Ölüm aslında bir prangadır her gün boynumuza astığımız. Ne zaman sıkar ne zaman gevşer kestiremeyiz. Bazen kendimiz düğümleriz bazen de başkalarının inisiyatifine bırakırız. Her ölüm sesli ölüm değildir bunu da unutmayınız. Kimi zaman insan ölenle ölür kimi zaman da kendi elleriyle içindeki yaşamı öldürür. Dışardan bakıldığında anlaşılmaz belki, gülebilir, dans edebilir ve hatta komik olabilir. Aldanmayınız. Gülüşleri bir balık hafızası kadar kısa, kırlangıçın göz yaşları kadar acımasız olabilir.
Diğer yaşam bir bilinmezlik iksiriyse her zaman panzehir çıkmayabilir sonuç. Her şey ihtimaller dahilinde acımasız gerçeklerin sonucunu doğurabilir. Ölüm için kesin konuşmayız. Kesin konuşabildiğimiz tek gerçek yaşamdır. Yaşarız ve her saniye hayatı tadarız. Ölüm soyut bir gerçeklik taşır. Anlaşılmaz, karmaşık ve bilinmezlik taşır. Yaşamın dahilindeki ölümden uzak durunuz. Duygularınıza ve aklınıza sahip çıktığınız sürece yaşayabilirsiniz. Aksi halde ölüm kaçınılmazdır. Toprak olmakla bir bağlantısı yok yazımın. Saniyeleri hissetmekle, üzülmek ve mutlu olmakla alakası var. Üzülmek gerekli, vicdan ve merhamet gerekli hayatı hissetmek icin. Oğuz Atay'ı da bu insanlar öldürmedi mi zaten? Yaşayan ölülerin bulaştırdıgı mikroplardan uzak durmalı kendi bedenimizi duygularla tazelemeliyiz. Yazıya bir parantez eklemek istiyorum. (Duyguları tazelerken başkalarının duygularını asla ama asla kullanmayınız çünkü bu eylem sonucu kendinizi yaşatmaya çalışırken bir başkasını öldürebilirsiniz. İyileşmenin ve yaşama geri dönmenin verdiği kıvançla karşınızdaki insana verdiginiz yıkımı fark etmez ve vicdan azabı çekmeye gerek bile duymazsınız. Bu insanlığın en kötü cinayetlerinden birisidir.) Çiçek koklamaya, hayvanları sevmeye ve sadece insanlıkla alakalı ahlaklı olmaya geldik. Mentalitenizi ve kalbinizi yönetebilmeyi öğrenmek öylesine tadınılması gereken bir ödüldür ki hak edene ne mutlu!




Ne güzel yazmışsın..