
"Yakında öleceğim, şu öteki ağacı, yeşil evin önündeki kızıl kahverengi ağacı bir daha göremeyeceğim. Elinde bisikletini tutan şu kızı, kara saçlarının altında sarı giysili şu kızı bir daha göremeyeceğim, trenin yanından geçtiği şeyleri hiçbir zaman göremeyeceğim..."
Nobel ödüllü bir yazar Heinrich Böll. Kendisi de savaşa katılmış, savaşın ve militarizmin ne kadar anlamsız olduğunu savunmuş biri. Savaş sonrası "Yıkıntı Edebiyatının" (Trümmerliteratur) güçlü temsilcisi diyorlar Böll için. Bu erken dönem eserinde bir askerin bakış açısıyla savaşı anlatmış. Trenin Tam Saatiydi, onun gibi bir askeri anlatıyor. Hitler'in peşi sıra savaşa sürüklenen diğer insanlar gibi, Andreas da cepheye gitmek zorunda olan askerlerden biri. Ama yukarıda dediği gibi o öleceğini biliyor. "Yakında öleceğim," roman boyunca çok defa tekrarlanan, çok insani bir duygunun; korkunun dile dökülmüş hali. Daha doğrusu dile dökmeden, bilinç akışı ile vermiş yazar Andreas'ın korkularını.
Savaş sona ermek üzereyken, yani Almanlar teker teker cepheleri kaybederken Andreas bir trende, başka birçok askerle, Doğu Galiçya, şimdinin Polonya-Ukrayna'sına gidiyor. Trende başlayan yolculuk Polonya'ya yaklaştıkça ölüm korkusunun artmasına, "yakında" hissinin giderek daha fazla tekrarlanmasına sebep oluyor. İnsan hayatını tren yolculuğu, ölümü de varılacak durak olarak düşünürsek, bu yolculukta ona yol arkadaşları ve aklında kalanlar, yapamadıkları eşlik ediyor. Tren Polonya'da bir süre beklemek zorunda kaldığındaysa hayata dair heyecanlar peşine düşüyor Andreas ve arkadaşları. Bir cinsel birliktelikten öte bir aşka dönüşüyor orada Olina ile yaşadıkları. Hayat akarken de "yakında" fikri hep orada tekrarlanıyor.
Kısa bir roman Trenin Tam Saatiydi. Tek oturuşta okunacak kadar kısa, kalbinizi sızlatıp aklınızı sürekli sorgulatacak kadar derin. Savaşa tek yönden "siyah-beyaz"diye yaklaşsak da kötü olan "onlar" aslında kötü olmak istemeyen, mecbur edilmiş ve bunun acısını farklı şekillerde çekmiş insanlar da olabilir mi? Filler ve ezilen çimenler meselesi yani.
"Hiçbir şey söylemeyenlerin sessizliği korkunç bir şey. Unutmayı bilmeyenlerin sessizliği, yitip gitmiş olduklarını bilenlerin sessizliği bu...Ne var ki, hiç, hiçbir şey söylemeyenleri sessizliği müthiş. Toptan yitip gitmiş olduklarını bilenlerin sessizliği bu." Sanırım aklımda en çok bu alıntı kalacak kitaptan, "yakında öleceğim" korkusuyla beraber.
Savaş sonrası romanlarını seviyorsanız, bunu da severiniz bence. Hikayesi tanıdık ama his etkileyiciydi. Şimdiden iyi okumalar.
Sevgiler,
Emel



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın