Bu dünyada hepimiz kendi hikâyemizi yaşarız. Hepimizin hikâyesi birbirinden bağımsız gözükür, ama yine de dışarıdan bakıldığında uzunca bir romanın kısa hikâyeleri gibiyiz aslında. İşte Sherwood Anderson’ın "Kasabamız" (orijinal adıyla Winesburg, Ohio) adlı eserinde yaptığı da tam olarak bu. Eserde "Winesburg" takma adıyla karşımıza çıkan Clyde kasabasında yaşayan insanların ayrı ayrı öykülerini okuyoruz bu kitapta. Kitap öğretmeninden doktoruna, yerlisinden göçmenine farklı insanların hayatını kısa öykülerle bize anlatıyor. Anderson bu kitabında, sözlüğümüze "kısa öykü dizisi" (short story cycle) olarak geçebilecek bir yöntem kullanıyor. Bu yöntemle yazarlar; farklı olayları anlatan öykülerle, ortak bir teması ve konusu olan bir eser ortaya çıkarırlar. Yani, öyküler tek tek okunduğunda anlaşılmakla beraber, bir bütün olarak okunduğunda da ortak bir teması, konusu ve olay örgüsü olan bir roman oluşturuyorlar. Kitabın genel konusu, küçük bir kasabada yaşayan insanların yalnızlaşması ve onların sorunlarıdır.
Anderson, gerek Kasabamız romanıyla, gerekse diğer romanlarıyla, John Steinbeck ve Ernest Hemingway gibi kendinden sonra gelen bir sürü yazarı etkilemiş ve onlara yol göstermiş bir yazardır, bu yüzden adı geçen yazarlar kadar ünlü olamamasına bir çeşit talihsizlik diyebiliriz. Yine de özellikle mevzubahis Kasabamız kitabı, sonrasında yine yalnızlaşma, yabancılaşma ve Amerikan taşra hayatıyla ilgili diğer kitapları, insanların dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bu başarı da Anderson’a sahip olduğu ünü getirmeyi başarmıştır.

Kitabın içeriğine gelecek olursak, kitap önceden de söylediğimiz gibi her biri ayrı bir kasaba sakininin ya da ailesinin hayatını anlatan 24 ayrı kısa öyküden oluşuyor. Bu hikâyelerin çoğunluğunun ortak noktası da kasabanın tek gazetecisi George Willard. Muhabir olarak çalışan ergen kahramanımız George Willard’ın bahsi öyle ya da böyle ilk hikâyeden sonuncuya kadar birçoğunda geçiyor. Bu yüzden onun için kitabın asıl kahramanı diyebiliriz. Genelde onu insanların ona anlattığı dertleri dinlerken görürüz ama yine de hayatı hakkında genel bir yargıya sahibiz. Mesela anne ve babası bir otel işletirler. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak iyi bir durumda olmayan anne Elizabeth’in kocasıyla arası bozuk ve oğluyla da mesafelidir. Babası için de despot diyebiliriz. Bir bölümünde yazar olmak isteyen oğluna bunun bir hayal olduğunu ve bundan vazgeçmesini söyler ve onu muhabirliğe devam etmesi için zorlar ki bu da despotluğunun iyi bir örneğidir. Mutsuz bir aile ve mutsuz bir kasabada büyüyen George Willard’ın kitabın en sonunda, aklı erecek bir yaşa geldiğinde kasabadan ayrılması işten bile değildir.
Her ne kadar büyük bir yer tutsa da George Willard bu kitabı özetlemek için yeterli değil. Kitap, Groteskin Kitabı bölümünde de anlatıldığı gibi insanların kendi içlerinde tezata düşmelerini konu ediniyor. İlk okunmaya başlandığında Winesburg ile alakası olmayan bir yazarı, konusu tamamen bu kasabayla alakalı olan bir romanla bağlamak biraz zor olabilir. Ama kitabı bitirip de ilk bölüme tekrar şöyle bir bakıldığında her şey yerine oturuyor. Groteskin Kitabı bölümü kasaba hayatından bağımsız bir yazarın rüyasından bahsediyor. Groteskleşen insanları anlatan bu rüya üzerine yazar uyanıp bir kitap yazmaya başlıyor. Yazması bir saat kadar süren bu kitap basit bir önermeyi içeriyor:
“Başlangıçta dünya gençken bir sürü düşünce vardı, ama hakikat diye bir şey yoktu. Hakikatleri insanlar yaptı, her hakikat de bir sürü müphem düşüncenin terkibiydi. Dünyadaki her şey hakikatlerdi ve hepsi güzeldi… Sonra insanlar geldi. Hepsi de ortaya çıkarken bir hakikat kaptı, çok güçlü olanları da bir düzine kaptı hakikatlerden. İnsanları groteskleştiren hakikatlerdi. İhtiyarın meseleyle ilgili epey detaylı bir kuramı vardı. Onun fikrine göre insanlardan biri hakikatlerden birini kendisine alıp onu kendi hakikati bellediği, yaşamını onun uyarınca yaşamaya çalıştığı anda groteskleşiyordu, sarıldığı hakikat de sahteliğe dönüşüyordu.”

Yalın bir Türkçeyle garip ve gülünç anlamlarına gelir “grotesk”. Gerek Anderson’ın döneminde gerekse günümüzde insanlar maddi ya da manevi konulara tapar derecede bağlanarak groteskleşirler. İkili ilişkiler, din ya da güç bu insanları groteskleştiren etkenlerdir. Kitap da birçok grotesk kişiden oluşmaktadır ve bu karakterlerden en çok öne çıkanlar Jesse Bentley ve Curtis Hartman’dır.
Takva ya da Dört Bölümlük Hikâye bölümündeki Jesse Bentley son derece zengin bir kasaba sakinidir. Zenginliğin bir getirisi olarak da malına mülküne çok düşkündür. Bir yandan da zenginliğinin Tanrı’nın bir isteğiymiş gibi görüyor ve böyle yansıtıyor. Mesela bir bölümde “Tanrı’nın sadık hizmetkarı olarak” yürüdüğü toprakların hepsini kendine hak görüyor. Bir diğer yandan da Tanrı’nın Gücü bölümündeki Hartman kendini dinine adamış bir papaz. Doğru yolda olmayı o kadar benimsemiş ki cinsellik duygusunu kabul etmiyor, günah olarak görüyor. Ne zaman ki penceresinden kasabanın öğretmeni Kate Swift’i görüyor ve ona karşı bir şeyler hissediyor, o zaman cinselliğini kabul ediyor. Ama yine de bu günahın Tanrı’nın isteği, onun çizdiği kader olduğunu düşünüyor ve kendini aklamaya çalışıyor, tıpkı Jesse Bentley’in toprakların sahibi olmasının Tanrı’nın emri olduğunu düşünmesi gibi. Ne yazık ki hem papazı hem de Bentley’i pek de iyi sonlar beklemiyor. Bu iki karakterin groteskleşmesi de papazın dinine ve Jesse Bentley’in toprağına olan düşkünlüğüne bağlıdır.
Çoğu zaman dünyaya geliş amacımız sadece yaşamak değildir. Hayatımızın her döneminde çeşitli hedefler koyarız kendimize ve bunlara ulaşmaya çalışırız. Öğrencilik döneminde biri için hayat üniversite kazanmaktır, kazanan için de iyi bir iş bulmak, sonrasında bir aile kurmak… Kısa ya da uzun vade için hemen herkes bir şeylere ulaşmaya çalışırlar. Çoğu zaman bunlara öyle bir takarız ki kendimizi kaybederiz. Bu elimizdeki Groteskin Kitabı’nda da Anderson o çağın, ya da günümüz insanlarının ellerindeki soyut kavramlara tapma derecesinde değer vermesini ve buna bağlı olarak yalnızlaşmasını eleştiriyor. Her ne kadar 1916 yılında yazılmış olsa da geçerliliğini hala koruyan bu eseri, günümüz toplumu, kopan ilişkiler, birbirine yabancılaşan insanlar, ya da belki de kendileri hakkında tarafsız bir yoruma ihtiyaç duyan herkesin okuması gerekir.
Yazarlar
Dilan Koç
Salih Irmak
Asude Yiğit



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın