Atatürk’ü Kaç Kez İzledik, Bir Kez Bile Görebildik mi?

Atatürk’ü Kaç Kez İzledik, Bir Kez Bile Görebildik mi?
1 Beğen
0 Yorum

Bir tarihi kişiliği sinemaya taşımak, onu bir tarih kitabındaki fotoğraftan çıkarıp yaşayan bir karaktere dönüştürmek demektir.

Atatürk söz konusu olduğunda ise iş biraz daha karmaşık.

Çünkü Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk, sinemaya gelmeden önce zaten milyonlarca insanın zihninde bir görüntüye sahip. Fotoğrafları, konuşmaları, anıları, okul kitapları, belgeselleri ve hakkında yazılmış sayısız eserle tanıdığımız bir karakterden söz ediyoruz.

Dolayısıyla sinemanın karşısındaki mesele yalnızca “Ne oldu?” sorusu değil.

Daha zor bir soru var:

“Bunu nasıl hissettireceğiz?”

Çünkü Atatürk'ü yalnızca savaş meydanlarında gösterirsek karşımıza komutan çıkar.

Yalnızca Cumhuriyet'in kurucusu olarak gösterirsek bir devlet adamı.

Yalnızca ailesiyle ilişkisi üzerinden anlatırsak bir oğul.

Yalnızca özel hayatına odaklanırsak bütün tarihsel ağırlığından koparılmış bir insan.

Oysa Mustafa Kemal bütün bunların aynı anda olduğu bir karakter.

İşte Atatürk filmlerinin en büyük problemi de burada başlıyor.

Bir insanı anlatmakla bir sembolü anlatmak arasındaki çizgi nerede?

Atatürk'ü anlatmak neden bu kadar zor?

Biyografik sinemanın temel sorunlarından biri, gerçek hayatın senaryoya sığmamasıdır.

Bir insanın hayatı yıllara, hatta onlarca yıla yayılır. Sinema ise bunu iki, iki buçuk saatlik bir zaman dilimine sıkıştırmak zorundadır.

Atatürk'ün hayatında ise sıkıştırılacak malzeme olağanüstü fazla.

Selanik.

Çocukluk.

Askerî okul.

Trablusgarp.

Çanakkale.

Samsun.

Millî Mücadele.

Meclis.

Büyük Taarruz.

Cumhuriyet.

Devrimler.

Aile.

Dostluklar.

Yalnızlık.

Hastalık.

Ölüm.

Bunların her biri başlı başına bir film olabilir.

Hepsini tek filme koymaya çalıştığınızda ise başka bir tehlike ortaya çıkıyor:

Tarih anlatabilirsiniz ama sinema anlatamayabilirsiniz.

Çünkü seyirci olayların sırasını bilmekten çok, o olayların karakter üzerinde nasıl bir iz bıraktığını görmek ister.

Bir savaşın sonucunu zaten biliyoruz.

Asıl merak ettiğimiz, o savaşın öncesinde karakterin ne düşündüğüdür.

Bir kararın sonucunu biliyoruz.

Asıl merak ettiğimiz, o karar verilirken odadaki sessizliğin nasıl olduğudur.

Sinema tam olarak burada başlar.

Veda: Hatırlanan Mustafa Kemal

2010 tarihli Veda, Atatürk'ü doğrudan klasik bir biyografi kalıbına hapsetmek yerine Salih Bozok'un bakış açısını merkeze alıyor. Film, çocukluktan başlayan dostluğu ve Atatürk'ün hayatındaki önemli dönüm noktalarını Salih Bozok'un anlatımı üzerinden aktarıyor.

Bu, filmin en önemli anlatı tercihlerinden biri.

Çünkü karşımızda yalnızca “Atatürk” yok.

Bir arkadaşının hatırladığı Mustafa Kemal var.

Bu ayrım küçük görünse de aslında çok önemli.

Bir insanı doğrudan anlatmakla, onu başka bir insanın hafızasından anlatmak aynı şey değildir.

Hatırlanan kişi her zaman biraz değişmiştir.

Bir dostun gözünde başka, bir annenin gözünde başka, bir askerin gözünde başka, bir milletin gözünde bambaşka görünür.

Veda'nın güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor.

Film Atatürk'ü yalnızca tarihsel bir figür olarak değil, çevresindeki insanlarla ilişkileri üzerinden kurmaya çalışıyor. Salih Bozok'un anlatıcı konumu da bu yaklaşımı destekliyor. Filmin dönem atmosferi için yoğun kostüm ve prodüksiyon çalışması yaptığı da dönemin yapım haberlerinde belirtilmişti.

Fakat aynı tercih filmin sınırını da belirliyor.

Çünkü Salih Bozok'un Mustafa Kemal'i, Mustafa Kemal'in bütününü temsil edemez.

Film bir pencere açıyor.

Fakat pencerenin dışında kalan dünyayı da ister istemez kapatıyor.

Bu yüzden Veda'yı değerlendirirken “Atatürk'ü doğru anlattı mı?” sorusu yerine başka bir soru daha anlamlı:

“Salih Bozok'un hatırladığı Atatürk'ü ne kadar güçlü bir sinema karakterine dönüştürebildi?”

Bu soru filmin kendisine daha adil davranıyor.

Dersimiz: Atatürk ve sinemanın öğretmenleştiği an

2010'un bir başka Atatürk filmi olan Dersimiz: Atatürk ise çok farklı bir hedef belirliyor.

Burada sinemanın yanında açık bir öğretme amacı da var.

Bu tercih anlaşılır.

Atatürk'ün hayatını genç izleyicilere aktarmak isteyen bir yapımın tarihsel bilgi vermesi kaçınılmaz.

Fakat sinemanın öğretici olmasıyla, filmin bir tarih dersine dönüşmesi arasında ince bir çizgi bulunuyor.

Ve film zaman zaman tam olarak bu çizgide yürüyor.

Seyirciye bilgi vermek kolaydır.

Seyirciye bir karakterin yaşadığı duyguyu hissettirmek daha zordur.

Çünkü bilgi şöyle çalışır:

"Atatürk bunu yaptı."

Sinema ise şöyle sorar:

“Atatürk bunu yaparken ne yaşadı?”

İki cümle arasındaki fark, bir tarih anlatısıyla dramatik anlatı arasındaki farktır.

Bu nedenle Dersimiz: Atatürk'ün asıl tartışılabilecek tarafı, Atatürk'ü anlatması değil; Atatürk'ü anlatırken sinemanın ne kadarını kullanabildiğidir.

Film çocuk ve genç izleyiciye ulaşmayı hedeflediği için didaktik yapısının bir nedeni vardır. Fakat yetişkin bir seyirci açısından bakıldığında karakterlerin zaman zaman olayları yaşamak yerine olayları açıklamak için kullanıldığı hissi ortaya çıkabilir.

Ve sinema, açıklamaktan çok gösterebildiğinde güçlenir.

Zübeyde: Atatürk'ü merkezden çekmek

2023 yapımı Zübeyde, Analar ve Oğullar, Atatürk'ü anlatmanın başka bir yolunu deniyor.

Bu kez kameranın merkezinde Mustafa Kemal yok.

Zübeyde Hanım var.

Filmin hikâyesi, Zübeyde Hanım'ın savaşlar, salgınlar, göçler ve aile kayıpları içerisindeki hayatına ve Mustafa ile ilişkisine odaklanıyor.

Bu tercih önemli.

Çünkü Atatürk'ü anlatmak için her zaman Atatürk'ün merkezde olması gerekmiyor.

Bazen onu anlamanın yolu, etrafındaki insanlara bakmaktan geçiyor.

Bir annenin gözünden Mustafa başka biridir.

Bir öğretmenin gözünden başka.

Bir komutanın gözünden başka.

Bir dostun gözünden başka.

Ve belki de Atatürk sinemasının geleceği açısından en ilginç ihtimallerden biri tam olarak bu.

Atatürk'ü daha fazla göstermek yerine, onun çevresindeki dünyayı daha fazla göstermek.

Zübeyde'nin sinemasal açıdan en değerli tarafı da burada aranabilir.

Çünkü “Mustafa Kemal nasıl büyük bir lider oldu?” sorusunun yanına başka bir soru ekliyor:

“O lider olmadan önce nasıl bir çocuğun hayatından geçti?”

Bu iki soru birbirinden çok farklı.

Birincisi tarihin sorusu.

İkincisi sinemanın.

Son Akşam Yemeği: Bütün hayat yerine tek gece

2023 tarihli Son Akşam Yemeği ise biyografik sinemanın başka bir çıkmazından kaçmayı deniyor.

Filmin hikâyesi 28 Ekim 1923'te, Cumhuriyet'in ilanından hemen önceki gün ve gece Çankaya Köşkü'nde geçiyor. Anlatının önemli bir bölümü köşkün mutfağında çalışan karakterler üzerinden ilerliyor.

Bu çok daha sınırlı bir zaman dilimi.

Fakat bazen sınırlılık sinemanın avantajıdır.

Çünkü bir insanın bütün hayatını anlatmak zorunda olmadığınızda, onun hayatındaki tek bir ânın içerisine daha fazla yaklaşabilirsiniz.

Son Akşam Yemeği'nin temel fikri bu açıdan ilgi çekici:

Tarihin en büyük anlarından birini, insanların günlük hayatının içerisinden izlemek.

Fakat bu yaklaşımın da bir bedeli var.

Tarihsel olay küçüldükçe karakterlerin derinleşmesi gerekir.

Çünkü artık filmin elinde savaş meydanları, büyük dönüşümler veya uzun yıllara yayılan bir biyografi yoktur.

Elinde insanlar ve diyaloglar vardır.

Dolayısıyla filmin başarısı, tarihsel olayın büyüklüğünden çok karakterlerin inandırıcılığına bağlı hâle gelir.

Bu noktada film üzerine yapılan bazı izleyici değerlendirmelerinde de özellikle diyalog ve karakter derinliği konusunda eleştiriler görülüyor. Bunlar elbette kişisel değerlendirmeler; fakat filmin seçtiği küçük ölçekli anlatının neden dramatik karakter inşasına daha fazla yük bindirdiğini gösteriyor.

Atatürk 1881-1919: Anıtı hareket ettirmek

Son dönemin en kapsamlı girişimlerinden biri ise Atatürk 1881-1919.

Burada ölçek yeniden büyüyor.

Çocukluk.

Gençlik.

Askerlik.

Savaş.

Çanakkale.

Millî Mücadele.

Film, Mustafa Kemal'in hayatının geniş bir dönemini sinematik bir anlatıya dönüştürmeye çalışıyor.

Bu tür bir projenin en büyük avantajı aynı zamanda en büyük problemi:

Malzeme çok fazla.

Bir yandan seyirciye eksiksiz bir hayat hikâyesi sunmak istiyorsunuz.

Diğer yandan sinemanın ihtiyacı olan dramatik yoğunluğu korumak zorundasınız.

İşte burada “biyografi” ile “film” arasındaki çatışma yeniden ortaya çıkıyor.

Çünkü kronoloji ilerledikçe karakter bazen hikâyeyi taşımak yerine tarihin içinde ilerleyen bir figüre dönüşebiliyor.

Oysa Mustafa Kemal'i sinemada ilginç yapan yalnızca başından geçenler değil.

Seçimleri.

Bir kararı neden verdiği.

Bir insanla neden çatıştığı.

Neden sustuğu.

Neden ısrar ettiği.

Neden vazgeçmediği.

Bunları görmediğimiz zaman tarih karşımızda durur.

Ama karakter uzaklaşır.

Atatürk'ü oynayan oyuncunun işi gerçekten ne?

Atatürk filmleri konuşulurken tartışmanın önemli bir kısmı oyuncuların fiziksel benzerliği üzerine kuruluyor.

Burun.

Göz.

Saç.

Bıyık.

Yüz hatları.

Makyaj.

Oysa sinemada fiziksel benzerlik yalnızca başlangıç noktası.

Bir oyuncunun Atatürk'e benzemesi, onun Atatürk'ü oynadığı anlamına gelmez.

Çünkü kamera makyajı değil, davranışı da kaydeder.

Bir karakterin odaya giriş biçimini.

Birinin sözünü kesip kesmediğini.

Sinirlendiğinde ne yaptığını.

Sessiz kaldığında yüzünün nasıl değiştiğini.

Karar verirken nasıl baktığını.

Bir dostuyla konuşurken ses tonunun nasıl değiştiğini.

Bunlar biyografik oyunculuğun asıl malzemeleridir.

Bu nedenle “Kim Atatürk'e daha çok benziyor?” sorusundan daha sinemasal bir soru var:

“Kim Mustafa Kemal gibi davranmayı başarabiliyor?”

Hatta daha da önemlisi:

“Bir oyuncu bize Mustafa Kemal'i oynadığını unutturabiliyor mu?”

Bence biyografik oyunculuğun gerçek sınavı burada.

Peki neden hâlâ “tek bir Atatürk filmi” hissi oluşmadı?

Çünkü belki de böyle bir film mümkün değil.

Bir savaş filmi çekerseniz komutan Mustafa Kemal'i öne çıkarırsınız.

Bir aile dramı çekerseniz Mustafa'yı, Zübeyde'nin oğlunu görürsünüz.

Bir dostluk hikâyesi çekerseniz Salih Bozok'un arkadaşını.

Bir siyasi drama çekerseniz Cumhuriyet'in kurucusunu.

Bir dönem filmi çekerseniz çağının insanını.

Bir psikolojik drama çekerseniz kararlarının ve yalnızlığının içindeki insanı.

Bunların hiçbiri tek başına “gerçek Atatürk” değildir.

Fakat hepsi onun farklı bir yüzüne yaklaşabilir.

Sorun, hangi yüzü seçtiğiniz değil.

Seçtiğiniz yüzün hakkını verip vermediğinizdir.

Çünkü sinema gerçeğin tamamını gösteremez.

Sadece bir pencere açar.

Belki de daha büyük bir filme değil, daha cesur bir filme ihtiyacımız var

Atatürk filmi denildiğinde akla çoğu zaman daha büyük prodüksiyonlar geliyor.

Daha büyük savaş sahneleri.

Daha gerçekçi kostümler.

Daha büyük dekorlar.

Daha kalabalık oyuncu kadroları.

Daha büyük bütçeler.

Bunların hepsi değerli.

Fakat büyük prodüksiyon, tek başına büyük sinema demek değil.

Bir film milyonlarca liralık bir savaş sahnesi çekebilir.

Ama o savaşın bir insanın yüzünde bıraktığı değişimi gösteremeyebilir.

Bir film tarihsel olarak doğru bir kostüm kullanabilir.

Ama o kostümün içindeki insanı karaktere dönüştüremeyebilir.

Bir film Atatürk'ün hayatındaki bütün önemli olayları gösterebilir.

Ama seyirciye tek bir anı bile gerçekten yaşatamayabilir.

Bu yüzden belki de ihtiyaç duyduğumuz şey daha büyük bir Atatürk filmi değil.

Daha cesur bir senaryo.

Daha derin karakterler.

Daha az açıklama.

Daha fazla sahne.

Daha az heykel.

Daha fazla insan.

Atatürk'ü kusursuzlaştırmak kadar, onu küçültmek de sinemanın görevi değil.

Sinemanın görevi onu inandırıcı bir karakter olarak kurmak.

Çünkü insanlaştırmak, küçültmek değildir.

Tam tersine.

Bir karakterin korkusunu, öfkesini, yalnızlığını, sevgisini, kararlılığını ve çelişkilerini gösterebilmek, onu daha gerçek bir karakter hâline getirir.

Atatürk'ü kaç kez izledik?

Çok kez.

Onu farklı oyuncularda gördük.

Farklı yönetmenlerde gördük.

Farklı dönemlerde gördük.

Çocuk olarak gördük.

Asker olarak gördük.

Komutan olarak gördük.

Başkomutan olarak gördük.

Cumhurbaşkanı olarak gördük.

Bir oğul olarak gördük.

Bir dost olarak gördük.

Bir milletin kaderini değiştiren tarihsel figür olarak gördük.

Fakat bütün bu görüntülerin arasında hâlâ tamamlanmamış bir şey var.

Belki de bu, Türk sinemasının başarısızlığı değildir.

Çünkü bazı insanlar bir filme sığamayacak kadar büyük oldukları için değil, tek bir bakış açısından anlatılamayacak kadar çok katmanlı oldukları için tekrar tekrar sinemaya gelirler.

Atatürk filmlerinin bugün hâlâ konuşulmasının nedeni biraz da bu.

Her film onun tamamını anlatmıyor.

Anlatamaz.

Fakat her film başka bir kapı açıyor.

Kimi tarihe.

Kimi aileye.

Kimi savaşa.

Kimi Cumhuriyet'e.

Kimi dostluğa.

Kimi çocukluğa.

Kimi yalnızlığa.

Kimi tek bir gecenin içine.

Ve belki Türk sinemasının önündeki asıl soru artık:

“Atatürk'ü nasıl daha büyük gösteririz?” değil.

“Atatürk'ü nasıl daha derin gösteririz?”

Çünkü bir lideri anıtlaştırmak kolaydır.

Zor olan, o anıtın içindeki insanı sinemada yeniden yaşatmaktır.

Belki de Atatürk sinemasının henüz çekilmemiş en iyi filmi, onu en fazla yücelten film olmayacaktır.

Onu en fazla anlatan film de olmayacaktır.

Belki o film, kamerayı bir anlığına tarihin üzerinden çekip Mustafa Kemal'in yüzüne yaklaştıran film olacaktır.

Ve o anda seyirci ilk kez şunu düşünür:

“Ben Atatürk'ü biliyordum. Ama şimdi Mustafa Kemal'i görüyorum.”

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın