The Drama: Bir Düğün Provasının Tam Ortasında Patlayan Bomba

The Drama: Bir Düğün Provasının Tam Ortasında Patlayan Bomba
1 Beğen
0 Yorum

Bir çift düşünün. Erkek tarafı, tam bir Hugh Grant klişesi: yakışıklı, sakar, İngiliz, kekeleyen bir çekiciliği var. Kadın tarafı ise gizemli, güzel ve bir sırrı olduğu daha ilk kareden belli olan biri. Cambridge'de bir kahve dükkânında, ufak bir yalanla başlayan doksanlar romantik komedisi tadında bir tanışma. Sonra düğün hazırlıkları, dekorasyon toplantıları, çiçekçiyle pazarlıklar... Klasik. Sıkıcı bile denebilir.

 

Sonra tadım akşamı geliyor. Alkol biraz fazla kaçıyor, sağdıç ve nedime çift "hayatında yaptığın en kötü şey neydi" oyununu öneriyor ve gelin, on beş yaşındayken "neredeyse bir okul saldırısı yapacağını" itiraf ediyor.


Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli'nin The Drama'sı tam da bu saniyede, jilet gibi kesilmiş bir gelinlik misali, tam ortadan ikiye ayrılıyor.

Tür Karışımı: Romantik Komedinin Enkazı Üzerinde Yükselmek

Filmin ilk on beş dakikası size bildiğiniz her romantik komedinin jenerik hamlelerini gösterir: tesadüfi karşılaşma, gülümseyen kadraj, montajlanmış aşk sahneleri. Borgli bunu bilerek yapıyor; sizi rahat bir koltuğa oturtup sonra koltuğu aniden çekip alıyor. Kurgu (yönetmenin kendisi ve Joshua Raymond Lee imzalı) kesitleri sert ve keskin bırakıyor; sahneler tam da en gerilmiş anında, nefesinizi tutarken kesiliyor. Bu bir teknik gösteriş değil, işlevsel bir karar: Film, izleyicinin de karakterler gibi ayağının altındaki zeminin kaydığını hissetmesini istiyor.

Kritikler bu tür sıçramayı, filmin en güçlü silahı olarak okudu. WBUR'dan Sean Burns filmi "kavga çıkarmak isteyen, biraz tehlikeli hisseden" bir yapım olarak tanımlarken, çıkışta izlediği seyircilerin bir kısmının filmi sevdiğini ama bunu itiraf etmekten çekindiğini yazdı. Bu tepki, filmin neyi başardığının en iyi kanıtı: The Drama, sizi güldürürken suçluluk duymanızı istiyor.

Asıl mesele: Neden bu itiraf bu kadar şok edici?

İşte film burada, salt bir "kara komedi" olmaktan çıkıp gerçekten konuşmaya değer bir şey söylüyor. Emma'nın itirafı sarsıcı, çünkü onu oynayan kişi ince, güzel, "modelimsi" bir kadın; toplumsal hayal gücümüzde okul saldırganı profiline hiç uymayan biri. İstatistik burada çok nettir ve NPR'ın eleştirmeni Aisha Harris'in incelemesinde de altını çizdiği gibi: Toplu silahlı saldırıların neredeyse tamamı erkekler tarafından işleniyor; kadın saldırganlar istatistiksel olarak bir istisna sayılacak kadar nadir. Emma'nın itirafının bu kadar "düşünülemez" gelmesinin sebebi, aslında saldırganlık ile cinsiyet arasında kurduğumuz sessiz ama çok güçlü bir denklemin ne kadar keskin olduğunu gösteriyor. Borgli'nin oyunu şu: Bu vahşeti "yanlış" bedene, yani bizim asla şüphelenmeyeceğimiz bir bedene yerleştirip, izleyiciye kendi önyargısını ayna gibi tutuyor.

Bu kurgusal karar aynı zamanda filmin gerçek konusunu da ele veriyor: Amerika'nın silah şiddetiyle kurduğu tuhaf, neredeyse folklorik ilişki. Norveçli bir yönetmenin dışarıdan bakışıyla bu saplantıyı bu kadar rahat teşhis edebilmesi tesadüf değil; bazı hastalıkları en iyi, içinde yaşamayanlar tanır.

Ama işte tam burada film, kendi cesaretinin önünde diz çöküyor

Şimdi gelelim eleştirinin asıl can alıcı noktasına: The Drama parlak bir öncül kuruyor ama o öncülün taşıyabileceği ağırlığı taşımıyor.

Zendaya'nın rolü, aslında onun için yazılmamıştı; senaryo elden ele dolaşırken oyuncu ve ekibi kendilerini role aday göstermiş. Bu bilgi, filmi izlerken hissettiğiniz tuhaf boşluğu açıklıyor: Emma'nın ırkı, hikâyenin göbeğinde duran bir konu (bir siyahi kadının "beyaz erkek davranışı" sayılan bir şeyi itiraf etmesi) olmasına rağmen, senaryo bu boyutu neredeyse hiç işlemiyor. Karakter, büyük ölçüde Charlie'nin dehşete düşmüş, giderek düzleşen bakışından görülüyor; kendi iç dünyasına, kendi öfkesine, kendi korkusuna dair çok az alan bulabiliyor.

Bir sahnede, Emma yatakta iç çamaşırıyla poz verip bir tüfeği kucaklıyor; film bu görüntünün cinsiyet tersyüzünden keyif alıyor ama ırksal boyutuna aynı merakı göstermiyor. Zendaya'nın son dönem filmografisinde tekrar eden bir sorun bu: Challengers'ta da benzer bir şekilde, karakterinin ırksal kimliği anlatıya hiç dahil edilmemişti.

Yani elimizde, bir kadın oyuncuya "gerçek bir öfkeyi, gerçek bir karanlığı oynama" fırsatı sunması gereken ama son anda geri çeken bir film var. Zendaya'nın performansında kıvılcımlar görüyorsunuz. Ancak o kıvılcımlar, beklediğiniz o büyük yangını bir türlü başlatamıyor.

Peki oyunculuklar nasıl?

Burada film gerçekten kazanıyor. Pattinson artık gençlik idolü imajını çoktan geride bırakmış, tuhaf sesler ve tikler biriktiren bir karakter oyuncusuna dönüşmüş durumda; ama The Drama ondan farklı bir şey istiyor: yakışıklı, "normal" bir kahraman olup sonra gözümüzün önünde parça parça çökmesi. Bunu ustalıkla yapıyor. Alana Haim ise (Licorice Pizza'daki muhteşem çıkışından sonra bir süredir hakkını verecek roller bulamamıştı) burada kendinden emin bir ikiyüzlülükle sahneyi çalıyor; kendi günahları hiç de az olmayan bir nedime rolünde öfkeden köpürürken ekrana neredeyse delik açıyor.

Borgli'nin imzası: Kurgusu net, sonu hep muallak bir yönetmen

The Drama'yı, yönetmenin önceki işlerinin bağlamına oturtmadan değerlendirmek eksik kalır. Borgli'nin 2022 filmi Sick of Myself, beğeni toplamak için kendine nadir bir cilt hastalığı bulaştıran bir influencer'ı anlatıyordu; 2023'ün Dream Scenario'sunda ise Nicolas Cage, hiçbir sebep yokken yabancıların rüyalarında belirmeye başlayan sıradan bir adamı oynamıştı. İkisi de zekice kurulmuş, ama bir türlü gerçek bir sona ulaşamayan filmlerdi; parlak bir öncülün peşinden koşup nefesi tükenen senaryolar. The Drama, eleştirmenlere göre Borgli'nin ilk kez gerçek bir sona vardığı film; düğün, kendi ağırlığıyla kaçınılmaz bir final yaratıyor.

Yani yönetmen bu kez ödevini bitiriyor. Ama bitirdiği ödev, sorduğu soruların en zorlu olanından (ırk) kaçınarak bitiyor.

Sonuç: İzlenmeli, Ama Alkışlanmadan Önce Sorgulanmalı

The Drama, sinema salonundan çıkarken sizi hâlâ konuşturan, tartıştıran, belki biraz da rahatsız eden nadir filmlerden. Cinsiyet ve şiddet arasındaki önyargılı denklemi sorgulaması cesur ve zamanında bir hamle. Ama aynı cesareti ırk konusunda gösteremeyip geri çekilmesi, filmi "iyi" olmaktan "olabilirdi" kategorisine itiyor.

Arı kovanına çomak sokuyorsanız, sonuçlarına katlanmanız gerekir; The Drama kovana çomağı sokuyor, sonra kameranın açısını değiştirip başka yöne bakıyor.

Yine de: Bu sezonun en çok tartışılacak filmlerinden biri kesinlikle bu. İzleyin, sinemadan çıkışta bir arkadaşınızla en az kırk beş dakika tartışacaksınız garanti veriyorum.

Kaynaklar:

  • NPR – 'The Drama' review: Zendaya and Robert Pattinson star in a provocative wedding comedy
  • WBUR – Wedding comedy 'The Drama' is an audaciously uncomfortable affair
  • Deadline – 'The Drama' Review: Zendaya, Robert Pattinson Wedding Problems
  • NPR – Why Nearly All Mass Shooters Are Men

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın