıştığımız anlatım hızını özellikle reddediyordur.

Burada seyirciye düşen şey filmi sevmek değildir.

Bence daha basit bir şeydir:

Filmi kendi kuralları içerisinde değerlendirmeye çalışmak.

Bir komediden korku filmi gibi davranmasını beklememek.

Bir sanat filminden gişe filmi temposu beklememek.

Bir karakter dramasından sürekli olay çıkarmasını beklememek.

Ama aynı zamanda “Ben anlamadım, demek ki çok derin” kolaycılığına da düşmemek.

Çünkü anlaşılmamak ile derin olmak aynı şey değildir.

Sinema gerçekten eğlendirmek zorunda mı?

Bu soru biraz daha tehlikeli.

Çünkü sinemayı yalnızca eğlence olarak görürsek cevap başka olur.

Sinemayı sanat olarak görürsek başka.

Sinemayı ticari bir ürün olarak görürsek başka.

Sinemayı kişisel bir deneyim olarak görürsek yine başka.

Belki sinemanın güzelliği de burada.

Bir film sizi güldürebilir.

Ağlatabilir.

Rahatsız edebilir.

Korkutabilir.

Düşündürebilir.

Hatta sizi hiçbir şey hissetmeden koltuğunuzdan kaldırabilir.

Ve bütün bunların hepsi sinemanın içinde olabilir.

O zaman bir filmin görevi gerçekten nedir?

Sizi eğlendirmek mi?

Düşündürmek mi?

Bir şey hissettirmek mi?

Bir hikâye anlatmak mı?

Yoksa bunların hiçbirini yapmak zorunda değil mi?

Bir de “anlamadım” meselesi var

Sinemada çok sık duyduğumuz bir cümle:

“Filmi anlamadım.”

Peki bir filmi anlamak zorunda mıyız?

Bence hayır.

Çünkü bazı filmler tek bir anlama sahip değildir.

Bir yönetmenin anlatmak istediği şey ile seyircinin filmden çıkardığı anlam aynı olmak zorunda değildir.

Hatta bazen yönetmenin düşündüğünden tamamen farklı bir şey görebiliriz.

Bu filmin başarısız olduğu anlamına mı gelir?

Her zaman değil.

Ama bunun tam tersi de doğru:

Bir filmi anlamamak, filmi otomatik olarak başyapıt yapmaz.

Bazen gerçekten kötü anlatılmıştır.

Bazen senaryo eksiktir.

Bazen karakterlerin motivasyonları kurulmamıştır.

Bazen yönetmen seyirciden çok fazla şey beklemiştir.

Bazen de sorun bizdedir.

Ve belki sinema tartışmalarının en güzel tarafı tam olarak budur:

Aynı filmi izleyen iki insan, aynı şeyi görmek zorunda değildir.

Belki de asıl mesele hız

Bugün hayatımızın her alanı hızlandı.

Haberler hızlandı.

Müzikler kısaldı.

Videolar kısaldı.

Diziler daha hızlı olay anlatmaya başladı.

Sosyal medya bizi sürekli bir sonraki içeriğe yönlendiriyor.

Peki sinema buna direnebilir mi?

Bir yönetmen hâlâ on dakikalık bir sessizlik çekebilir mi?

Bir film ilk yarım saatinde neredeyse hiçbir büyük olay göstermeden ilerleyebilir mi?

Seyirci buna izin verir mi?

Yoksa sinema da TikTok, Reels ve Shorts mantığına mı yaklaşacak?

Belki geleceğin sineması için en önemli soru bu.

Çünkü seyircinin dikkatini yakalamak ile seyircinin dikkatine saygı göstermek arasında ince bir çizgi var.

Bir film bizi sürekli şaşırtmak zorunda mı?

Yoksa bazen bizi sadece düşündürmesi yeterli mi?

Sonunda yine o soruya dönüyoruz

Bir film seni sıkıyorsa…

Sorun gerçekten filmde mi?

Yoksa sen artık farklı bir sinema deneyimine mi alıştın?

Belki ikisi de olabilir.

Çünkü sinemada tek bir doğru yok.

Yavaş olmak kalite garantisi değil.

Hızlı olmak da yüzeysellik garantisi değil.

Popüler olmak kötü olmak değil.

Anlaşılması zor olmak da derin olmak değil.

Ve belki de sinema hakkında yapabileceğimiz en büyük hata, filmleri yalnızca “iyi” veya “kötü” diye iki kutuya ayırmak.

Çünkü bazı filmler bizi eğlendirir ama düşündürmez.

Bazıları düşündürür ama eğlendirmez.

Bazıları ilk izleyişte hiçbir şey hissettirmez ama yıllar sonra aklımıza gelir.

Bazıları ise izlerken harika hissettirir, jenerik aktığında tamamen unutulur.

Hangisi daha değerlidir?

Bunun cevabı belki de yönetmende değil, seyircidedir.

Çünkü sinema salonda bittiğinde film bitmez.

Seyircinin zihninde devam eder.

Ve belki de gerçekten iyi bir film, seni salondan çıktığın anda “ne kadar güzeldi” dedirten film değil;

ertesi gün hâlâ hakkında düşündüğün filmdir.

Şimdi asıl soru size:

Bir film sizi sıkıyorsa, onu kötü bir film olarak mı değerlendirirsiniz?

Yoksa bazen sıkılmanın bile sinema deneyiminin bir parçası olduğunu mu düşünürsünüz?

Ve daha önemlisi:

Sizce sinema seyirciyi eğlendirmek zorunda mı?

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın