Hayatımızdaki bazı insanları hiç tanımadan seviyoruz. Onlarla vakit geçiriyoruz, konuşuyor, hatta bağ kuruyoruz, ama çoğu zaman kim olduklarını, ne yaşadıklarını, neyle mücadele ettiklerini gerçekten anlamıyoruz. Aftersun, tam da bu geç kalmış farkındalığın filmi: Bir babayı, ancak artık orada yokken anlamanın hikâyesi. Çocukken fark edemediklerimizi büyüdükçe görmenin, gördüklerimizle yüzleşmenin ağırlığı altında kalmanın öyküsü. Bu yüzden çok gerçek, çok içten ve bu kadar etkileyici.

Filmi çıktığı yıl ilk izlediğimde, akışının yavaşlığından sıkıldığımı düşünüp kapatmıştım. Çok sonra anladım: Asıl sebep yavaşlığı değil, yüzleşmekten kaçtıklarımı karşıma koymasıydı. Boşanmış ebeveynlere sahip olmak, babamı ancak Sophie gibi tatillerde kısa süreliğine görebilmek ve o anlarda da onu tam anlamıyla anlayamadığımı hissetmek… Tüm bunlar beni filmden uzaklaştırmıştı. Sanki film, istemediğim bir yüzleşmeye zorluyordu. Ama eninde sonunda izledim. Sonrasında, bu sene HBO Max’e gelince bir kez daha izledim. Her izleyişimde farklı bir yerimi yaraladı. Şimdi de bu yaraları biraz olsun sağaltabilmek için bu yazının başındayım.
Film boyunca en net hissettiğimiz duygu şüphesiz melankoli. Özellikle halıcıdaki sahnelerde Calum’un boğuştuğu yoğun duyguları çok net hissediyoruz. Calum yetişkinlik depresyonuyla boğuşurken, bir yandan da bunu Sophie’ye hissettirmemeye, onunla iyi vakit geçirmeye çalışıyor. Belki de yetişkin olmanın en ağır tarafı bu: Ne kadar mutsuz olursan ol, hayata devam etmen gerektiği için bunu haykırmamak; hüznünü yok sayıp etrafındakileri mutlu etmeye çalışmaya devam etmek. Ne acı ki içimize gömdüğümüz bütün bu duygular, en sonunda bizi esir alıyor.
Filmin merkezinde Sophie var; olup biteni esasen onun zihninden izliyoruz. İyi ki de böyle, çünkü çocukken dünyayı algılama biçimimiz şimdiki hâlimizden çok farklı. Çocukluk, hafızanın en berrak olduğu, yaşadıklarımızı en temiz hâliyle hatırlayabildiğimiz zaman. Sophie her şeyi görüyor: Babasının içinde bulunduğu ruh hâlinin farkında, ama o yaşta bunu anlamlandıramıyor. Ne zaman ki büyüyor, kendisi de bir yetişkin oluyor, kendi ailesini kuruyor; işte o zaman babasının o yıllarda taşıdığı büyük kederi duyumsayabiliyor. Ne yazık ki iş işten geçmiş oluyor, çünkü Calum artık Sophie’nin hayatında değil.

Elbette çocuk Sophie’nin babasını anlamak gibi bir görevi yoktu. Yine de zamanında onu anlayamamış, fark edememiş olmak, yetişkin Sophie’ye müthiş bir acı veriyor. Bu acı, yalnızca kayıptan değil, kaybın ardından gelen “keşke”lerden de besleniyor.
Filmin bence en vurucu anı, Calum’un Sophie’ye söylediği şu cümle:
“Gelecekte ne olacağını bilemezsin. İstediğin her yerde yaşayabilirsin. Kim olmak istiyorsan, onu olabilirsin. Hâlâ zamanın var.”
Calum, bir sahnede on yıl sonraki hâlini hayal edemediğini, hatta şimdiye kadar hayatta kalmış olmasına şaşırdığını söylüyor. Artık kendisi için zamanın tükendiğini hissetse de, Sophie için öyle olmadığını biliyor ve onun yaşamasını, umut etmeye devam etmesini istiyor. Ne zaman kendimi hayata geç kalmış hissetsem, bu repliği hatırlıyorum. “Sakin ol, hâlâ zamanın var” diye kendime telkin etmek iyi geliyor; aksi takdirde hayat bir maratonmuş da ben o maratonun gerisinde kalmışım gibi hissediyorum.

Sophie, film boyunca bir yandan babasını anlamaya çalışırken bir yandan da kendini keşfediyor. Otelde farklı insanlarla tanışıyor; tanıştığı çocuklardan birine yakınlık duyuyor. Babasına bundan bahsettiğinde, babası da benzer deneyimleri yaşadığını; isterse ona anlatabileceğini söylüyor ve güven aşılamaya çalışıyor. Ama Sophie büyüyüp de hayatını gerçekten anlatmak, yüzlerce küçük ve büyük olayın içinden birlikte geçmek istediğinde, Calum onun hayatında olmuyor. Belki de Sophie’de açtığı en büyük yara bu. Bir zamanlar aynı gökyüzünün altında olmaktan mutluluk duyduğu babası artık onunla aynı gökyüzünü paylaşmıyor.
Sophie büyüyor; muhtemelen babasına anlatmak isteyeceği yüzlerce şey yaşıyor. Akıl alması, paylaşması, bir noktaya varmak için yardım alması gereken badireleri çoğu zaman tek başına atlatıyor. Ve insan, tam da böyle anlarda şunu fark ediyor: Bazı yokluklar yalnızca birini kaybetmek değil; yıllar boyunca birine anlatılabilecek ihtimalleri de kaybetmek.

Film sonunda bizi “tatil sonrası hüzün”le baş başa bırakıyor. Her tatil bitimi bir boşluk, özlem, hüzün getirir; ama onların hissettiği, o an kendilerinin bile tam ayrımına varamadığı türden bir hüzün. O anların bir daha tekrarlanmayacağını, anın içindeyken bilemiyorlar. Her şey bitip evlerine döndüklerinde, Sophie elindeki video kamerası kayıtlarıyla baş başa kalıyor. Eğer bir daha yaşanmayacaklarını bilseydi, o anların kıymetini daha fazla bilir miydi? Bilmiyoruz.

Ebeveynlerimizi büyüdükçe anlamanın en vurucu yanı belki de şu: Bizim onları henüz acılarıyla birlikte kavrayamadığımız yaşlarda, onlar bütün bu hislerle boğuşurken bir yandan da hüzünlerini bizden gizlemeye çalışmışlar. Bunun ne kadar zor olabileceğini ancak yıllar sonra fark ediyoruz. Belki dönüp onlara sorabilseydik—bütün bunlarla, bana hissettirmeden nasıl başa çıkabildin diye—o derin konuşmaları yapıp hüznü ikiye bölebilseydik, bağlarımız daha mı sağlam olurdu?
Ebeveynlerimizi zamanında anlayamamanın ve anladığımız noktada artık çok geç olmasının hüznü belki hiç geçmeyecek. Belki büyümek dedikleri de budur: bazı acıların hiç geçmemesi ve bazı özlemlere alışmak zorunda kalmak. Aftersun, kapanışında bizi bütün bu duygularla baş başa bırakıyor. Yalnızca bir babayı kaybetmenin hüznüyle değil, artık çok sevdiğin birini anlamaya ihtimalinin bile kalmamış olmasının ağırlığıyla.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın