Ufak bir düşünce deneyi yapalım. Bundan üç bin yıl önce Nil kıyısında yaşayan bir kâtip düşünün. Ailesi onu çok sevmiş. Ölünce de sonsuzlukta rahat etsin diye servetlerinin yarısını mumyalanmasına harcamışlar. Beden özenle sarılmış. Dualarla mühürlenmiş. Karanlık ve serin bir mezara bırakılmış. Sonsuza kadar orada kalacağına dair sessiz bir sözle.
Şimdi aynı adamın nerede son bulduğuna bakalım. Belki Paris'te bir eczanenin arka odasında, pirinç bir havanda dövülüp toz haline getirildi ve gut hastası bir tüccara şifa niyetine kaşık kaşık yutturuldu. Belki Londra'da şatafatlı bir yemek davetinde, çakırkeyif konukların alkışları eşliğinde hediye paketi gibi açıldı. Ya da en şairane sonu yaşadı: Ezildi, ziftle karıştırıldı ve bir İngiliz aristokratının yağlıboya portresinde yanağına vuran hafif bir kızartı oldu.
Bu üç senaryo da gerçek. Avrupa yüzyıllar boyunca Mısır'ın ölülerini yedi, açtı ve boyadı. Utanarak, gizlenerek de yapmadılar bunu. Eczane raflarında, sosyete davetlerinde, sanat akademilerinde. Göz önünde.

Eczanede mumya var mı?
Her şey basit bir çeviri hatasıyla başladı. Farsçadaki "mūmiyā", zift benzeri şifalı sayılan doğal bir maddeydi. Mumyaların üzerindeki kararmış reçine tabakası da buna benzeyince, Orta Çağ hekimleri o zarif mantık sıçramasını yapıverdi: Demek ki şifa mumyanın kendisindeydi.
Böylece 12. yüzyıldan itibaren Avrupa eczanelerinde "mumia" satılmaya başlandı. Öğütülmüş insan kalıntısı. Baş ağrısından vebaya her derde deva. Bu reçete tam beş yüz yıl yazıldı. İngiltere Kralı II. Charles nöbet geçirdiğinde ona insan kafatasından damıtılmış damlalar içirdiler. Doktorların soylular için özel bir pazarlama cümlesi bile vardı: Mumia firavunlardan yapılıyordu; yani kraliyetin kraliyeti yemesi gayet münasipti. Yamyamlığa sınıf bilinci eklemek. İnanılmaz, değil mi?
İşin en acı tarafı ise şu: Talep o kadar büyüktü ki, gerçek mumyalar yetmedi. 1564'te İskenderiye'ye giden kraliyet doktoru Guy de la Fontaine, ölü Mısırlı köylülerin kurutulup "antik mumya" diye pazarlandığını gördü ve bunu skandal olarak kaydetti. Peki doktoru dehşete düşüren şey neydi dersiniz? İnsan yenmesi mi? Hayır. Müşterinin kandırılması. Firavun bedeli ödeyip köylü yiyorlardı; bütün mesele buydu. Ölünün kendisi, tartışmanın hiçbir yerinde yoktu.
Yemekten sonra mumya açacağız, kalır mısınız?
Zamanla tıp dünyası mumya yemeyi bıraktı. Ama takıntı bitmedi, sadece daha kibar bir kılığa girdi.
Napolyon'un 1798 Mısır seferi, kıtada tam anlamıyla bir Mısır çılgınlığı başlattı. Kahire'de sokak ortasından bütün bir mumya satın alıp Londra'ya getirmek, bir turistin magnet alması kadar sıradan bir işlemdi. Viktorya sosyetesi, ithal ettikleri bu ölülerle ne yapacaklarını çabuk buldu: Parti!
Başlarda işe bilimsel bir cila çekildi. 1834'te cerrah Thomas Pettigrew, Kraliyet Cerrahlar Koleji'nde seyirci önünde bir mumya açtığında, bu hâlâ "tıbbi etkinlik" diye yutturulabiliyordu. Ama cila çabuk döküldü. Mumya açmak bir servet gösterisine dönüştü. Salonunda misafirlerine mumya açan bir ev sahibi, aslında o dönemin en kaba cümlesini kuruyordu: Ben, bir insanın bedenini eğlencelik olarak satın alabilecek kadar zenginim.
Burada durup o salonlardan birindeki sahneye bakalım. Kadehler dolu. Kahkahalar taze. Ortada, bir zamanlar nefes alan, adı olan bir insan yatıyor. Bandajlar açıldıkça hayret nidaları yükseliyor. O bandajların binlerce yıl önce yas tutan bir aile tarafından sarıldığı kimsenin umurunda değil. Kendi mezarlıklarına ceset hırsızlarına karşı silahlı nöbetçiler diken Viktorya İngiltere'si, başkasının ölüsünü akşam çayından önce bir seyirlik olarak sunuyordu.
Bu partiler 20. yüzyılın başında nihayet son buldu. Fakat bir vicdan uyanışından değil. Modası geçtiği ve arkeologlar ortadaki antika materyalin telef edildiğini fark ettiği için. İtiraz, eşyanın israfınaydı.
Ressamın tüpündeki ölü
En az bilinen kısım, resim tarihinin paletinde saklı. Avrupalı ressamlar yüzyıllar boyunca "Mummy Brown" adında bir boya kullandı. İsim mecaz değildi. Öğütülmüş mumya, zift ve mürle karıştırılıyordu. O sıcak, yarı saydam kahverengi, en çok ten renklerinde ve gölgelerde tercih ediliyordu.
Ressamların çoğu bunu bilmiyordu. Öğrenenlerin tepkisi ise başlı başına bir hikâye. Edward Burne-Jones bir pazar sohbetinde gerçeği öğrenince atölyesine koştu, tüpü aldı, bahçesine küçük bir mezar kazdı ve boyasını törenle gömdü. İtiraf edeyim, bu sahneye gülümsemeden edemiyorum. Koca bir kıtanın yüzyıllar süren mumya iştahına karşılık, tarihe geçen neredeyse tek cenaze töreni bir boya tüpüne yapıldı.
Üretim tabii ki durmadı. "Mummy Brown" 20. yüzyılın ortalarına kadar tezgâhlarda kaldı. Boya firması nihayet üretimi kestiğinde gerekçe yine ahlaki değildi: Hammadde tükenmişti. Mısır'da kazıp çıkaracak mumya kalmamıştı.

Takıntı bitmedi, tezgâh değişti
Üç hikâyeyi yan yana koyduğumuzda o soğuk desen kendini hemen gösteriyor. Avrupa, Mısır'ın binlerce yıllık ölülerini bir an bile insan olarak görmedi. Onlar sadece işlenecek kaynaktı. İlaç gerektiğinde ezdi, eğlence gerektiğinde açtı, pigment gerektiğinde boyadı. Ve her seferinde kendine meşru bir kılıf buldu.
Neyse ki tarih küçük bir intikamı esirgemedi. Tutankhamun'un mezarını açtıran Lord Carnarvon 1923'te ölünce (doğal sebeplerden, ama kim dinler) kıtayı bu kez devasa bir lanet korkusu sardı. Yüzyıllarca o bedenleri yiyen, açan, boyayan Avrupa, günün sonunda kendi efsanesinden korkar hale geldi.
Peki bugün bu hikâyenin tam olarak neresindeyiz? Kendimizi öyle kolayca temize çekmeden önce iki kez düşünelim derim. Mumyaların da başrolde olduğu antika kaçakçılığı karaborsası bugün yaklaşık 3 milyar dolarlık korkunç bir sektör. Ve dünyanın büyük müzelerinde binlerce beden, hâlâ ait olmadıkları cam vitrinlerde, biletli ziyaretçilerin flaşları altında yatıyor. Onlara artık kaşık kaşık yutulmuyorlar diye "kurtuldular" demek gerçekten mümkün mü?
Emin değilim. Belki takıntı hiç bitmedi. Sadece tezgâh cam oldu, ışıklandırması güzelleşti.




Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın