Sosyal Medya Sinema Eleştirisini Öldürdü mü?
Bir filmi izledikten sonra salondan çıkıyoruz. Bazen film hâlâ zihnimizde dönüyor; bir sahne, bir replik, oyuncunun yüzündeki küçücük bir ifade… Fakat çoğu zaman bu düşüncenin tamamlanmasına fırsat vermeden telefonumuza uzanıyoruz.
Filmin adını aratıyoruz.
Puanına bakıyoruz.
Başka insanların ne yazdığını okuyoruz.
Birinin “başyapıt” dediğini, diğerinin “yılın en abartılmış filmi” ilan ettiğini görüyoruz. Birkaç dakika içinde, az önce izlediğimiz film hakkında kendi düşüncemizi oluşturmak yerine, filmin etrafında çoktan kurulmuş düşünceler dünyasına giriyoruz.
Burada tuhaf bir şey oluyor: Film bitiyor ama film hakkındaki tüketimimiz başlıyor.
Sinema kültürünün önemli bir parçası artık filmleri izlemek değil, filmler hakkında konuşulanları takip etmek. Üstelik bunu yalnızca eleştiri yazıları ya da sinema dergileri üzerinden yapmıyoruz. TikTok videoları, Instagram gönderileri, YouTube videoları, Letterboxd günlükleri ve X paylaşımları; filmler hakkında düşünme biçimimizi giderek daha fazla belirliyor.
Bu durum sinema eleştirisini gerçekten öldürüyor mu?
Belki de soruyu biraz değiştirmek gerekiyor.
Sosyal medya sinema eleştirisini öldürmekten çok, onun çalışma biçimini değiştirmiş olabilir mi?
Bir filmi ne zaman değerlendirmeye başlıyoruz?
Eskiden bir film hakkında konuşmak için filmin kendisinden hareket etmek daha doğal görünüyordu. Şimdi ise filmin etrafında oluşan dijital kalabalık çoğu zaman filmin önüne geçebiliyor.
Bir filmi izlemeden önce fragmanını görüyoruz. Ardından oyuncuların röportajları, yönetmenin açıklamaları, sosyal medyadaki teoriler ve kısa video analizleri geliyor. Filmi izledikten sonra ise bu kez başkalarının yorumlarıyla karşılaşıyoruz.
Böylece seyir deneyimi iki farklı noktadan kuşatılıyor: Film hakkında ne düşüneceğimiz, filmi görmeden önce şekillenmeye başlıyor; filmi gördükten sonra da başkalarının düşünceleriyle tamamlanıyor.
Bu durum her zaman kötü bir şey değil. Aksine, bir filmin farklı okumalarını keşfetmek sinema kültürünün önemli bir parçası. Problem, bu yorumların kendi düşüncemizin yerini almaya başladığı noktada ortaya çıkıyor.
Çünkü bir filmi anlamak ile bir film hakkında ne söylendiğini bilmek aynı şey değil.
“10/10” bir eleştiri değildir
Bugün dijital sinema kültürünün en görünür ifadelerinden biri puanlama.
Beş yıldız. On puan. Yüz üzerinden değerlendirme.
Bu sistemler kullanışlı; ne kadar sevdiğimizi hızlıca anlatmamıza yardımcı oluyor. Fakat bir filmin bütün deneyimini tek bir sayıya sıkıştırdığımızda, ister istemez filmin içindeki çelişkileri görünmez hale getiriyoruz.
Bir film hem etkileyici hem de kusurlu olabilir.
Bir oyunculuk performansı olağanüstü iken senaryo sorunlu olabilir.
Bir filmin atmosferi kusursuzken anlatısı aksayabilir.
Hatta bir filmi teknik açıdan başarılı bulup yine de sevmeyebiliriz.
Eleştiri tam olarak bu çelişkilerin içinde ortaya çıkar.
Fakat sosyal medya çoğu zaman çelişkiden ziyade kesinlik ister. “Filmi sevdim ama…” diye başlayan bir değerlendirme, “BU FİLM BAŞYAPIT” kadar kolay dolaşıma girmeyebilir.
Çünkü ikinci cümle daha nettir.
Daha hızlı anlaşılır.
Daha kolay paylaşılır.
Dolayısıyla zamanla yalnızca filmleri değil, filmler hakkındaki cümlelerimizi de sadeleştirmeye başlarız.
Filmin kendisi mi konuşuluyor, filmin etrafındaki kültür mü?
Bunu özellikle popüler filmlerde görmek mümkün.
Bir film vizyona giriyor. Birkaç saat içerisinde sosyal medya ikiye bölünüyor. Bir taraf filmi savunuyor, diğer taraf yerden yere vuruyor. Oyuncuların performansları tartışılıyor, yönetmenin önceki filmleri gündeme geliyor, fragmandaki bir sahne yeniden paylaşılıyor.
Bir süre sonra tartışmanın merkezinde filmin kendisi kalmıyor.
Film, insanların kendi kültürel kimliklerini ifade ettikleri bir nesneye dönüşüyor.
Bir yönetmeni savunmak bazen o yönetmenin bütün filmlerini savunmayı gerektiriyor. Sevdiğimiz bir oyuncunun başarısız performansını kabul etmek istemiyoruz. Yıllardır “usta” olarak gördüğümüz bir yönetmenin yeni filmini eleştirdiğimizde sanki kendi sinema zevkimize karşı çıkıyormuşuz gibi hissediyoruz.
Böylece eleştiri, eserin özelliklerinden uzaklaşıp “Ben hangi taraftayım?” sorusuna yaklaşmaya başlıyor.
Bu noktada sosyal medyanın yalnızca iletişim biçimimizi değil, seyirci kimliğimizi de değiştirdiğini düşünmek mümkün.
Bunun en ilginç örneklerinden biri: Letterboxd
Letterboxd, sinema kültürünün dijital çağdaki en ilginç alanlarından biri.
Bir taraftan insanları daha fazla film izlemeye, eski filmleri keşfetmeye ve farklı sinema anlayışlarıyla tanışmaya teşvik ediyor. Daha önce ulaşılması zor olan bir film hakkında dünyanın başka bir yerindeki izleyicinin düşüncesini okuyabiliyoruz.
Fakat platformun kendine özgü dili de zamanla oluştu.
Filmler yıldızlarla değerlendiriliyor. Kısa yorumlar öne çıkıyor. Mizahi cümleler kolayca dolaşıma giriyor. Bazı filmler, kendilerinden bağımsız olarak internette oluşan kültürleriyle hatırlanıyor.
Bu, filmin değerini azaltan bir durum olmak zorunda değil. Fakat bize başka bir şeyi gösteriyor:
Dijital çağda bir film yalnızca izlenen bir sanat eseri değil; hakkında sürekli içerik üretilen bir kültürel nesne.
Dolayısıyla artık bir filmi deneyimlemekle, o film hakkında dolaşımda olan içerikleri deneyimlemek arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor.
Peki eleştirmen ile seyirci arasındaki fark ne?
Burada “eskiden gerçek eleştirmenler vardı, şimdi herkes eleştirmen oldu” demek kolay olurdu.
Ama bu da gerçeğin tamamını anlatmaz.
Sosyal medya sayesinde daha önce sesi duyulmayan insanların sinema hakkında konuşabilmesi önemli bir kazanım. Eleştiri yalnızca gazete köşelerinde ya da akademik dergilerde bulunmak zorunda değil.
Sorun insanların eleştiri yazması değil.
Eleştirinin ne olduğuna dair beklentimizin değişmesi.
Bir filmin neden kötü olduğunu söylemek başka, filmi sevmediğini söylemek başka.
“Senaryo kötüydü” bir yargıdır.
“Senaryonun ikinci perdede karakter motivasyonlarını zayıflattığını düşünüyorum; çünkü karakterin önceki kararlarıyla sonraki davranışı arasında dramatik bir bağlantı kurulamıyor” ise gerekçelendirilmiş bir eleştiriye yaklaşır.
Aradaki fark yalnızca uzunluk değildir.
Düşüncenin arkasında bir neden bulunmasıdır.
Sosyal medyanın asıl problemi belki de burada ortaya çıkıyor. Kısa olmak zorunda değiliz; fakat kısa konuşmaya alıştıkça gerekçelendirmeyi gereksiz görmeye başlayabiliyoruz.
Bir sahneye bakmak ile bir sahneyi görmek aynı şey değil
İyi bir sinema eleştirisi filmin bize ne hissettirdiğini söylemekle yetinmez; o hissin nasıl oluşturulduğunu da araştırır.
Örneğin Bir Zamanlar Anadolu'da'daki gece sahnelerinden birini düşünelim.
Karanlık yalnızca görüntünün içinde değildir. Farların sınırlı ışığı, karakterlerin çevresindeki geniş karanlık, uzun bekleyişler, konuşmalar arasındaki boşluklar ve kameranın karakterlere yaklaşmak yerine onları çevreleyen mekânı da görünür kılması, filmin yarattığı belirsizliğin parçalarıdır.
“Film çok atmosferik” demek bu deneyimin yalnızca sonucunu tarif eder.
Asıl eleştiri ise şu soruyla başlar:
Bu atmosfer nasıl kuruluyor?
Kamera neden burada?
Ses neden bu kadar geri planda?
Oyuncu neden birkaç saniye daha sessiz kalıyor?
Kurgu neden o anda kesmiyor?
Sinema eleştirisinin gücü tam da bu ayrıntılarda ortaya çıkar.
Sosyal medya ise çoğu zaman sonucu paylaşmaya daha elverişlidir.
“Bu sahne beni mahvetti.”
“Bu sahne sinema tarihine geçer.”
“Bu yönetmen başka bir seviyede.”
Cümlelerin hepsi samimi olabilir. Fakat filmin nasıl çalıştığını açıklamazlar.
Algoritma kötü bir eleştirmen değil; başka bir şey
Burada bütün suçu algoritmaya atmak da fazla kolay.
Algoritmanın amacı film eleştirisi yapmak değil. İnsanların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmak.
Dolayısıyla daha fazla tepki yaratan içeriklerin daha görünür hale gelmesi şaşırtıcı değil.
Bir filmi bütün yönleriyle inceleyen dengeli bir yazı yerine, tartışma yaratacak kesin bir hüküm daha fazla etkileşim alabilir.
“Bu filmin bazı sorunları var.”
ile
“BU FİLM NEDEN FELAKET?”
arasında algoritmanın dikkat ekonomisi açısından önemli bir fark vardır.
İkinci cümle insanı durdurur.
İtiraz ettirir.
Paylaştırır.
Cevap yazdırır.
Böylece eleştiri ile etkileşim arasındaki mesafe kısalır.
Ve zamanla içerik üreticisi de bunun farkına varır.
Seyirci de.
Sonunda hepimiz aynı oyunun içinde oluruz.
Belki de sorun sosyal medya değil, hız
Bir filmin etkisini anlamak için bazen zamana ihtiyaç vardır.
İlk izleyişte sevmediğimiz bir film birkaç yıl sonra bambaşka görünebilir. Çok sevdiğimiz bir filmin yıllar sonra bazı zaaflarını fark edebiliriz. Bir sahnenin neden bizi bu kadar etkilediğini ancak üzerine düşündükten sonra anlayabiliriz.
Eleştiri biraz da bu gecikmeye izin vermektir.
Sosyal medya ise gecikmeyi pek sevmez.
Film bugün çıktıysa bugün konuşulmalıdır.
Bugün konuşulmadıysa gündemden düşebilir.
Dolayısıyla düşüncenin oluşma süresi ile içeriğin yayınlanma süresi arasında giderek büyüyen bir fark oluşuyor.
Belki de sinema eleştirisinin kaybettiği şey derinlikten önce zaman.
Bir filmi izledikten sonra birkaç saat hiçbir şey yazmamak artık neredeyse tuhaf karşılanabiliyor.
Oysa bazen en dürüst eleştiri, henüz hazır olmayan eleştiridir.
Sinema eleştirisini yeniden öldürmemek
Sosyal medya sinema eleştirisini öldürdü demek kolay bir başlık.
Fakat biraz haksız.
Çünkü bugün hiç olmadığı kadar çok insan film izliyor, film konuşuyor, film keşfediyor ve kendi düşüncesini yayınlıyor.
Asıl değişen şey, eleştirinin artık yalnızca filmler hakkında yazılan metinlerden oluşmaması.
Eleştiri artık bir tweet, bir video, bir Letterboxd yorumu, bir podcast, bir Reels ya da uzun bir Wannart yazısı olabilir.
Mesele biçim değil.
Mesele, o biçimin içinde gerçekten bir düşüncenin bulunup bulunmadığı.
Bir filmi sevmek zorunda değiliz.
Bir filmi sevmemek de onu kötü yapmaz.
Bir yönetmeni savunmak zorunda değiliz.
Bir yönetmeni eleştirmek de ona düşman olduğumuz anlamına gelmez.
Ve belki de sinema hakkında yeniden öğrenmemiz gereken en önemli şey şu:
Bir film hakkında kesin bir fikre sahip olmak zorunda değiliz.
Bazen “Bilmiyorum” diyebilmek, “10/10” demekten daha dürüsttür.
Çünkü eleştiri, hüküm vermekle başlamaz.
Bakmakla başlar.
Biraz daha dikkatli bakmakla.
Sonra bir kez daha.
Ve belki bütün mesele burada:
Filmi izledikten sonra telefonumuza mı bakıyoruz, yoksa filmi gerçekten görmeye devam mı ediyoruz?








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın