''The pressures that drive people mad'' Rogers Waters bu albümün temasını bu şekilde açıklıyordu.
İnsanları delliğe götüren baskılar -zaman, para, korku, ölüm-.
The Dark Side of the Moon yayımlandığı günden bu yana daima bir albüm olmanın ötesinde bir fikir, bir anlatı, bir ders niteliği taşıyordu. Albüm hiçbir zaman keyifli bir müzik vaadetmedi. Albümü dinleyenler neşeli bir vakit geçirmektense insanı rahatsız eden enstrümanlar, karanlık bir ortam ve belki de farkına varmak istemediği gerçekler ile yüz yüze bırakılıyordu.
Rock müziği 1960'larda 1970'lere göre daha temiz, sakin ve geleceğe umut dolu bakılan bir müzik olsa da müziğin bir eğlenceden çıkıp eleştiri yapılabilen, politik veya sosyal mesajlar verilebilen bir özgürlük mücadelesinin olduğu alana dönüşmesi de tam bu yıllarda gerçekleşti. Irkçılığa, kapitalizme, savaşa karşı bu şekilde tepki veriliyordu. Folk müziğin ve protest müziğin de yaygınlaşmasıyla birlikte Bob Dylan, Pete Seeger gibi o dönemin en ünlü sanatçıları eşitlik arayışı, adalet ve yoksulluk temaları üzerine yoğunlaşıyordu. Özellikle ''We Shall Overcome'' şarkısı bu neslin sesi haline gelmiş ve adeta bir direniş marşı niteliği taşıyordu.
1960'lardan 1970'lere doğru gelinen bu dönemde müzik artık daha profesyonelleşiyor, single yerine albüm yapmak daha yaygınlaşıyor ve stüdyo teknikleri gelişiyordu. İlk kez uzun gitar soloları, efektli vokaller, psikedelik rock esintileri görülmeye başlanmıştı.
1969'da bir kırılma yaşandı. Woodstock festivaliyle artık bu dönem resmi olarak sona ermese de artık protest müziğin de endüsrtiyelleştiğini ilan eder nitelikteydi. Bu dönemin simgelerinden olan Hippieler artık bir pazarlama aracı olmuştu. Hippie imajı bir pazarlama ürününe dönüşmüştü, plak şirketleri psikedelik rockı pazarlıyordu ve Woodstock gibi festivaller yaygınlaşmıştı. Artık müzik aracılığıyla sisteme isyan eden toplum küçük bir toplum olmaktan çıkmış devasa bir hal almıştı. Müzik endüstrisi ise bu isyanları ticarileştirdi. Aslında bu festivaller hala barış teması üzerine düzenleniyor olsa da artık eski doğallığı kaybetmişti.
1970'ler ise daha umutsuz, daha içe dönük ve daha pesimist bir dönemdi. Bu dönemde geleceğe dair umut, başka bir dünya olabileceğine dair inanç iyice zayıfladı ve daha karanlık bir müzik dönemi başladı. Yabancılaşma, hayal kırıklığı, modern hayatın sorunları ve değişen dünyanın insanlar üzerindeki baskısını ele alıyordu, Pink Floyd da bu döneme damgasını vuran grupların başında geliyordu.
Pink Floyd, psikedelik rock konusunda uzmandı. 60'larda daha çok psikedelik rock üzerine müzik yapan grup, şarkılarındaki deneysel havayı daha çok hissettiriyordu. The Dark Side of the Moon ile birlikte bu havayı bozmasa da artık daha ağır eleştiriler yapmaya ve toplumsal mesajları daha da sertleştirmeye başladı. Özellikle The Wall ile belki de tarihin en benzersiz albümünü ortaya çıkardı.
The Dark Side of the Moon'un anlatmak istedikleri ise sıradan insanların modern hayatta altında kaldığı baskılar. İnsanların günlük hayatına entegre olup sıradanlaşmış korkular, insanların farkında olmadan edindikleri kaygılar ve hayattaki her şey.
Daha sonraları bu sorunları anlatan yüzlerce albüm yapılsa da The Dark Side of the Moon'u diğerlerinden özel kılan birkaç temel sebebi vardı elbette. Bu albümdeki kaygıların hepsi bütün dünyaya aitti. Hangi sosyo-kültürel yapının bir parçası olduğunuzun bir anlamı yoktu çünkü bu albümdeki bütün sorunlar herkese hitap eden kaygılar ve baskılardı. Zaman herkesin kaygısıydı, para herkesin derdiydi, ölüm herkesin korkusuydu, savaş herkesin içinde bulunduğu bir durumdu ve kimse bunların dışında kalamıyordu.
Albümü özel kılan bir başka şey de şuydu: The Dark Side of the Moon, zamansız bir albümdü. Bir albümü kalıcı yapan en temel şeylerden biri de bu. Albüm belli bir dönemi, belli bir ruh halini ya da yayımlandığı dönemin gündemini anlatmıyor ve hepimizin içinde bulduğu zamansız sorunları içeriyor. Herkesin hayatının her döneminde taşıdığı kaygıları işaret ediyor. Zaman, para, ölüm gibi şeyler insanların yaşamının her döneminde yaşıyor olduğu ve aşılması mümkün olmayan kaygılar, korkular.
Albümdeki şarkıların hepsinin vermek istediği mesajın ortak olması da ayrı bir nokta tabii ki. Şarkıların uyandırdığı his dinleyen herkeste aynı. Bu tarz konularda bu örneği vermeyi çok severim; mor ve ötesi'nin Canavar şarkısındaki canavarın herkeste farklı kişiyi uyandırması mümkün. Kimisinde eski sevgiliyi hatırlatan canavar kimisinde işyerindeki patronu bir başkasında babasını bir başkasında siyasi bir figürü de anımsatabilir. Ancak bu albümdeki şarkılar tüm insanlarda aynı şeyi hatırlatıyor.
Roger Waters ise albümün vermek istediği mesaj hakkında şu yorumda bulunuyor, ''Herhangi bir ana mesaj varsa o da şudur; bu bir prova değil, bildiğimiz kadarıyla yalnızca bir şansımız var ve benimseyebileceğiniz ahlaki, felsefi ve politik duruma göre seçim yapmak zorundasınız''
''İlk şarkı sözünde söylediğim gibi 'nefes alın, havayı içinize çekin, umursamaktan korkmayın'. Hayatınız boyunca seçimler yaparsınız, bu seçimler siyasi düşüncelerden, paradan ve doğamızın karanlık tarafından etkilenir. Dünyayı küçük de olsa daha karanlık ya da daha aydınlık bir yer haline getirme şansına sahip olursunuz. Hepimiz bencil ve açgözlü olma eğilimlerimizi aşma fırsatına sahip oluruz, hepimiz hayatın büyük tablosunda küçük bir iz bırakırız.
Albüm, 1972-1973 yıllarında Abbey Road Studios'da kaydedildi. Saat sesleri, kalp atışı, para sesleri, helikopter sesleri, röportajlar... ile sadece şarkılardan, enstrümanlardan ibaret olmaması da albümü bir müzikal albüm olmanın ötesine taşıyor.
The Dark Side of the Moon isminin hikayesi de delilik ile bağlantılı. Antik çağlarda insanlar dolunayın olduğu gecelerde insanların daha garip ve tuhaf davrandığını hatta daha saldırgan olduğunu düşünüyorlardı. Buna ek olarak Latince'de ay anlamına gelen luna kelimesinden türeyen lunatic kelimesi ise deli anlamında kullanılıyor.
Roger Waters, albümün adının ay ile delilik arasındaki ilişkiye dair yaptığı bir gönderme olduğunu söylüyor.
Hatta albümün çalışma sürecindeki ilk adı ise şuydu: ''Dark Side of the Moon: A Piece for Assorted Lunatics''
Roger Waters, Dark Side kısmının herkeste olan fakat insanların gizlemeye çalıştığı şeyler olduğunu söylüyor.
Grup, aynı dönemde Medicine Head'in Dark Side of the Moon adlı bir albüm çıkaracağını öğrenenince albümün adını Eclipse yapmaya karar veriyor fakat Medicine Head'in albümü başarısız olunca tekrar The Dark Side of the Moon ismini koymaya karar veriyorlar.
Albüm kapağının hikayesi ise şöyle
Grup albüm kapağı için önceki albümlerine kıyasla daha simgesel ve ciddi bir şey arıyordu.
Anlatılanlara göre albüm kapağının tasarımcısının gruba birkaç farklı tasarım gösterdiği sırada grup üyelerinin hiçbir tartışmaya girmeden direkt olarak prizmayı seçtiği söylenir.
Kapakta sadece ışık, karanlık ve dönüşüm var. Deliliğe dönüşüm.

SPEAK TO ME
Speak to Me aslında albümün temel fikrini kısa bir sürede harmanlayan bir açılış şarkısı. Şarkı; albümün devamında gelecek olan her şeyin kısa bir özetini içeriyor. Kalp atışı, saat sesi, para sesi, helikopter sesi, kahkaha ve çığlık. Bunların hepsi albümün devamında karşımıza çıkan şeyler.
Şarkıda geçen
''I've been mad for fucking years''
''There's no dark side of the moon really''
''Live for today, gone tomorrow''
gibi alakasız gözüken sözlerin ilginç anlamları da var elbette.
Roger Waters albümü yazdığı süreçte Abbey Road Studios'taki çalışanlara ve stüdyoda bulunan kişilere bazı sorular soruyor.
''En son ne zaman birine vurdun?''
''Haklı mıydın?''
''Ölmekten korkuyor musun?''
''Delirdiğini düşünüyor musun?''
''Ayın karanlık tarafı hakkında ne düşünüyosun?'' gibi...
Sonrasında cevaplar ise burada olduğu gibi albümün bazı noktalarında karşımıza çıkıyor.
Roger Waters bu soruları o dönem Red Rose Speedway albümü üzerine çalışan Paul McCartney ve Linda McCartney'e de soruyor fakat onların cevaplarını albüme dahil etmiyor, sebebini de cevaplarda komik olmaya çalıştıkları gereçeksiyle açıklıyor.
BREATHE (In the Air)
Şarkı direkt olarak ürkütücü bir çığlıkla açılışını yapıyor. İnsanı yavaş yavaş ve sırayla deliliğe doğru sürükleyen her bir şeyin başlangıcı olan dünyaya gelmek ve gelirken de ağlayan bir bebekle bu huzursuz atmosferi iliklerimize kadar hissettirme gayesi kusursuz bir başarıyla gerçekleştiriliyor. Albümün devamında da bu deliliğe sürükleyen durumlar kronlojik şekilde ilerliyor ve bir an olsun bu atmosferden çıkılmıyor.
Şarkı, Speak to Me'nin ardından kesintisiz şekilde sanki başka bir şarkıya geçmiyomuş gibi devam eder. Bu, buna benzer albümlerde sıkça karşılaştığımız bir durum. Şarkı devamlı olarak yavaş ve sakin bir havayla ilerlerken dinleyici bir nevi uyuşturmayı amaçlayan bu sekanslarla birlikte şarkıda dalgalanan bir gitar sesi de şarkının bütün atmosferini belirler niteliktedir.
Sözler çok basittir ki bu aslında Pink Floyd'un neredeyse tüm albümlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Sürekli olarak bu basitlikle ciddiyeti vurgulayan Pink Floyd, bu albümde de bunu ustalıkla başarıyor.
Nefes almak, yaşamak ve hayatın tadını çıkarmak üzerine yazılmış sözler olan şarkıda sanki bir yetişkinin hayata yeni başlayan bir çocuğa verdiği klişe öğütler havasını hissettiriyor.
Direkt olarak
''Breathe, breathe in the air''
''Don't be afraid to care''
ile sözlere giren Roger Waters, Nazım Hikmet'in ''Yaşamaya Dair'' şiirini okumuşçasına ne olursa olsun hayata dair önem göstermekten, hayatın tadını çıkarmaktan, ''yaşamayı bir sincap gibi ciddiye almaktan'' vazgeçmemeyi vurguluyordu ve bunu da..
''For long you live and high you fly'' dizesiyle de tekrar tekrar hatırlatıyordu.


ON THE RUN
Şarkı isminden de anlaşılacağı üzere hayattaki durmaksızın bitmeyen bu koşuşturmayı vurguluyor. Şarkı başlar başlamaz sentezleyici kullanılarak oluşturulan gergin bir white noise seslerinin arkasında bir havaalanı anonsu duyuluyor. Helikopter sesleri, zil sesleri, koşan insanların sesleriyle bu karmaşık ve telaşlı hayat vurgusu yapılıyor. Roger Waters'ın albümü tanıttığı söz olan
''The pressures that drive people mad''
cümlesini aceleyle koşuşturan insanlarla anlatır nitelikte.
Şarkı boyunca havaalanı anonsları, gürültü, kahkaha atan insanlar, koşuşturan ayak sesleri ve helikopter seslerini duymaya devam ederken bir anda ortaya çıkan patlama sesiyle ortama sessizlik hakim oluyor. Devamında tekrar duyduğumuz ayak sesleri ise bu acelenin bir an olsun sonlanmadığını gösteriyor.
Şarkıda duyduğumuz son sözler olan ''Live for today, gone tomorrow'' sözleri de ilk kez Speak to Me'de duyduğumuz ve sonrasında albümün çeşitli yerlerine karşımıza çıkacak olan Roger Waters'ın kayıt sürecinde yaptığı röportajlardan biri.
Waters, bu patlama sesiyle bu aceleci ve gergin hayatın sonunun pek iyi sonlanmadığını da göstermek istediği de açık.
Ancak Roger Waters'ın uçak seyahatlerinden hoşlanmadığı ve şarkıdaki bu kısmın kendi kaygılarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkardığını düşünenler de var.

TİME
Albümün en net şarkılarından biri belki de en serti.
Roger Waters bu şarkıyı genç yaşlarda fark ettiği bir şey üzerine yazdığını söylüyor
''Bir noktada hayatın ilerde başlayacak bir şey olmadığını, zaten çoktan başladığını fark etmek''
Bu sanrı 7'den 70'e zaman kaygısını hissetmiş herkesin yaşadığı bir durum. Hayatın henüz başlamamış olması ve ilerde başlayacak olması. Dijital dünyanın büyümesiyle bu fikir birçok kişiye daha acı gelmeye başlayan ve psikolojilerini altüst eden bir durum haline de geldi. Hayata henüz başlamadığına inananların hayata başlayanlarla daha sık karşılaşması ve zamanı değerlendirememe, hayatı kaçırma kaygısı git gide yaygınlaşan bir durum haline geldi.
Waters, şarkı hakkındaki yorumlarında kastetmek istediği şeylerin zamanı iyi değerlendirme öğüdü olmadığını ve hayatın çoktan başlamış olduğunu söylüyor ve akabinde şu sözlerle devam ediyor
''29 yaşımda bir başkasının benim için yazdığı öngörüyü yerine getirmekte olduğumu fark ettim. Çocukluğum ve eğitimim tarafından ilerde başlayacak bir hayata hazırlanmakta olduğuma inandırılmıştım. Çocukken bana, aslında her an onun içinde olduğum söylenmemişti''
Waters, kendisine yöneltilen
''The time is gone, the song is over
thought I'd something more to say'' cümlesinin ne anlama geldiği sorusuna da
tahmin edildiği üzere
''Belki hepimiz kaybedilmiş fırsatlar hissinden, daha iyisini yapabilirdik ya da daha fazlasını yapabilirdik duygusundan muzdaribiz'' cevabıyla açıklıyor.
Şarkı Waters'ın da söylediği üzere hiçbir zaman zamanı iyi değerlendirme vurgusu yapmıyor, hayatın sürekli içinde olduğumuzu hatırlatıyor.
Hayatı ertlemenin bu çağın en büyük sorunlarından biri olduğu açık. Bundan 200 yıl hiçbirimizin böyle bir problemi yoktu, zaten ortalama yaşam süresi de 30-40 yıl civarındaydı. Herhangi bir hayata hazırlanma süreci içine girme şansı olmayan insanoğlu bu hazırlık süresinde pek muhtemel ölerek hayatla vedalaşıyordu. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte artık dünyada ilk kez toplumun büyük kısmının hayatta kalma tereddütü azaldı. Birleşmiş Milletler'in kurulması, tıp sektörünün ilerlemesi gibi önemli ilerlemeler sonrasında hayatta kalma kaygısı yerini yavaş yavaş 'daha değersiz' diyebileceğimiz yaşam kalitesi, zamanı iyi değerlendirmek, gençliği keyifli yaşamak gibi ehemmiyeti çok daha düşük kaygılara bıraktı.
Tabii fiziksel savaşlar bugün bile dünyanın her yerinde bitmiş değil ve bugüne kadar hiçbir zaman tamamen barış içinde bir dünya olmadı. Hala daha dünyanın dört bir yanında devam eden savaşlar, soykırımlar olsa da artık insanlığın büyük bir kısmının böyle korkuları kalmadı ve yerini daha konforlu bir hayat yaşama tereddütleri doğdu.
Şarkı insanı yerinden zıplatırcasına kaotik ve gürültülü alarm sesleri, zil ve çan sesleriyle başlıyor. Burada albümün temel ideolojilerinden biri olan sürekli bir yerlere yetişme, geç kalma baskısını çok doğal bir şekilde direkt olarak saat ile aktarıyor. Bu seslerin yok olmasıyla korku filmini andıran sert bas vuruşları ve arındaki ritim halinde ilerleyen davul, her zaman olduğu gibi insanı o boğucu atmosfere sokuyor.
Şarkı adeta iki farklı parçadan oluşuyor ve bu iki parçayı ayıran kısımdaki David Gilmour'un uzun uzun çaldığı solosu birçok insan için tarihin en iyi gitar solosu olarak kabul edilir. Bu solonun ayırdığı bölümlerin ilk kısmı daha isyankar fakat umutlu bir hava çizerken hala daha zamanın olduğunu henüz hiçbir şeyin bitmediğini söyler. İkinci kısım ise direkt olarak zamanın artık geçtiğini, neyin neden ve nasıl olduğunu ne zaman olduğunu hissetmeden zamanın hızla akıp gittiğini söyler. Geç kalmışlık ve farkındalık burada hissedilir.
''And you run and you run to catch up with the sun but it's sinking
racing around to come up behind you again.
The sun is the same in a relative way but you're older
shorther of breath and one day closer to death.''
Şarkıda pek tabii pişmanlık vurgusu da yapılıyor ve hiçbir zaman gerçekliği olmayan motivasyonlar verilmiyor, Time; hiçbir zaman yalan söylemiyor.
''Every year is getting shorther never seem to find the time
Plans that either come to naught or half a page of scribbled lines,
hanging on in quiet desparation is the English way.''
Şarkının bir de outrosu var. İlk iki bölümde çırpınan ve hayatla mücadele veren adamın evine dönmesi hem vokalin hem de enstrümanların yumuşamasıyla vurgulanır. Artık daha yumuşak gitarlar ve eve dönüşü işaret eden sözler şarkıyı ele geçirse de sözler yine acımasızca devam eder. Buradaki ev güvenli ve sıcak insanın kemikleri ısıtan şöminenin olduğu bir yer olarak betimlense de şarkının sonundaki sözlerle asıl kastedilen şeyin eve dönüp huzurlu bir hayata başlamayı değil ölümün geldiği haberini verir.
''Far away, across the field,
the tolling of the iron bell
calls the faithful to their knees
to hear the softly spoken magic spells.''
Time, hiçbir zaman insana moral veren ve bir şeylerin henüz bitmediğini söyleyen bir yapıda olmadı. Time, sürekli olarak acı gerçeği insanın yüzüne çarpan gaddar bir şarkı olarak kaldı. Roger Waters'ın da anlatmak istediği zaten buydu. Çünkü zaman sürekli olarak geçiyor ve insanlar her saniye ölüme biraz daha yaklaşıyor.


THE GREAT GİG IN THE SKY
Albümdeki en benzersiz ve en sıradışı şarkı olan The Great Gig İn The Sky, ölüm teması üzerine yoğunlaşmış bir şarkı. Neredeyse hiç söz içermeyen şarkıda sadece Roger Waters'ın Abbey Road Studios'da yaptığı röportajların cevapları yer alıyor.
''And I am not frightened of dying, any time will do
I don't mind. Why should I frightened of dying?
There's no reason for it, you've gotta go sometime.''
Waters da albüm hakkındaki bir röportajda şu yorumda bulunuyor:
''Ölüm zaten hayatın kaçınılmaz gerçeklerinden biridir, albümdeki amaç ölümden kaçmak değil, onun varlığını kabul etmek''
Şarkının en kritik ve en sıradışı kısmı ise tabi ki vokal performansı
Roger Waters ve David Gilmour, Abbey Road'a session singer olarak çağrılan Clare Torry'den stüdyoya girip; ölüm, korku gibi şeyleri düşünüp sözsüz şekilde doğaçlama bir vokal yapmasını istiyor ve ortaya bu benzersiz vokal performansı çıkıyor.
Sadece sonsuz bir çığlık atan Clare Torry, ölüm korkusunu ve ölümün kaçınılmazlığını; bir insanın korku anında elinde kalan son çare olarak eyleme soktuğu kabullenmek istememekle birlikte eyleme geçirdiği çığlıkları kusursuz bir biçimde dinleyiciye hissettiriyor.
Torry, bu performans için fazlasıyla düşük bir ücret aldı, bunun nedeni ise session singer olması ve sadece bir günlük bir çalışma gerçekleştirmesiydi. Ancak 2004 yılında Pink Floyd'a dava açtı ve vokal katkısının ortak bestecilik sonrasında olduğunu savundu. Dava, mahkeme dışında çözüldü ve Torry; ortak besteci olarak değerlendirildi
Şarkının ismi ise ilk başta The Great Gig In The Sky olarak belirlenmemişti. İlk ismi The Morality Sequence yani ölümlülük, insanın ölümlü olması anlamıına geliyordu.
İlk bestelendiği dönemde Clare Torry'nin vokali yoktu ve İncil'den bazı bölümler ve ölümle ilgili konuşma kayıtları yer alıyordu. Sonrasında içinde dini metinler olduğu için şarkıya The Religion Song adı da verildi fakat bu da uzun süreli olmadı.
Akabinde Clare Torry'nin vokaliyle şarkının ismi tekrardan değişti çünkü artık şarkının ismi önceki versiyonlarını temsil etmiyordu.


MONEY
Şarkı, albümdeki birçok şarkıda olduğu gibi enstrümansız sesler kullanılıyordu. Pink Floyd genel olarak deneysel müzik yapmayı çok seven ve daha önce görülmemiş şeyleri müzik dünyasına katmayı da çok severn bir gruptu. Şarkı, ismiyle bağlantılı olacak şekilde para sayma makinesi sesleri, bozuk para şıngırdatmaları, yazar kasa sesleriyle girişini yapıyordu. Bu da söylediğim gibi kesinlikle bu albümün kimliğine uygun bir şeydi. Albümdeki hemen hemen her şarkıda buna benzer şekilde dünyamızın içinden olan, günlük hayatımızın parçası olan sesleri duymak hem albümü eşssiz kılıyor hem de vermek istediği mesajı çok daha kuvvetli bir şekilde aktarıyordu.
Şarkıda da pek tabii paranın yozlaştırıcı gücünün eleştirisi yapılıyor ancak albümdeki diğer şarkılara nazaran daha ironik bir dille yapılan bu eleştiri, yine albümün diğer şarkılarına göre atmosferi daha yumuşak bir hale getiryor. Gitar riffleri, bas ritimleri, davul vuruşlarının ve kullanılan ses efektlerinin şarkıdaki atmosferi rahatsız edici bir noktaya sokmadığı açık. Şarkı aslında beklenildiği gibi paranın eleştirisinin yapıldığı bir albüm değil, daha çok paranın insan üstündeki gücü, yozlaştırıcı etkisi üzerinden vuruluyor.
Roger Waters, 1993 yılında The Dark Side of the Moon'un 20. yılına özel yaptığı röportajda bu şarkı hakkında şöyle bir yorumda da bulunuyor:
''Para beni inanılmaz derecede ilgilendiriyordu. Bir Bentley otomobile sahip olmayı delicesine istediğimi hatırlıyorum. Hala sosyal refah fikrini savunuyordum fakat artık kapitalist oldum, bunu kabul etmek zorundayım''
Şarkıdaki adeta paranın insan üzerindeki etkilerinin aşamalarını birer birer artırarak ilerliyordu.
İlk olarak
''You get a good job with more pay and you're okey''
sözleriyle albümün kimliğinde pek rastlamandık şekilde nazik ve hayatın vahşiliğini anlatmadan ilerliyor gibiydi.
Devamında gelen
''New car, caviar, four star daydream,
Think I'll buy me a football team.''
ile aslında paranın insanı yavaş yavaş değiştirdiğini biraz daha ironik örneklerle vurguluyordu.
Ardından paranın, kapitalizmin insanı aslında ihtiyacı olmayan şeylere yönlerdirmesini de anlatıyordu.
''I'm in the high fidelity first class travelling set
And I think I need a Lear jet''
Şarkının sonunda geçen diyaloglar da tahmin edildiği üzere Abbey Road Studios'da yapılan röportajlardan geliyor.
Roger Waters'ın yönelttiği sorulardan biri olan; En son ne zaman kavga ettin?, haklı mıydın? sorularının cevaplarıydı bunlar.
Duyduğumuz cevaplar sürekli aynıydı.
''Evet haklıydım''
''Kesinlikle haklıydım''
''Sen kesinlikle haklıydın, o ihtiyar dayak yemeyi hakediyordu'' gibi sürekli haklı olduğunu savunan insanlar dikkat çekiciydi.
Bu da aslında sıradaki şarkı olan ''Us and Them''e yapılan bir gönderme niteliği taşıyor olabilirdi.


US AND THEM
Albümdeki en uzun şarkı olan Us and Them, Roger Waters'ın söylediğine göre albümdeki favori şarkısı. Şarkıdaki ele alınan şey ise hem sözlerde anlaşıldığı üzere hem de Waters'ın açıklamalarından anlaşılacağı üzere savaş karşıtlığı ve savaşın anlamsızlığı.
Ayrışmanın anlamsızlığından bahseden Roger Waters, sözlerde de aslında savaşta zarar görenlerin savaşmak istemeyenler olduğunu söylüyor
'' 'Forward', he cried from the rear and the front rank died''
Bu söz aslında şarkıyı anlatır nitelikte.
Roger Waters'a bir röportajında bu dizelerde ne demek istediği soruluyor ve oda şunları söylüyor
''Kesinlikle, genellikle kısa vadeli politik amaçlar uğruna''
Savaşlarda emir verenlerin kendi menfaatleri uğruna kararlar verdiğini fakat ölenlerin hiçbir zaman kendileri olmadığını, öne sürülen piyonların bundan zarar gördüğünü söylemek istiyor.
''And the general sat and the lines on the map''
Şarkı aslında sadece büyük kararların, politik figürlerin ve dünyayı ele geçirmiş karar vericiler üzerine değil; bunların sıradan insanlar üzerindeki etkilerine de, gündelik hayattaki sorunlara da değiniyor.
Roger Waters, şarkıdaki geçen ve çay alacak parası bile olmayan adamla anlatmak istediği şeyi şu şekilde açıklıyor
''Bütün politik sorunlar her zaman bir tür mikrokozmosa indirgenebilir.''
-mikrokozmos, büyük sorunların (toplumsal, politik vb.) tek bir kişinin gündelik hayatında görülebilmesi-
Devamında ise konu hakkında şunları söylyor
''Büyük politik düşüncelerle ya da eylemlerle ilgilenmek güzel ama her şey sonunda insanın kendi hayatına, onu nasıl yaşadığına ve insanlara kişisel düzeyde nasıl davrandığına geri döner''
Waters, bir gün Londra'da kaldığı otelin yanında kapı eşiğinde uyuyan insanlara para verdiğini şu şekilde ifade ediyor
''They're not coping.''
Kendisi bu durumda olsaydı ve biri ona para verseydi sırtındaki bu yükün birkaç dakikalığına bile hafifleyeceğini söylüyor.
Sonuç olarak şarkıda anlatmak istenen tabi ki büyük savaşlar ve bundan zarar görmeyen insanların kararlarının yönettiği dünya olsa da bunu gündelik hayata da taşıyarak sıradan sorunları da ele alıyor.
Dünyada savaşın anlamsızlığını ve neden insanların ''biz ve onlar'' olarak ayrıştığını sadece Waters değil birçok kişi anlamlandırılamıyor. Fakat maalesef ki bundan zarar görenler ise hiçbir zaman anlamlandırabilenler değil. Ve kendisinin de söylediği üzere sadece otorite ve halkın arasındaki farkı, zengin ile fakirin arasındaki farkı ele almıyor; gereksiz tartışmaları ve insanların sürekli ''biz ve onlar'' şeklinde ayrışmasının anlamsızlığını da vurguluyor.
Toplumda ayrışmalar günden güne daha da arıtyor, kutuplaşma artıyor ve herhangi bir şeye -ehemmiyeti olmayan bir mesele olsa dahi- olan bağlılık daha kuvvetli hala geliyor ve bu da nefreti körüklüyor. Şarkının üzerinden 50 seneden fazla geçmiş olsa da dünyadaki savaşlar hala daha devam ediyor ve bu savaşın en büyük etkisini savaşmak istemyenler görmeye devam ediyor. The Dark Side of the Moon da işte tam olarak yüzden zamansız bir albüm.
Şarkı, nakaratın dışında çok sakin ve yumuşak bir tonda ilerlerken nakarat kısmında ses yükselir ve bu şekilde sanki bir haykırış temsil edilir.
Şarkının yumuşadığı sekanslarda ise şarkıyı ele geçiren saksafon resmen vokalin de önüne geçiyor ve bütün dikkati toplayarak haykırıyor.
Dinamik şekilde ritimle ilerleyen davul ise saksafonun girdiği anlarda sertleşiyor ve yürüyüş ritmini andırır şekilde ilerliyor. Bazıları ise bu davulun askeri bir yürüyüş olduğunu ve savaş temasını temsil ettiğini söylese de bunun subjektif bir bakış açısıyla düşünüldüğü söyleyebiliriz.
Şarkıda, Abbey Road Studios röportajlarının okunduğu anlardaki piyano da şarkıya daha fazla derinlik katıyor. Hikayesinin yanında müzikal olarak da çok fazla öne çıkan parçada enstrümanlar sürekli olarak şarkının içinde kalıyor.
''With, without
And who'll deny it's what the fightings all about''


ANY COLOUR YOU LİKE
Albümün sözsüz tek şarkısı olan Any Colour You Like, aslında insanların herhangi bir seçim hakkının olmamasını fakat bir seçim hakkı varmış gibi sunulmasını eleştirir.
Şarkının ismi genellikle iş adamı Henry Ford'a atfedilen şu sözlerle ilişkilendirilir:
''Müşteriler arabalarını istedikleri renklerde alabilirler, yeter ki siyah olsun''
Henry Ford'un bunu o dönemde ürettiği siyah renk olan Model T arabalar için söylediği söyleniyor.
Yani aslında var olmayan bir seçim hakkının varmış gibi sunulması.
Bazıları ise bunun Syd Barret döneminden kalma bir şaka olduğunu da söylüyor. O dönemlerde esnafların sattıkları ürün için
''Any colour you like, they're all blue'' dediğine dair söylemler de var.
Şarkı, Us and Them ile Brain Damage'i bir köprü görevi görüp bağlarken Richard Wright'ın klavyesi resmen dinleyici hipnotize ediyor. David Gilmour'un 'bending vibrato' yaparak notaları büktüğü o sekansta çıkan dalgalı ve tiz ses de dinleyiciyi dünyadan koparıp boşluktaymış hissini muhteşem şekilde geçiriyor.
David Gilmour, şarkının sözsüz olması hakkında şu yorumda bulunarak açıklıyor:
''Hikayenin vazgeçilmez bir parçası değil fakat bazen tasmasını çözüp çalmak güzel oluyor''
BRAİN DAMAGE
Albümün en öne çıkan şarkılarından biri olan Brain Damage aynı zamanda delilik vurgusunun en baskın olduğu şarkı.
Şarkının çoğu zaman gruptan ayrılan ve ortalıktan kaybolan Syd Barret hakkında olduğu düşünülüyordu ve bu soru Roger Waters'a soruldu.
Roger Waters, şarkıdaki delinin Syd Barret mı olduğu sorusuna şu cevabı verdi
''Hem evet hem hayır.''
''Syd, şarkının çıkış noktalarından biriydi fakat bu tamamen onun hikayesini anlatmıyor.''
Çünkü Waters'a göre bu karanlık taraflar -şarkının devamında da söylediği üzere- herkesin içinde var.
Roger Waters'ın ''I'll see you dark side of the moon'' dizesi de aslında hem Syd Barret'a hem de topluma bir mesaj. Ve Roger da bir röportaj da o mesajla ifade etmek istediklerini şöyle açıklıyor:
''Yani 'ayın karanlık tarafında görüşürüz' dediğimde sanırım kast ettiğim şey şu: 'Eğer bu duyguları yaşayan tek kişininin sen olduğunu düşünüyorsan, her şeyin deli olduğunu düşündüğün için sen de deli gibi görünüyorsan, yalnız değilsin.'''
Aslında buradaki mesajın direkt olarak Syd'e karşı söylenen sözler olduğu ve ona gönderilmiş bir mesaj olduğu açık dursa da Roger bunun tam anlamıyla öyle olmadığını söylüyor.
Syd Barret'ın fazla uyuşturucu kullanımı sonrası şizofreni teşhisi konduğuna dair bilgilerin yanında, aldığı maddelerin zihinsel dengesini ağır şekilde sarstığı bilinen bir gerçek. Syd'in konserlerdeki aniden gitar çalmayı bırakmak gibi garip tavırları da psikolojik sorunlarını gösterir nitelikteydi. 1968'de Pink Floyd'dan ayrılan Syd, 1972'de tamamen müzik kariyerini sonlandırmış ve inzivaya çekilip resim yapmaya, bahçeyle ilgilenmeye başlamış ve medyadan uzak bir hayata geçmişti.
Şarkı açık bir şekilde albümün en fazla mesaj içeren, en derin ve çıkarım yapılması gereken sözler barındıran şarkısı.
Şarkı, girişinden itibaren delilik vurgusunu yaparak başlıyor:
''The lunatic is on the grass''
Roger Waters burada aslında çimlerin üzerindeki kişinin aykırı olduğu vurgusunu çimlere basma yasağını delen bir adam üzerinden ele alıyor. Sistemin, kuralların dışında hareket eden fakat oldukça masum bir harekete karşı yapılan bir 'lunatic' damgası.
Şarkının devamında gelen
''There's someone in my head but it's not me''
Dizesi de aslında toplumun dikte ettikleri, kaygı, şöhret ve hayattaki koşuşturmanın, bütün baskıların insanda bıraktığı hasarın akıl sağlığını yitirme noktasına geldiğini işler. Bu baskıların insanın zihninde kendisinin olmadığı ve zihnindeki kişinin toplumun baskıları tarafından ele geçirilmiş bir adam olduğunu anlatıyor.
Bunun bugünün en büyük problemlerinden biri olduğu da gerçek. Roger Waters'ın burada spesifik olarak ele aldığı net bir şey yok fakat Money şarkısında da ele aldığı üzere; insanın ihtiyacı olmayan birçok şeye sahip olma arzusunu buraya örnek olarak verebiliriz. İşte bu sahip olma arzusu ise bir noktadan itibaren insanın istekleri değil kafasının içine girmiş ve insanı ele geçirmiş bir şey haline geliyor.
Şarkı tatlı bir şekilde müziğe girse de her zamanki rahatsız edici havayı bu kez şarkının içinde ara ara duyacağımız kahkahalarla veriyor.
Kahkaların ritimden bağımsız ve kontrolsüz şekilde şarkıya dahil olması da aslında yine sisteme, düzene karşı çıkmış bir 'lunatic'' hissini canlandırıyor.
Kıtaların içindeki sessiz ve sönük sesler her nakarat girişinde aniden yükselerek müthiş bir patlama yaşatıyor.
En özel nokta ise Brain Damage biter fakat müzik olağanüstü bir şekilde hiç yavaşlamadan bir sonraki şarkı olan Eclipse ile devam eder ve şarkı sanki hiç bitmemiiş havası oluşturur.


ECLİPSE
Aslında Eclipse hesapta olmayan bir şarkı fakat Roger Waters albümün bütün fikirlerini toplayan bir şarkıya ihtiyaç duyduğunu söylüyor.
Şarkı, neredeyse bir insanın günlük hayatta yaptığı bütün eylemleri ele alıyor
''All that you touch
and all that you see
All that you taste
All you feel''
gibi şeylerden bahsediyor. Bu da aslında her şeyden bahsettiği için açıklamasıyla örtüşen şekilde albümün bütün temasını ele alıyor.
Roger, bu şarkıyı neden yazdığıyla ilgili şu açıklamada da bulunuyor:
''Şarkı, iyi olan her şeyin de kötü olan her şeyin de benim tarafımdan sahiplenileceğini söylüyor''
''Şarkı bütün bu etkilerin hem olumlu hem de potansiyel olarak olumsuz olabileceğini söylüyor''
Yani aslında Us and Them'de daha farklı konular üzerine ele aldığı ayrışma fikrini bu kez insanın kendisi üzerinden ele alıp ayrışma fikrinin anlamsız olduğunu söylüyor. İyi ya da kötü, bunların hepsinin insan olmanın bir parçası olduğunu söylemek istiyor.
Şarkının son dizesinde geçenler ise her şeyin özeti aslında
''And everything under the sun is in tune
But the sun is eclipsed by the moon.''
Demek istediği şey ise insanın yaşadığı her şey onu şekillendiriyor ve insan bütün yaşadıklarıyla muhteşem bir potansiyel barındırıyor ancak ''ayın karanlık tarafı''nın bu potansiyelin önüne geçebileceğini anlatmaya çalışıyor.
Albümü kapatan söz ise yine Abbey Road Studios röportajlarında Roger Waters'ın sorusuna gelen bir cevap:
''There is no dark side of the moon, really
Matter of fact, it's all dark''
Ve son olarak atışlarıyla başlayan albüm, kalp atışlarıyla sona eriyor.






Bayıldım