Öteki ve Ayna: Kendini Bir Başkasında Görmek

Öteki ve Ayna: Kendini Bir Başkasında Görmek
3 Beğen
0 Yorum

Öteki üzerine düşünürken ilk aklıma gelen şey, insanın kendi yüzünü doğrudan göremiyor oluşuydu.

Insan kendi çehresini ancak bir aynanın yardımıyla görebiliyor. kendi silüetimize bakabilmek için bile onun bizden ayrışması, karşımızda duran bir görüntüye dönüşmesi gerekiyor.

Yani kendimizi görebilmemizin ilk koşulu, kendimizle aramıza bir mesafe koyabilmek.

Bir anlamda kendimize öteki olabilmek.

Fiziksel gerçekliğimizin bu ilginç özelliği, bana kalırsa içsel benliğimiz için de geçerli.

Burada aynayı bir metafor olarak kullanmak istiyorum.

Çünkü insanın kendi benliğini tanıması, onu diğerlerinden ayırt etmesi ve ayrı bir varlık olduğunu idrak etmesi de ötekiyle kurduğu ilişki içerisinde mümkün hâle geliyor.

Bu serüvenin başlangıcını insan yavrusunun dünyaya gelişiyle düşünebiliriz.

Bebek, anne karnındaki fiziksel birliktelikten doğumla ayrılır. Ardından anneyle ya da kendisine bakım veren kişiyle kurduğu ilişkide, özellikle de beslenme, yakınlık ve ayrılık deneyimlerinde, kendisiyle öteki arasındaki sınırları yavaş yavaş keşfetmeye başlar.

Kendisi ile annenin aynı varlık olmadığını, annenin bedeninin kendi bedeninin bir uzantısı olmadığını deneyimlemesi, benlik algısının oluşumundaki önemli eşiklerden biridir.

Ama bu yalnızca başlangıçtır.

Çünkü insanın kendi benliğini ötekinden ayırma, onu özelleştirme ve sonrasında yeniden bir ötekiyle ilişki içerisinde deneyimleme serüveni, yaşamı boyunca devam eder.

Ötekiyle kurduğumuz bütün temaslar, hatta kimi zaman temassızlıklarımız bile bu serüvenin parçasıdır.

Ve burada asıl üzerinde durmak istediğim meseleye geliyoruz.

Öteki, aynı zamanda bizim aynamızdır.

İnsan yavrusunun ilk ötekisi olan anne ya da bakım veren kişi, ona yalnızca fiziksel bakım sunmaz. Aynı zamanda onun kendisini nasıl deneyimleyeceği üzerinde de belirleyici bir etkiye sahip olur.

Çünkü insan, kendisini bir başkasının bakışında, tepkisinde, yakınlığında ve kimi zaman da yokluğunda tanımaya başlar.

Peki ya o ayna çarpıksa?

Ya bize yansıttığı görüntü, olduğumuz hâliyle görülmemize imkân vermiyorsa?

İşte burada benliğin oluşum serüveninde bir yaralanma ihtimali ortaya çıkar.

Yeterince güvenli, tutarlı ve duyarlı bir aynalanmanın gerçekleşmediği ilişkilerde, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu bağlar derinden etkilenebilir.

Benliğin ayrışması, kendine özgü bir varoluş kazanması ve kendi sınırlarını tanıması zorlaşabilir.

Böylece insan, yalnızca ötekiyle değil, kendisiyle kurduğu ilişkide de bir tür çarpıklık deneyimleyebilir.

Fakat bu yaralanma, serüvenin mutlaka böyle devam edeceği anlamına gelmez.

Burada iki farklı ihtimal üzerine düşünmek istiyorum.

İlk ihtimal, yaralanmış benliğin daha sonraki ilişkiler aracılığıyla yeniden yapılanabilmesi.

İnsan, hayatının başka bir döneminde, başka bir ötekiyle karşılaştığında, daha önce kendisine sunulmamış olan bir ilişki biçimini deneyimleyebilir.

Görülmek, duyulmak, anlaşılmak ve olduğu hâliyle kabul edilmek, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürebilir.

Psikoterapiyi de bu bağlamda düşünebiliriz.

Terapi odasında kurulan ilişki, erken dönemlerde deneyimlenmiş çarpık aynalanmaların fark edilmesine ve zamanla yeniden anlamlandırılmasına imkân sağlayabilir.

Sanki insan, yıllarca kendisini gördüğü o çarpık aynanın karşısından ayrılıp başka bir aynaya bakmayı öğrenir.

Ve belki de ilk kez, kendisine ait olanla kendisine yansıtılmış olanı birbirinden ayırmaya başlar.

İkinci ihtimal ise bu yüzleşmenin gerçekleşememesidir.

Burada trajik bulduğum bir durum var.

Çünkü bazen en derin yaraları taşıyan kişiler, tam da bu yaraların ağırlığı nedeniyle onlarla yüzleşmekte daha fazla zorlanabilirler.

Böyle bir durumda yaralanma yalnızca kişinin kendi iç dünyasında kalmayabilir.

İnsan, farkında olmadan, kendisine sunulmuş olan ilişki biçimlerini başka ilişkilerde yeniden üretebilir.

Bir zamanlar çarpık bir aynanın karşısında kendisini tanımaya çalışan kişi, bu kez bir başkasının karşısında çarpık bir aynaya dönüşebilir.

İşte nesiller arası aktarım dediğimiz olguyu burada düşünmek mümkün.

Bir kuşakta başlayan yaralanmalar, başka kuşakların ilişkilerinde farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.

Fakat bu döngünün kırılması da mümkündür.

Ve bana kalırsa burada çok önemli bir insanî cesaret söz konusudur.

Kendi yaralanmış benliğiyle yüzleşmeyi göze alan kişi, yalnızca kendi hikâyesini dönüştürmez. Kendisinden sonra gelecek olanların hikâyesini de değiştirme ihtimali yaratır.

Kendisine miras bırakılmış ilişki biçimlerini sorgulayan, onları fark eden ve yeniden üretmemeyi seçen insan, bu aktarım zincirinde bir kesinti meydana getirir.

Artık hiçbir şeyin eskisi gibi devam etmesi zorunlu değildir.

Çünkü öteki yalnızca yaralanmanın değil, insanın kendi benliğini daha özgür ve bütünlüklü biçimde deneyimlemesinin de imkânı olabilir.

Kendi benliğini tanıyabilmiş, sınırlarını keşfetmiş, kendisiyle daha sahici bir ilişki kurabilmiş iki insanın karşılaşmasını...

Böyle bir karşılaşma, belki de cennetin en güzel rastlantılarından biridir.

Çünkü burada iki insanın birbirinde erimesinden, birbirini tamamlamak zorunda olmasından ya da kendi benliğinden vazgeçmesinden söz etmiyorum.

Tam tersine.

İki ayrı benliğin, kendi özgünlüklerini koruyarak ortak bir biz bilincini deneyimleyebilmesinden söz ediyorum.

İşte böyle anlarda insanın silüetinde başka bir şey belirir.

Bir güneş gibi parlayan, kendi varlığını deneyimleyebilmenin ve içinde bulunduğu anda gerçekten var olabilmenin getirdiği bir ışıltı...

Bunu yaşayan kişi için de buna tanıklık eden öteki için de eşsiz bir andır bu.

Çünkü burada öteki artık yalnızca kendimizi gördüğümüz bir ayna değildir.

Aynı zamanda, birbirinden ayrı iki varlığın, birbirlerinin varoluşuna tanıklık edebildiği bir karşılaşmanın öznesidir.

Belki de insanın taşıdığı potansiyelin en güzel görünümlerinden biri budur.

Kendi olabilmek.

Ötekinin de kendi olmasına imkân tanıyabilmek.

Ve bütün bu ayrılığın içerisinde bir ortaklık deneyimleyebilmek.

Etrafımızda bazen böyle insanlar görürüz.

Gözlerine yıldızlar yağanlar...

Yüzünde güneşi parlatanlar...

Ya da bir ay gibi ışıldayanlar...

Belki de onlar, bu uzun ve kimi zaman yaralayıcı serüvende kendi benlikleriyle karşılaşabilmiş, bu karşılaşmanın imkânlarını yaşamlarına taşıyabilmiş insanlardır.

Ve belki de en şanslı olanlar, yalnızca bu deneyimi yaşayanlar değildir.

Onu bir başkasında fark edebilenlerdir de.

Çünkü bazen insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin güzelliğini görmek için, bir başkasının yüzüne bakmak yeterlidir.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın