İnsan, hayatı boyunca kendi kararlarını verdiğine inanır. Nerede yaşayacağını, kimlerle arkadaşlık kuracağını, hangi mesleği seçeceğini, neyi sevip neyi sevmeyeceğini çoğu zaman kendi iradesinin sonucu olarak görür. Ancak bu seçimlerin ne kadarı gerçekten bize aittir? İçinde bulunduğumuz toplum, aile, medya, teknoloji ve çevremiz kararlarımızı fark etmeden şekillendiriyorsa, özgür olduğumuzu söylemek ne kadar mümkündür? The Truman Show, tam da bu soruların merkezine yerleşen ve izleyiciyi kendi hayatını sorgulamaya zorlayan bir filmdir.
Peter Weir'in yönettiği The Truman Show, hayatının tamamının milyonlarca insan tarafından televizyondan izlendiğinden habersiz olan Truman Burbank'ın hikayesini anlatır. Truman'ın yaşadığı Seahaven adlı kasaba, aslında devasa bir film stüdyosudur. Çevresindeki insanlar oyuncu, eşi ve arkadaşları ise senaryonun bir parçasıdır. Truman'ın doğumundan itibaren hayatının her anı kameralar tarafından kaydedilir. En önemli nokta ise Truman'ın bütün bunlardan habersiz olmasıdır. O, kendisine sunulan dünyayı gerçek kabul eder. Filmin asıl çarpıcı tarafı, Truman'ın yaşadığı dünyanın tamamen yapay olması değildir. Asıl düşündürücü olan, onun yaşadığı hayatın yapay olduğunu bilmeden gerçek olduğunu düşünmesidir. Bu durum, modern insanın yaşamıyla arasında güçlü bir benzerlik kurulmasına neden olur. Çünkü biz de çoğu zaman içinde bulunduğumuz dünyanın bize sunduğu seçenekleri sorgulamadan kabul ederiz.
Özgür İrade Gerçekten Var mı?
Truman'ın hayatındaki en büyük problem, seçimlerinin aslında önceden belirlenmiş olmasıdır. Nereye gideceği, kimlerle karşılaşacağı ve nelerden korkacağı yapımcı tarafından kontrol edilir. Truman'ın denizden korkması bile doğal bir korku değildir; geçmişte yaşadığı travmatik bir olay kurgulanarak onun Seahaven'dan ayrılması engellenmiştir.
Bir insan seçenekler arasından seçim yapabiliyorsa gerçekten özgür müdür? Truman kendisini özgür hisseder. İşine gider, arkadaşlarıyla konuşur, evlenir ve günlük hayatını sürdürür. Fakat seçeneklerinin sınırları başkaları tarafından çizilmiştir. Dolayısıyla onun özgürlüğü görünürde vardır; ancak bu özgürlüğün sınırlarını kendisi belirlememektedir.
Gerçek hayatta da benzer bir durumla karşılaşabiliriz. Bir insan istediği üniversiteyi seçebilir, istediği mesleğe yönelebilir veya istediği ürünü satın alabilir. Fakat bu kararların arkasında ailesinin beklentileri, ekonomik koşullar, toplumsal normlar, reklamlar ve sosyal medya gibi birçok etken bulunabilir. Bize sunulan seçeneklerin gerçekten bizim tarafımızdan mı oluşturulduğu, yoksa başkaları tarafından mı belirlendiği her zaman açık değildir. Bu nedenle The Truman Show, özgürlüğün yalnızca "seçebilmek" olmadığını düşündürür. Gerçek özgürlük, neyi seçeceğimize karar vermenin yanında, bize sunulan seçenekleri de sorgulayabilme gücüne sahip olmaktır.
Sosyal medya algoritmaları da bu durumu daha karmaşık hâle getirir. Karşımıza çıkan içerikler tamamen rastlantısal değildir. İlgi alanlarımıza, geçmiş davranışlarımıza ve çevrimiçi tercihlerimize göre şekillendirilir. Böylece herkes kendi "gerçeklik alanının" içinde yaşamaya başlayabilir. Bu nedenle film yalnızca "Televizyon insanları kandırabilir" demekle kalmaz. Daha derin bir soru sorar:
Ya bize gösterilen gerçeklik, gerçekliğin kendisi değilse?
Truman'ın yaşadığı en büyük kırılma, gerçek ile kurgu arasındaki farkı fark etmeye başlamasıdır. Başlangıçta yaşadığı dünyanın gerçek olduğundan şüphe etmez. Ancak zamanla bazı tuhaflıklar dikkatini çeker. Aynı insanların sürekli aynı yerlerden geçmesi, gökyüzünden bir ışığın düşmesi, radyoda kendi hareketlerinin tarif edilmesi ve geçmişte yaşadığı bazı olayların tutarsız görünmesi onun şüphelenmesine neden olur. Truman'ın gerçeği keşfetme süreci aslında bir uyanış hikayesidir.
Bu yönüyle film, Platon'un Mağara Alegorisi ile de ilişkilendirilebilir. Platon'un mağarasındaki insanlar, gördükleri gölgeleri gerçek sanmaktadır. İçlerinden biri mağaradan çıkıp dış dünyayı gördüğünde, daha önce gerçek sandığı şeylerin yalnızca birer görüntü olduğunu fark eder. Truman da benzer biçimde kendi "mağarasından" çıkmaya çalışır. Fakat gerçekliği keşfetmek kolay değildir. Çünkü insan alıştığı dünyayı kaybetmekten korkar. Truman için Seahaven güvenli, düzenli ve tanıdık bir yerdir. Gerçek dünya ise bilinmezdir. Bu nedenle Truman'ın mücadelesi yalnızca dış dünyaya ulaşma mücadelesi değildir; aynı zamanda bilinmeyen bir gerçeği, bilinen bir yalandan daha değerli kabul etme mücadelesidir.
Güvenli Bir Yalan mı, Acı Bir Gerçek mi?
Filmin dikkat çekici karakterlerinden biri olan Christof, Truman'ın hayatını kontrol etmesine rağmen kendisini kötü bir insan olarak görmez. Ona göre Truman'a gerçek dünyadan daha güvenli ve daha iyi bir dünya sunmaktadır. Bu düşünce önemli bir etik problem ortaya çıkarır: Bir insanın iyiliği için onun gerçekliğini kontrol etmek kabul edilebilir mi?
Christof'un Seahaven'ı güvenli olabilir. Ancak Truman'ın güvenli olması, özgür olduğu anlamına gelmez. Çünkü Truman'a seçme hakkı verilmemiştir. Hayatının nasıl olması gerektiğine onun yerine başkaları karar vermiştir. Burada film, özgürlük ile güvenlik arasındaki çatışmayı da gündeme getirir. Bazen insanlar belirsizlikten kaçmak için kendilerine sunulan güvenli hayatı tercih edebilir. Ancak güvenli bir hayat ile özgür bir hayat her zaman aynı şey değildir.
Gerçek özgürlük, risk almayı ve belirsizlikle karşılaşmayı da beraberinde getirir.
Filmin sonunda Truman, kendisini yıllardır çevreleyen yapay dünyanın sınırına ulaşır. Karşısında gerçek dünyaya açılan bir kapı vardır. Christof ona seslenerek geri dönmesini ister. Truman'ın önünde iki seçenek bulunmaktadır: Bildiği, güvenli ve konforlu dünyada kalmak ya da bilinmeyene adım atmak. Truman'ın kapıdan çıkması, aslında insanın kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmesini simgeler. Gerçeği bilmek her zaman rahatlatıcı değildir. Hatta bazen gerçek, insanın bütün düzenini yıkabilir. Fakat insanın kendisine ait bir hayat yaşayabilmesi için zaman zaman bildiği dünyanın dışına çıkması gerekir.
The Truman Show, ilk bakışta bir televizyon programının içinde yaşayan bir adamın hikayesi gibi görünse de aslında hepimizin hayatına yönelttiği bir sorudur.
Hayatımızda yaptığımız seçimleri ne kadar kendimiz belirliyoruz? İnandığımız düşünceler gerçekten bize mi ait? Sevdiğimiz şeyleri gerçekten biz mi seçiyoruz? Korkularımız nereden geliyor? Başarının, mutluluğun ve iyi bir hayatın ne olduğuna kim karar veriyor? Bu soruların hepsine kesin cevaplar vermek kolay değildir. Çünkü insan tamamen bağımsız bir varlık değildir; içinde bulunduğu toplumdan, kültürden ve çevresinden etkilenir. Ancak önemli olan etkilenmemek değil, etkilendiğimiz şeylerin farkına varabilmektir.
Truman'ın asıl özgürlüğü Seahaven'dan çıkmasıyla başlamaz. Asıl özgürlük, yaşadığı dünyanın gerçekliğini sorgulamaya başladığı anda ortaya çıkar.
Bize sunulan hayatı olduğu gibi kabul etmek yerine, seçimlerimizin gerçekten bize ait olup olmadığını sorgulamak gerekir. Çünkü insanın özgürlüğü, yalnızca istediği yere gidebilmesinde değil; kendi hayatının anlamını ve yönünü sorgulayabilmesinde yatar.
Yaşadığın hayat gerçekten senin seçtiğin hayat mı?



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın