Bir filmi izlerken bir karakterden nefret ettiğiniz oldu mu?
Daha birkaç dakika geçmiştir.
Ne yaptığını tam olarak bilmiyorsunuzdur.
Neden öyle davrandığını bilmiyorsunuzdur.
Geçmişini bilmiyorsunuzdur.
Yine de kararınızı vermişsinizdir.
“Bu insan kötü.”
Sonra film devam eder.
Bir sahne gelir.
Karakterin çocukluğunu görürüz.
Bir başka sahnede neden böyle davrandığını öğreniriz.
Bir başkasında yıllardır taşıdığı bir acıyı fark ederiz.
Derken az önce nefret ettiğimiz karakter için üzülmeye başlarız.
Hatta bazen film bittiğinde kendimize kızarız.
“Ben onu tamamen yanlış anlamışım.”
Aslında karakter değişmemiştir.
Değişen şey, bizim bildiğimiz hikâyedir.
Sinema bize insanları ilk gördüğümüz hâliyle tanımamayı öğretir.
İyi bir film karakterini yalnızca ne yaptığıyla anlatmaz.
Neden yaptığını da gösterir.
Bir karakterin kötü bir karar verdiğini görürüz.
Sonra o karara götüren yolu öğreniriz.
Birinin insanlara güvenmediğini görürüz.
Sonra neden güvenemediğini öğreniriz.
Birinin herkese uzak durduğunu görürüz.
Sonra geçmişinde onu buna iten bir şey olduğunu keşfederiz.
Ve film boyunca fark etmeden bir şey olur:
Karakteri yargılamaktan, onu anlamaya geçeriz.
Sinema tam burada güçlüdür.
Çünkü bize yalnızca “Bu insan böyle” demez.
"Bu insan neden böyle?” diye sordurur.
İlk sahne hiçbir zaman bütün hikâye değildir.
Bir karakteri filmin ilk on dakikasında tanıdığımızı düşünürüz.
Oysa aslında yalnızca onun hayatından bize gösterilen on dakikayı tanıyoruzdur.
Bazen bir yönetmen bunu özellikle yapar.
Karakteri bize eksik anlatır.
Onu yanlış anlamamızı ister.
Bir süre onun hakkında yanlış düşünmemize izin verir.
Sonra küçük bir ayrıntı gösterir.
Bir fotoğraf.
Bir bakış.
Bir cümle.
Bir sessizlik.
Ve bütün karakter yeniden anlam kazanır.
Daha önce kötü görünen bir davranışın altında başka bir neden olduğunu fark ederiz.
İşte sinemanın en sevdiğim taraflarından biri burada ortaya çıkar:
Bize bir insan hakkında fikir vermeden önce, onun hikâyesini anlatır.
Peki ya gerçek hayat?
İnsanları filmler kadar dikkatli izlemiyoruz.
Birini görürüz.
Sessizdir.
“Suratsız.”
Bir başkasını görürüz.
Kendinden emindir.
“Kibirli.”
Biri bize ters cevap verir.
“Ne kadar kaba.”
Sonra yolumuza devam ederiz.
Filmin yönetmeni olmadığımız için o karakterin geçmişini izleyemeyiz.
O insanın bir saat önce ne yaşadığını bilmiyoruz.
Çocukluğunu bilmiyoruz.
Korkularını bilmiyoruz.
Kaybettiklerini bilmiyoruz.
Neden o gün öyle davrandığını bilmiyoruz.
Yine de onun hakkında bir senaryo yazıyoruz.
Üstelik çoğu zaman elimizdeki tek sahneyle.
Belki de sinemanın asıl hikâyesi burada başlıyor.
Filmler bize başkalarının hayatlarını izleme fırsatı verir.
İlk bakışta tanımadığımız insanların içine gireriz.
Onların evlerine gireriz.
Geçmişlerini görürüz.
Korkularını öğreniriz.
Kimseye söylemedikleri şeyleri duyarız.
Bir karakterin herkesin gördüğü yüzüyle yalnız kaldığında ortaya çıkan yüzü arasındaki farkı görürüz.
Ve birkaç saat içinde, gerçek hayatta yıllarca tanıyamayacağımız bir insanı anlamaya başlarız.
Belki de bu yüzden bazı filmler bittikten sonra zihnimizde kalır.
Hikâye bitmiştir ama karakter bitmemiştir.
Onu düşünmeye devam ederiz.
“Acaba gerçekten kötü müydü?”
“Başka türlü davransaydı ne olurdu?”
“Ben onun yerinde olsaydım?”
Sorular filmden çıkar, hayatımıza girer.
İyi sinema bize cevap vermekten çok bakış açımızı değiştirir.
Bir karakteri sevmemizi sağlamak kolaydır.
Onu iyi biri olarak yazarsın.
İzleyici sever.
Fakat daha güçlü olan, sevmediğimiz bir karakteri bize yeniden düşündürmektir.
Çünkü o zaman film yalnızca bir hikâye anlatmamıştır.
Bizim bakışımızla oynamıştır.
İlk başta emin olduğumuz bir şeyi sorgulatmıştır.
Ve belki de gerçek hayatta en çok ihtiyacımız olan şey budur.
Bir insan hakkında verdiğimiz karardan biraz şüphe etmek.
“Ya ben bunu yanlış görüyorsam?” diyebilmek.
Çünkü bazen bir karakteri anlamamız için onun değişmesi gerekmez.
Bizim ona daha yakından bakmamız yeterlidir.
Sinema hayatı taklit etmiyor olabilir.
Belki tam tersine, hayatı daha dikkatli görmemizi sağlıyor.
Bir filmi izlerken bir insanın yalnızca görünen yüzünden ibaret olmadığını öğreniyoruz.
Sonra filmi kapatıyoruz.
Ertesi gün sokağa çıkıyoruz.
Bir insan yanımızdan geçiyor.
Bize bakmıyor.
Bir başkası gülümsüyor.
Bir diğeri sinirli görünüyor.
Birisi sessizce oturuyor.
Ve hepsinin hakkında birkaç saniye içinde bir fikir oluşturuyoruz.
Belki de sinemanın bize bıraktığı en önemli soru tam burada:
Bir karakteri tanımak için iki saatlik bir filme ihtiyaç duyarken, gerçek hayatta bir insanı neden birkaç saniyede tanıdığımızı düşünüyoruz?
Çünkü asıl hikâye çoğu zaman kameranın göstermediği yerdedir.
Bir yönetmen karakterinin geçmişini bize gösterebilir.
Bir sahneyle fikrimizi değiştirebilir.
Bir detayla bütün hikâyeyi yeniden yazabilir.
Hayat ise bunu yapmaz.
Hayat bize insanların geçmişini altyazıyla vermez.
Onların neden sustuğunu söylemez.
Neden uzak durduğunu açıklamaz.
Bize yalnızca birkaç sahne gösterir.
Gerisini tahmin ederiz.
Belki de sinemayı bu kadar özel yapan şey tam olarak budur:
Bize başkalarının hikâyelerine bakmayı öğretirken, kendi hayatımızdaki insanlara da daha dikkatli bakmayı öğretebilir.
Çünkü bir filmde karakterin ilk sahnesi nasıl bütün hikâye değilse, bir insanın bizim gördüğümüz hâli de onun bütün hikâyesi değildir.
Ve bazen filmin sonunda karakter hakkında düşündüğümüz şey değişir.
Bazen gerçek hayatta da.
Aradaki tek fark şu:
Filmde yönetmen bize gerçeği gösterir.
Hayatta ise o gerçeği öğrenmek için biraz daha dikkatli bakmamız gerekir.
Belki de iyi bir filmin gerçek hayata bıraktığı en güzel şey budur:
Bir sonraki insanı gördüğümüzde hemen hikâyesini yazmamak.
Çünkü asıl hikâye, gördüğümüz ilk sahnede değil; henüz görmediğimiz sahnelerde saklıdır.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın