The Cure'un Rock and Roll Hall of Fame'e seçildikleri törendeki kırmızı halı röportajı, internet hafızasının unutmadığı videolardan biridir. Amerikalı sunucu yapay bir coşkuyla Robert Smith'e döner: "Tebrikler! Siz de benim kadar heyecanlı mısınız?" Smith'in cevabı ise üzerine yarım saniye bile düşünmeden, o meşhur İngiliz mesafesi ve canı sıkkın netliğiyle gelir: "Sesine bakılırsa, hayır."
O birkaç saniyelik diyalog, The Cure'un yaklaşık elli yıldır hiç değişmeyen tavrının adeta özeti gibiydi. Şubat ayında, kariyerlerinin ilk Grammy ödüllerini Songs of a Lost World ile alırken bile o bildiğimiz mesafeli yörüngedeydiler. Benzer şekilde, geçtiğimiz haftalarda BBC 6 Music'e verdikleri röportajda evde kaydettikleri yeni bir albümü tamamladıklarını da sakince açıkladılar. Endüstrinin ödüllerine, trendlerine ve algoritmalarına karşı geliştirdikleri bu dik başlı ama telaşsız tavır, onca yıl sonra bile onları cazip kılan şeyin ta kendisiydi. Trendlerin peşinden hiç koşmadılar ama ironik şekilde onları hiçbir zaman da kaçırmıyorlardı.
Zamansız Bir Pusula
Bazen bir grubu sevmek, geçmişe ait tozlu bir arşivi kurcalamak gibi hissettirmiyor. Robert Smith hâlâ sahnede; o ikonik dağınık saçları, kırmızı ruju ve puslu sesiyle şarkı söylerken aynı dönemde yaşıyor olmak, bambaşka bir kültürel bağ kuruyor. 90'lar çocuğu olarak, The Cure'un o karanlık ve melankolik dünyasına tamamen geçmişten bakıyor gibi hissetmiyorum. Oasis'in sokak kültürünü de, Joy Division'ın tekinsiz ve bas ağırlıklı atmosferini de kendi hafızamıza kazıyabildik. O karanlık estetik, bir kez ruhunuza işlediğinde zamansız bir pusulaya dönüşüyor.
The Cure'u sadece Friday I'm in Love ya da Boys Don't Cry gibi radyolarda dönen parlak pop hitleriyle tanıyanlar için küçük bir parantez açmak gerekiyor. Grup, 1970'lerin sonunda İngiltere'de, punk'ın çiğ öfkesinin sanatsal bir melankoliye evrildiği post-punk'ın ve ardından dünyayı saracak gotik rock'ın kurucu mimarlarından biri oldu. Müziğe getirdikleri klostrofobik gitarlar ve varoluşsal keder, adeta alternatif rock'ın seyrini değiştirdi.

Pembe Kapaklı Bir Sığınak
Bugünlerde grup, müzik tarihinin en uzun soluklu turnelerinden birinin tam ortasında. Geçtiğimiz günlerde Primavera Sound sahnesindeki iki buçuk saatlik performansın yankıları müzik dünyasında hâlâ sürüyor. Turnenin gölgesindeki asıl gerçek ise o tarihi veda açıklaması: Grubun planlarına göre 2028–2029 dönemi, The Cure'un final sahnesi olacak.
Bu yaz, Atina'da bu veda turnesinin bir parçası olmak için biletini aylar öncesinden cebine koymuş dinleyicilerden biriydim. Ancak vize dünyasının o tanıdık bürokratik engelleri beni geçtiğimiz haftalarda stadyumun dışında bıraktı. Bu burukluk beni gruptan uzaklaştırmak yerine, modern gotik rock'tan hemen önceki en saf, çiğ ve fırlama dönemlerine götürdü. Kendimi, 1979 tarihli pembe-beyaz kapaklı ilk stüdyo albümleri Three Imaginary Boys'un içinde buldum.
Three Imaginary Boys, The Cure'ün sonraki albümlerinde kuracağı karanlık dünyadan oldukça farklı bir yerde duruyor. Albüm kapağındaki hikâye bu farkı oldukça açık gösteriyor. Grubun hiçbir üyesinin fotoğrafı yok; sadece pembe bir zemin üzerinde elektrikli süpürge, buzdolabı ve abajur var. Robert Smith'in, prodüktörlerin grubu sıradan bir pop grubu gibi pazarlama çabasına tepki olarak bu ironik kapak tasarımını seçtiği söyleniyor.
İçerideki müzik ise çok sade ve çıplak. Efektlerden arınmış gitarlar, süssüz ritimler, fazla cilalanmamış bir enerji… Boys Don't Cry veya 10:15 Saturday Night gibi sonraki yıllarda grubun imzasına dönüşecek parçaların henüz o toy ama geleceği şekillendirecek hâli burada parlıyor. Bu albüm, The Cure'un sonraki yıllarda üzerine giyeceği o mistik pelerin olmadan önceki en maskesiz, en filtresiz hâli. Bir nevi grubun kendi çocukluk hafızası.

Trendlerin Peşinden Koşmayan Bir Tren: Jumping Someone Else's Train
Albümün içinde dolaşırken, daha önce nasıl olur da gözümden kaçtığına şaşırdığım bir şarkıyla karşılaştım: Jumping Someone Else's Train. Şarkının o minimal, hırçın post-punk bas hatları ve Robert Smith'in mesafeli vokali beni anında çarptı.
Şarkı, 70'lerin sonunda İngiltere'de hızla türeyen geçici müzik akımlarına, modanın peşinden körü körüne koşanlara ve sırf "trende dahil olmak için" kimliğini değiştiren insanlara karşı yazılmıştı. "Herkes bir başkasının trenine atlıyor" diyordu. Popüler olduğu için bir şeylerin peşinden gitmenin yapaylığını, daha yolun en başında sezmiş bir grup vardı karşımızda.

Bu şarkı tam da bu yüzden, içinde yaşadığımız trend döngüleriyle şekillenen tüketim dünyasına 1979'dan verilmiş çok güncel bir yanıt gibi duyuluyor.
Nitekim Robert Smith, 2026 Dünya Kupası'ndaki milyarlık devre arası şovunu "Amerikanlaşmış bir sirk" diye eleştirdiğinde, kendi raylarında ilerlemeye devam ettiklerini bir kez daha gösteriyordu. Hayatları boyunca popüler olanın trenine binmeyi reddeden bu adamların bugün hâlâ stadyumları dolduruyor olması, bunun en güncel kanıtıydı.

Sahneye Gitmeden Önceki Yol Haritası
Kırmızı halıdaki o cool "No" cevabı da, Three Imaginary Boys'un o ironik kapağı da, Jumping Someone Else's Train de aynı dik duruşun farklı dönemlerdeki yansımaları. Aradan geçen yaklaşık yarım asra ve her şeyi aynı kalıba sokan müzik endüstrisine rağmen, The Cure hâlâ başkasının trenine binmeyi reddediyor.
Eğer yolunuz önümüzdeki aylarda Avrupa'daki konserlerden birine düşerse, stadyuma gitmeden önce o büyük hitleri bir anlığına kenara bırakın. Kulaklığınızı takın, pembe-beyaz kapaklı o ilk albümü açın ve kendinizi o hırçın ritme bırakın. Çünkü bir grubu gerçekten anlamak, yalnızca stadyumları dolduran devasa şovlarına bakarak değil; kendi raylarında neden bu kadar inatla ilerlediklerini hissedebilmekle başlıyor.




Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın