Hannibal Lecter…
Adı, birçoğumuz için tüyleri diken diken eden, karanlık ve korkutucu bir figürdür. O, toplumsal normların dışında kalmış, insanlığa karşı korkunç eylemler gerçekleştirmiş bir “canavar” olarak tanımlanır. Ancak Lecter’in hikâyesine bir adım daha yakından bakmak, bize çok daha farklı bir resim sunar. Peki, ya bu korkunç karakter aslında sadece yaşamını şekillendiren olaylarla formasyon bulan, derin bir insan olsaydı?
Belki de ona sadece "canavar" demek, çok yüzeysel bir değerlendirme olurdu.
Hannibal Lecter, sadece bir suçlu değil, aynı zamanda karmaşık bir psikolojik yapıya sahip bir insandır. Onun yaşamı, bir anlamda insanın içindeki karanlıkla, eğilimleriyle ve dış dünyadan aldığı darbelere karşı verdiği tepkiyle şekillenmiştir. Genç yaşlarda ailesinin öldürülmesi, ona insanlık dışı bir travma yaşatmış, dünyaya karşı bakışını değiştirmiştir. Belki de en acımasız cezayı, kendi duygularını bastırarak ve onları sistematik bir şekilde kontrol altına alarak vermiştir.
Geriye dönüp baktığında, Lecter’in de toplumdan dışlanan ve yalnızlığa itilen biri olduğunu görebiliriz.
Toplum, ona değerini veremediği gibi, onun değerlerini de anlamamıştır. Onun zekâsı, toplumun sıradan normlarının ve alışkanlıklarının çok ötesindeydi. Fakat, bu zekâ ve anlayış, onu asla kabul etmeyen bir dünyada yalnızlığa sürüklemişti.
Belki de bir insanın içinde büyüyen bu tür bir yalnızlık, onu eylemlerine sürüklemiştir.
Lecter’in korkutucu doğası, aslında onun insanlarla bağlantı kurma isteğiyle çelişiyor.
Bunu en iyi, Clarice Starling ile olan ilişkisiyle görebiliriz.
Starling, Lecter’i anlamaya çalışan ve ona yaklaşan tek kişiydi. Onlar arasındaki iletişim, bir yandan korkunç bir karşılıklı çözülme ve dehşet içeriyor olsa da, bir yandan da bir tür anlayış ve derin bağ kurma çabasıydı. Lecter, onunla kurduğu bu ilişkide, aynı zamanda kendi insanlığını bir kez daha sorguluyordu. Bütün bu korkunç eylemlerinin arkasında, bir insanın kendi içindeki kimliğiyle yüzleşmeye çalışan bir figür yatıyor olabilir.
Hannibal Lecter'in hikâyesi, aslında bir yansıma gibidir; onu "kötü" olarak görmek, dünyayı sadece tek bir açıdan değerlendirmekle eşdeğerdir. O, birçok şekilde hem kurban, hem de suçlu bir karakterdir. İnsan, zaman zaman en karanlık ve korkunç yönlerine teslim olabilir. Lecter’in hikâyesi de, insanın hayatta bazen hem iyi, hem de kötü yönleriyle başa çıkabilme mücadelesinin bir yansımasıdır.
Lecter'in eylemlerine bakarken, ona sadece bir canavar olarak bakmak kolaydır. Ancak onu gerçekten anlamak için, onun geriye dönüp baktığı zamanlardan, kişisel trajedisinden ve insanlıkla olan karmaşık ilişkilerinden izler bulmalıyız.
Toplum, Lecter’i bir canavar olarak etiketlese de, onun aslında kendi karanlığıyla yüzleşen, acı çeken bir insan olduğunu görmek gerekir.
Belki de en derin ve acı gerçek, Lecter’in içindeki bu karanlıkla barışmak zorunda olmasıdır.
Gerçekten kimdir Hannibal Lecter?
Bir canavar mı, yoksa geçmişinin ve yaşadığı acıların şekillendirdiği, kaybolmuş bir insan mı?
Onun hikâyesine dışarıdan bakmak kolaydır.
Ama anlamak, derinlemesine incelemek ve ona empatiyle yaklaşmak, yalnızca iyi ve kötü arasındaki çizgiyi silikleştirir. Hepimiz, farklı şartlar altında, benzer kararlar alabiliriz.
Belki de Lecter'in hikâyesi, bir gün bizlerin de içimizdeki en karanlık yüzle yüzleşmemize vesile olacaktır.
Yorum Bırakın