İnsan, hayatında başarılı olmak istediğinde çoğu zaman kendisinden daha fazlasını beklemeye başlar. Daha çok çalışmak, daha çok öğrenmek, hatalarını düzeltmek ve sonunda diğerlerinden daha iyi olmak ister. Başarıya ulaşmak için gösterilen çaba, çoğu zaman takdir edilen bir özelliktir. Ancak insan kendisini geliştirmek ile kendisini tüketmek arasındaki sınırı ne zaman aşar? Başarılı olmak için ne kadar fedakarlık yapılmalıdır? Bir insan hayallerine ulaşmak uğruna kendisini kaybetmeye başlarsa, elde ettiği başarı hâlâ bir başarı mıdır?
Whiplash, tam olarak bu soruların etrafında şekillenen ve başarı kavramını alışılmışın dışında konu alan bir filmdir. Film, dünyanın en iyi davulcularından biri olmak isteyen genç bir müzisyen olan Andrew Neiman'ın hikayesini anlatır. Andrew, müzik konservatuvarında eğitim görmekte ve büyük bir caz davulcusu olmanın hayalini kurmaktadır. Ancak onun için yetenekli olmak yeterli değildir. sıradan biri olmaktan korkar. Hayatının bir anlamı olması için olağanüstü olması gerektiğine inanır.
Bu hedef doğrultusunda karşısına çıkan en önemli kişi ise Fletcher'dır. Fletcher, öğrencilerinden mükemmellik bekleyen, son derece acımasız ve baskıcı bir eğitmendir. Onun yöntemleri yalnızca disiplinli olmakla sınırlı değildir. Öğrencilerini küçük düşürür, üzerlerinde psikolojik baskı kurar ve hata yaptıklarında onları son derece ağır biçimde eleştirir. Fletcher'a göre büyük sanatçılar rahatlık içinde ortaya çıkmaz. İnsan ancak sınırlarının zorlanmasıyla gerçek potansiyeline ulaşabilir.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar:
Bir insanı mükemmelliğe ulaştırmak için onu ne kadar zorlamak gerekir?
Başarı mı, Takıntı mı?
Andrew başlangıçta yalnızca iyi bir davulcu olmak ister. Fakat zamanla bu istek bir hedef olmaktan çıkar ve takıntıya dönüşmeye başlar. Saatlerce prova yapar, elleri kanayana kadar davul çalar ve hayatındaki diğer şeyleri giderek önemsememeye başlar. Ailesi, arkadaşları ve ilişkileri ikinci plana düşer. Andrew için artık önemli olan tek şey vardır: Diğerlerinden daha iyi olmak. Bu noktada film, başarı ile takıntı arasındaki ince çizgiyi göstermeye başlar.
Çalışmak insanı geliştirebilir. Disiplin, sabır ve tekrar başarıya ulaşmanın önemli parçalarıdır. Ancak insan bütün değerini yalnızca başarısıyla ölçmeye başladığında durum değişir. Çünkü artık mesele bir şeyi sevmek değil, yeterince iyi olmadığına inandığı için kendisini sürekli cezalandırmaktır. Andrew'nun en büyük korkusu başarısız olmak değildir. Asıl korkusu sıradan kalmaktır.
Bu korku, günümüzde birçok insanın yaşadığı bir durumla benzerlik gösterir. Sosyal medyada başarılı insanların hayatlarını görür, başkalarının başarılarını kendi hayatımızla karşılaştırır ve kendimizi yeterince iyi hissetmeyebiliriz. Daha iyi bir okul, daha iyi bir iş, daha yüksek bir maaş, daha fazla takipçi veya daha büyük başarılar isteriz. Bir noktadan sonra "Başarılı olmak istiyorum." düşüncesi, "Başarılı olmazsam değersizim." düşüncesine dönüşebilir.
Mükemmellik Gerçekten Mümkün mü?
Fletcher'ın dünyasında hata yapmak kabul edilemezdir. Ona göre iyi olmak yeterli değildir. İnsanın olağanüstü olması gerekir. Çünkü mükemmellik kulağa olumlu gelen bir kavramdır. İnsanlar mükemmel olmak, kusursuz bir iş ortaya çıkarmak ve kendi alanlarının en iyisi olmak ister. Ancak mükemmellik ulaşılması gereken bir hedef hâline geldiğinde insanı sürekli eksik hissettirebilir.
Çünkü mükemmel olduğumuzu düşündüğümüz anda bile daha iyisi vardır.
Andrew'nun yaşadığı problem de budur. Her başarısından sonra daha fazlasını ister. Bir parçayı doğru çalmak yetmez, daha hızlı çalmalıdır. Daha hızlı çalmak yetmez, kusursuz çalmalıdır. Kusursuz çalmak da yetmez, diğer bütün davulculardan daha iyi olmalıdır.
Böylece başarı bir varış noktası olmaktan çıkar ve sürekli ilerlemek zorunda olunan bir yarışa dönüşür.
Peki insan ne zaman "Artık yeterince iyiyim." diyebilir?
Belki de filmin en rahatsız edici taraflarından biri budur. Çünkü Whiplash, izleyicinin başarı hakkındaki düşüncelerini de sorgulatır. Andrew'nun gösterdiği olağanüstü çaba etkileyici görünürken, bu çabanın arkasındaki psikolojik yıkım giderek daha kötü duruma gelir.
Filmin en tartışmalı karakteri şüphesiz Fletcher'dır. Çünkü onun düşüncelerinde tamamen yanlış olan bir şey yoktur. Fletcher, öğrencilerinin potansiyellerini ortaya çıkarmak ister. Ona göre insanların yeteneklerinin sınırlarını bilmeleri için zorlanmaları gerekir. Tarihte büyük sanatçıların, sporcuların veya bilim insanlarının büyük başarılar elde etmek için yıllarca çalıştığını düşünürsek bu yaklaşımın neden ikna edici olduğunu anlayabiliriz.
Ancak Fletcher'ın yöntemleri önemli bir sınırı aşar.
Bir insanı geliştirmek ile onu psikolojik olarak yıpratmak aynı şey değildir.
Fletcher, öğrencilerinin hatalarını düzeltmekle yetinmez onları korku ve aşağılanma üzerinden kontrol eder. Başarısızlık korkusunu bir motivasyon aracına dönüştürür. Böylece öğrenciler müzik yaptıkları için değil, hata yapmaktan korktukları için çalışmaya başlar.
Bir yöntem sonunda başarılı bir sonuç ortaya çıkarıyorsa, o yöntemin doğru olduğunu söyleyenebilir mi?
Filmin kesin bir cevabı yoktur. Zaten Whiplash'i güçlü yapan şeylerden biri de budur. Fletcher'ı yalnızca kötü bir öğretmen olarak görmek kolaydır. Fakat film, onun Andrew üzerinde yarattığı etkinin sonucunu gösterdikçe mesele daha karmaşık hâle gelir.
“Yeterince İyi” Olmak Neden Bize Yetmez?
Andrew'nun hikayesi yalnızca müzikle ilgili değildir. Aslında modern insanın başarı anlayışına dair bir hikayedir.
Bugün birçok insan sürekli daha fazlasını yapmak zorunda hissediyor. Daha yüksek notlar almak, daha iyi bir üniversiteye girmek, daha iyi bir kariyer yapmak, daha çok para kazanmak ve başkalarının gözünde daha başarılı görünmek. Başarı çoğu zaman bir ihtiyaç olmaktan çıkıp kimliğimizin bir parçası haline geliyor.
"Ne yaptın?" sorusundan sonra gelen cevabın, "Sen kimsin?" sorusunun cevabına dönüşmesi tehlikelidir.
Çünkü insan yaptığı işten ibaret değildir.
Bir sınavdan aldığımız puan, bir işte elde ettiğimiz başarı veya sahip olduğumuz yetenek bizim değerimizi tamamen belirleyemez. Fakat Andrew'nun dünyasında bunun tam tersi vardır. O, kendisini davulculuğu üzerinden tanımlar. Bu yüzden başarısız olduğu her an yalnızca performansının kötü olduğunu düşünmez; kendisinin de yetersiz olduğunu hisseder.
İnsan başarısız olmaktan değil, başarısız biri olmaktan korkmaya başlar.
Film boyunca Andrew'nun elleri önemli bir sembole dönüşür. Davul çalarken ellerinin kanaması, onun mükemmellik uğruna ne kadar ileri gittiğini gösterir. Normal şartlarda insanın durması gereken noktada Andrew devam eder. Çünkü onun için acı, hedefinin önündeki bir engel değil hedefe ulaşmanın bedelidir.
Bu düşünce aslında hayatın birçok alanında karşımıza çıkar. "Başarılı olmak istiyorsan fedakarlık yapmalısın." denir. "Rahatını bozmalısın." denir. "Pes etme." denir. Bunların hepsi belli bir noktaya kadar doğrudur. Fakat bazen durmayı bilmek de bir başarıdır.
Çünkü insanın kendisini tüketmeden çalışabilmesi, başarının kendisi kadar önemlidir. Bir hedef uğruna sağlığını, ilişkilerini, mutluluğunu ve kişiliğini tamamen kaybettiğinde geriye ulaşılacak hedefin ne anlamı kalır?
Filmin finali bu nedenle son derece etkileyicidir. Andrew sahneye çıktığında artık yalnızca bir davulcu değildir. Fletcher ile arasındaki bütün çatışma, baskı ve öfke o performansın içinde birleşir.
Andrew sonunda kendisini kanıtlamak ister.
Ve bunu yapar.
Fakat sahne ilerledikçe izleyici garip bir ikilemle karşı karşıya kalır. Bir tarafta Andrew'nun hayalini gerçekleştirmeye yaklaştığını görürüz. Diğer tarafta ise bu noktaya gelebilmek için neler kaybettiğini hatırlarız.
Finaldeki performans bir zafer gibi görünür. Ama bu gerçekten bir zafer midir? Andrew artık istediği seviyeye ulaşmış olabilir. Fletcher'ın karşısında kendisini kanıtlamış olabilir. Fakat bunun karşılığında ne kaybettiğini düşünmek gerekir. Belki de filmdeki asıl soru "Andrew başarılı oldu mu?" değildir.
Asıl soru şudur: Andrew, başarılı olurken kendisi olarak kalabildi mi?
Mükemmelliğin Bedeli Var mı?
Whiplash, başarıya karşı çıkan bir film değildir. Aksine çalışmanın, disiplinin ve azmin önemini kabul eder. Ancak başarı uğruna ödenen bedelin sonsuz olmadığını hatırlatır. İnsanın kendisini geliştirmesiyle kendisini yok etmesi arasında çok ince bir çizgi vardır. Bazen bizi ileri taşıyan şey hırsımızdır. Bazen de aynı hırs, bizi kendimize karşı acımasız hâle getirir. Daha iyi olmak isterken sahip olduklarımızı küçümseyebilir, başkalarının başarılarını kendi eksikliklerimiz olarak görebilir ve hiçbir zaman yeterince iyi olmadığımızı düşünebiliriz.
Belki de asıl mesele mükemmel olmak değildir. Belki önemli olan, elimizden gelenin en iyisini yaparken kendimizi kaybetmemektir.
Çünkü başarıya ulaşmak için sürekli daha yükseğe çıkabiliriz. Fakat insan kendisini tamamen geride bıraktığında, ulaştığı zirvede onu karşılayacak kimse kalmayabilir.




bu kız kitap yazsa okurum o sekil yazıyor (en son 2 yıl önce kitap okudum)