Üzerinize doğru bir yük treni geldiğini hayal edin. Rayların üzerinde koşarken arkanızdan gelen trenle mesafenizi korumaya çalışıyorsunuz ama siz de çok hızlı koşuyorsunuz ki istasyonu kaçırmayın. Kaçırırsanız eğer bir sonraki istasyon için daha fazla koşacaksınız.
Dünyanın bir koşuşturmaca olduğu söylemi her birimizin bildiği bir atalar sözü gibi. O yüzden bu yetişme eyleminin bir zamanlar daha yavaş olduğunu da geçen her yılda daha da hissediyoruz. Hayatımızı kolaylaştıran gelişmeler bize zaman kazandırmış dahi olsa yeni gelişmeler yeni sorunları da doğuruyor. Biraz hızdan biraz aceleden kime ne zarar olur değil mi?
Gözlerini teknolojinin en gelişmiş zamanında açan kuşak ve ondan önceki kuşak yani ben bütün medyanın da sunduğu her şeyi hızla aldık ve benimsedik. Son yirmi yılda katlanarak ilerleyen bir hız sağanağına yakalandık ve buna çare yoktu. Böyle bir dünyaya gelmek bütün bilgilerin hızla akıp geçtiği, duyguların sürekli değiştiği bir tabiatı da kabul etmek demekti.
Her yenilik insan hayatı için bir devrimdi, hayatı basitleştiren icatlardı. Burada yavaşlamanın nostaljik yönünden bakmadan ne kadar hızlandığımız ve ne kadar yavaşlamamız gerektiği üzerinde durmak istiyorum sadece. Bugün odağımızı kaybetmememize neden olan birden çok uygulamanın ücretsiz olmasının sebebinin ürünlerin biz olmamızdan kaynaklandığını biliyorsunuzdur. Her sayfa yenilemede bize haz verebilecek en etkili renk paleti ve anda kalmamızı sağlayacak bildirimlerle bir tuzağın içine düşüyoruz. Sürekli yemleniyoruz. Bunu yapıyoruz, bunu her gün yapıyoruz ve yakınıyoruz da bundan.
Madem yakınıyoruz da bunun için bir çözüm arıyor muyuz? Çözüm arayanlar çözüm bulanlar elbette var. Bazı sosyal medya hesaplarına belli aralıklarla girip ekran süresi belirleyerek sürekli dolaşımda olan akışlardan biraz uzak kalınabilir. Ama o uygulama orada dururken ve siz onu açmayıp hiçbir şey yapmazken aklınızda beliren o "acaba yeni ne var?" sorusu sizi yine kaygılandıracaktır. Yani eninde sonunda bizi bir yerden yakalayacak bir şey bulacaktır.
Şimdi hızlanmanın nesi kötü? Ben yavaş yaşamayı sevmiyorum ben ışık hızında seyahat etmek istiyorum oradan oraya da diyebilirsin. Öyle tabii. Aradığın bilgiyi mükemmel bir hızda bulabilirsin. Yapacağın araştırmayı kısa sürelerde bitirebilirsin. Veya çevrimiçi olmak iyi hissettiriyordur. Mevzu şu ki sosyal medya sana aramadığın bilgiyi de vererek zaten odaklanmakta zorlanan zihnin için sayısız yeni girdiler gönderiyor. Ve sen -özellikle Twitter (X)-bir akış boyunca sıralanan yüzlerce düşünceyi alımlayıp çoğu işe yaramayan bilgiyi ediniyorsun. İşe yarar twitler yok mu elbette var ama ayıkla X'in taşını. Tüm karşıt fikirleri, beğenmediğin ideolojileri ayıkla veya bir kargaşanın içinde akıl sağlığını koru.
Instagram ise hepimizin yalan söylediği, olmak istediği kişiyi yansıtmaya çalıştığı bir portfolyo olmaya devam ediyor. Vitrinlerimize en iyi yönlerimizi koyup ne kadar beğenildiğimizi ölçtüğümüz bir algoritma gibi puanlanıyoruz. Başkalarının hayatlarındaki en iyi gelişmeleri anlık görüyoruz ve hayat hikayesini bilmediğimiz ve onun da bizimkini bilmediği bir düzeyde kör karşılaştırmalar yapıyoruz. Bir şeyler öğreniyor muyuz evet ama daha çok kaybediyoruz. Kendi kimliğimizden ve olduğumuz kişiden bir şeyler.
Peki ama yavaşlayamıyor olmamızın tek sebebi sosyal medya mı?
Büyük çoğunluğu için evet desem bile bir yerlere yetişme endişesi insanlıkla var olan bir şey gibi. Eskiler buna hayat telaşesi dermiş, ekmek parası, geçim derdi…
Geçim derdi olan bir işçi için yavaşlamak eve dönmek demekti. Gün içinde bunu düşünemezdi. Durup etrafına bakabilecek bir zamanı yaratabiliyorsan, öylece durup giden zamanın farkına o anda varıyorsan ve o anın bir daha gelmeyeceğini biliyorsan yavaşlıyorsun demektir. Tebrikler çünkü uzay zamanda bir boşluk yakaladın. Zamanın çarklarının ağır ağır nasıl işlediğine tanıklık ediyorsun. Zamanın göreli olması, onun farkına ne derece vardığımızla ilgiliydi.
Yavaşlayıp rahatlayacağını düşünenler olduğu gibi hızlanıp vakitler çabucak geçsin diyenler de var tabii. Onlar da sırf dünya daha da hızlansın diye ve düşünceler üşüşmesin diye zihinlerine bir iş başında olmayı yalnız kalmaya yeğlerler. Çünkü odaklanmak sevdiğin bir işle meşgulsen seni geleceğe ışınlayan bir hazne gibi çalışır. Sonra su gibi geçti dersin. Flow (akış)* teorisi tam olarak bunu açıklıyor. Yani hızlanmak isterseniz de neler yapabileceğiniz belli.
Zamanı kontrol etmek için birçok ekipmanımız varken yenik düştüğümüz bu gürültülü kargaşanın içinden sıyrılıp yavaş patikalara adım atmamız gerek.
Ben yine de zamanın kontrolü bendeyken yavaşlama hissini deneyimlemek istiyorum. Ağaçların hışırtısını dinlerken geceleyin bir yolda yürürken sessiz bir zamanın izlerini sürerek ve kafamda kaygıya dair hiçbir kımıltı olmadan hareket etmek istiyorum, hiçbir güzel şeyi kaçırmadan etrafımda olan bitenleri duyumsamak daha fazlasını değil.
* Csikszentmihalyi, Mihaly. Akış: Mutluluk Bilimi. Çeviren Barış Satılmış, Buzdağı Yayınevi, 2017.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın