God's Crooked Lines: Deli Olan Kim, Gerçek Olan Ne?

God's Crooked Lines: Deli Olan Kim, Gerçek Olan Ne?
0 Beğen
0 Yorum

Dün Aurelia Kitap Kulübü ile birlikte bu ay seçtiğimiz iki filmden ilki olan God's Crooked Lines (Tanrı'nın Eğri Çizgileri) filmini uzun uzun değerlendirdik. Açıkçası uzun zamandır beni bu kadar düşündüren ve izledikten sonra araştırma yapmaya iten bir film izlememiştim.

Film, 2022 yılında yönetmen Oriol Paulo tarafından çekildi. IMDb puanı 7.1 olan yapım, Netflix için hazırlandı ve İspanya'da En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü kazandı. Film, Torcuato Luca de Tena'nın 1979 yılında yayımlanan aynı adlı psikolojik gerilim romanından uyarlanıyor. Romanın Goodreads puanı ise 4,22.

Yazarın kitabı yazma süreci de oldukça dikkat çekici. Torcuato Luca de Tena, psikiyatri hastalarını ve hastane yaşamını daha yakından gözlemleyebilmek için yaklaşık 18 gün boyunca bir psikiyatri kliniğinde hasta gibi yaşayarak araştırma yapıyor. Bu da romanın atmosferine ciddi bir gerçekçilik katıyor.

Ancak bana göre bu filmi gerçekten anlayabilmek için yalnızca hikâyeye değil, kitabın yazıldığı döneme de bakmak gerekiyor.

Roman, yaklaşık 36 yıllık Franco diktatörlüğünün ardından, İspanya'nın demokrasiye yeni geçtiği bir dönemde yayımlanıyor. Franco'nun ölümünden sonra Kral Juan Carlos I döneminde başlayan demokratikleşme süreci henüz çok yeni. Bu yıllar boyunca insanlar sansür, fişlenme, baskı ve devlet otoritesiyle yaşamıştı. Muhalefet yasaktı, basın özgür değildi ve farklı düşünmek çoğu zaman tehlikeli görülüyordu.

Böyle bir dönemden çıkan toplumun devlet kurumlarına güvenmesi kolay değildi.

Psikiyatri hastaneleri de bu güvensizliğin önemli bir parçasıydı. O yıllarda yalnızca ruhsal hastalıklar nedeniyle değil; aile içi anlaşmazlıklar, miras sorunları, toplumsal normlara uymayan davranışlar ya da politik nedenlerle psikiyatri kurumlarına yatırılan insanların da bulunduğu biliniyor. Üstelik bu kurumlar dış dünyadan oldukça izoleydi ve içeride yaşananlar bugünkü kadar şeffaf değildi.

Bu nedenle film bana göre yalnızca bir psikolojik gerilim değil; aynı zamanda otoriteyi sorgulayan politik bir anlatı.

Romanın merkezindeki soru aslında oldukça basit ama çok güçlü:

Bir insanın gerçekten deli olduğuna kim karar verir?

Film boyunca sürekli şu sorular zihnimizde dolaşıyor:

Devlet her zaman doğruyu bilir mi?

Kurumlara güvenebilir miyiz?

Otorite hata yapabilir mi?

Akıl sağlığını kim tanımlar?

Ve en önemlisi...

Gerçek dediğimiz şey gerçekten objektif midir?

1970'li yıllarda Avrupa'da psikiyatri anlayışı da yoğun şekilde tartışılıyordu. Michel Foucault ve R. D. Laing gibi isimler "Delilik gerçekten tıbbi bir hastalık mı, yoksa toplumun normal kabul etmediği davranışlara verilen bir etiket mi?" sorusunu gündeme getiriyordu.

Bu filmi izlerken ben de sürekli şu soruyu sordum:

Alice gerçekten hasta mıydı?

Yoksa herkes onun hasta olduğuna mı inanıyordu?

Daha da önemlisi; hasta olan birey miydi, yoksa onu tanımlayan toplum muydu?

Franco döneminde Katolik Kilisesi'nin devletle kurduğu yakın ilişki de bu sorgulamanın bir parçasıydı. Demokratikleşme süreciyle birlikte insanlar yalnızca devleti değil, devletle birlikte hareket eden tüm otoriteleri sorgulamaya başlamıştı.

Bu açıdan bakınca filmin ve romanın adı da bence çok daha anlamlı hâle geliyor.

Tanrı'nın Eğri Çizgileri.

Acaba gerçekten eğri olan Tanrı'nın çizgileri mi, yoksa bizim doğru sandığımız gerçeklik mi?

Film tarafına geldiğimizde ise en beğendiğim nokta yönetmenin seyirciyi de manipüle etmeyi başarması oldu.

Film yalnızca Alice'in manipülasyonlarını anlatmıyor. Yönetmen de aynı oyunu bize oynuyor. Kamera kullanımı, kurgu ve bilgi akışı sayesinde biz de Alice'in yaşadığı belirsizliği yaşamaya başlıyoruz. Son sahneye kadar onun gerçekten hasta mı yoksa büyük bir komplonun içinde mi olduğunu kesin olarak anlayamıyoruz.

Benim Alice'in hasta olduğuna dair ilk güçlü hissettiğim sahnelerden biri, kendisini evinde birden fazla Alice olarak gördüğü sahneydi.

Ben bu sahneyi parçalanmış benliğin görsel bir temsili olarak yorumladım. Hemen ardından doktorun kulağına eğilip söylediği "Gerçeksen ne istersen olur." cümlesi de bana göre gerçekliğin zihinde nasıl inşa edildiğine dair önemli bir ipucuydu.

Filmin sık sık Shutter Island ile karşılaştırıldığını görüyoruz. Ancak romanın 1979 yılında yayımlanmış olması nedeniyle bu karşılaştırmayı çok doğru bulmuyorum. Hangisinin hangisinden etkilendiğini söylemek mümkün olmasa da Tanrı'nın Eğri Çizgileri çok daha eski bir eser.

Filmin sonunda gördüğümüz kırık ayna da bence önemli bir semboldü.

Sinemada kırık ayna çoğu zaman parçalanmış benliği, gerçeklikle yüzleşmeyi ya da benliğin bölünmesini simgeler. Alice'in tam hastaneden ayrılacağı sırada kırık aynaya bakması bana göre tesadüf değildi. Yönetmen burada onun artık gerçeklikle bağının tamamen koptuğunu ima ediyor olabilir.

Finalde beni en çok etkileyen şey ise Alice'in gözlerindeki ifadeydi.

O an sanki yeni bir gerçeklik kurmaya çalışan bir insanı izliyorduk. Bana göre Alice gerçekten hastaydı ama aynı zamanda olağanüstü güçlü bir manipülasyoncuydu.

Burada dikkatimi çeken başka bir karakter de Alvar oldu.

Filmde manipülasyon yapan tek kişinin Alice olduğunu düşünmüyorum. Bana göre Alvar da en az Alice kadar güçlü bir manipülatör.

Özellikle final sahnesinde bunu çok net görüyoruz. Hakkında hazırlanan şikâyet dilekçesinin geri çekilmesini sağlıyor ve bunu doğrudan baskıyla değil, kurduğu söylem ve yarattığı duygusal etkiyle başarıyor. Bir anda suçlanan kişi olmaktan çıkıp fedakâr bir doktor kimliğine bürünüyor. Bu nedenle Alvar'ın da görünmeyen ama çok güçlü bir manipülasyon uyguladığını düşünüyorum.

Film boyunca gaslighting, manipülasyon, kurumsal güç, paranoya ve gerçeklik algısının bozulması gibi pek çok psikolojik tema birlikte işleniyor.

Yönetmenin en başarılı hamlelerinden biri ise zaman algısıyla oynamasıydı.

Film boyunca geçmiş sandığımız bazı sahnelerin aslında geleceğe ait olduğunu çok sonradan fark ediyoruz. Böylece yalnızca Alice değil, filmin kurgusu da bizi manipüle etmiş oluyor.

Film bittiğinde ilk söylediğim şey gerçekten şu oldu:

"Ben ne izledim az önce?"

Uzun zamandır bir film beni bu kadar yanıltmamıştı.

Kitapta ise filmden farklı olarak Dr. Donadío, Alice'in paranoid hezeyanlar içinde olduğunu daha açık biçimde ortaya koyuyor. Roman sonunda Alice'in ruhsal hastalığı konusunda çok daha net bir sonuca ulaşıyor ve tedavisine devam etmek üzere kontrollü şekilde taburcu edilmesi kararlaştırılıyor.

Kulüp olarak yaptığımız değerlendirmede ise film genel olarak çok beğenildi. En sık duyduğumuz yorumlardan biri "Ben de manipüle oldum." cümlesiydi. Pek çok kişi uzun zamandır bu kadar sürükleyici bir psikolojik gerilim izlemediğini söyledi. Kulübümüzün ortalama puanı ise 8,5/10 oldu.

Bu film bana yalnızca iyi bir psikolojik gerilim izletmedi. Aynı zamanda bir filmi değerlendirirken yalnızca senaryoya ya da oyunculuğa bakmanın yeterli olmadığını da gösterdi.

Bu yazı belki de hiç bu hâliyle ortaya çıkmayacaktı. Filmi yalnızca kendi içinde değerlendirmeyi düşünüyordum. Bir arkadaşımın, "Yazıldığı dönemi de araştır." önerisi sayesinde olaylara bambaşka bir pencereden bakmaya başladım. Açıkçası bu yaklaşım daha önce hiç aklıma gelmemişti. Araştırdıkça filmin katmanları tek tek açıldı ve benim için çok daha anlamlı bir deneyime dönüştü. Bu değerli bakış açısını kazandırdığı için kendisine teşekkür ederim.

Sanırım bundan sonra izlediğim filmlerde de yalnızca filmi değil; çekildiği ya da uyarlandığı dönemin tarihini, kültürünü ve toplumsal atmosferini de araştıracağım.

Çünkü o zaman film yalnızca izlenen bir yapım olmaktan çıkıyor; üzerinde düşünülen, tartışılan ve her katmanında yeni anlamlar keşfedilen bir esere dönüşüyor.

Ve sanırım Aurelia Kitap Kulübü bana bunu kazandırdı.

Bir filmi birlikte izlemek, üzerine saatlerce konuşmak, farklı bakış açılarını dinlemek ve araştırdığım bilgileri başkalarıyla paylaşmak, izlediğim her filmi benim için çok daha anlamlı hâle getiriyor.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın