İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, zamanın kendisini bekleyeceğini zannetmesidir. Gündelik koşturmacaların, bitmek bilmeyen telaşların ve geçici heveslerin ortasında yaşarken çoğu zaman asıl yürüyüşü ıskalarız. Kadim tasavvuf geleneğinde "gaflet uykusu" diye tarif edilen bu hal, yalnızca bir dinlenme değil; insanın kendi varoluş gayesini ve zamanın acımasız akışını unutmasıdır.
Âşık Yûnus’un yüzyılları aşıp bugüne ulaşan o meşhur nefesi, tam da bu derin uyuşmuşluğun ortasında bir feryat gibi yankılanır. Şairâne bir nostaljiden, kuru bir dindarlık ajitasyonundan söz etmiyoruz. Yunus tam da varoluşsal bir yarığın ortasından konuşur.

Nice bir uyursun uyanmaz mısın
Göçdü kervân kaldık dağlar başında
Çağrışır tellâllar inanmaz mısın
Göçdü kervân kaldık dağlar başında
Emîr-i hac göçeli hayli zamandır
Muhammed cümleye dîndir îmândır
Delîlsiz gidilmez yollar yamândır
Göçdü kervân kaldık dağlar başında
Bülbül olup dost bağında ötegör
İyi amellerle yükün tutagör
Efendimin kervânına yetegör
Göçdü kervân kaldık dağlar başında
Yûnus sen bu dünyâya niye geldin
Gece gündüz Hakk'ı zikretsin dilin
Evliyâya uğramaz ise yolun
Göçdü kervân kaldık dağlar başında
"Nice bir uyursun uyanmaz mısın..."
Nedir bu soru? Bir kınama mı, bir sitem mi? Hayır efendim, bu bir ontolojik sarsıntı. İnsanın kendi bilincine, kendi uyuşmuşluğuna çarptığı o dehşetli an. Heidegger’in Geworfenheit dediği, dünyaya fırlatılmış olma halinin bir tür "uyku" ile örtülmesi... İnsan unutarak var olur; ama unuttuğunu unuttuğu an, işte o zaman trajedisi başlar. Uyanmayacak mısın? Çünkü uyku, hakikatin askıya alınmasıdır; insanın kendi içine kapanıp dışarıdaki akışı, oluşu ıskalamasıdır.
"Göçdü kervân kaldık dağlar başında."
Mesele bir kafilenin fiziksel olarak çekip gitmesi değil. Kervan, zamanın ta kendisidir. Kervan akıştır, tarihtir, varlığın biteviye yürüyüşüdür. Dağ başı neresi peki? Issızlık. Yalıtılmışlık. İnsanın modern tabirle "yabancılaşması", kadim tabirle "gurbeti". Yoldaşlarını kaybetmiş, zamana geç kalmış, irtibatı kopmuş öznenin dehşeti. Zaman aktı gitti, sen kendi benliğinin çölünde, o çıplak zirvede donakaldın
"Delîlsiz gidilmez yollar yamândır..."
Burada durup düşünmek lazım. "Delil" sözcüğünü sadece bir kılavuz, bir yol gösterici diye alırsanız metni ıskalarsınız. Delil; işaret demektir, iz demektir, anlam demektir. Yola çıkmak cesaret ister ama yolda kalabilmek bir "işaret okuma" kabiliyetidir. Hermeneutik tam da budur işte. Dağ başındasın, yollar çetin, fırtına var; seni hakikate ulaştıracak bir mânâ pusulan, bir kılavuzun yoksa, yürüdüğünü zannettiğin an bile aslında sadece kayboluyorsundur.
"Yûnus sen bu dünyâya niye geldin..."
Ahlaki bir nasihat değil bu, doğrudan doğruya bir "anlam" soruşturması. Bir teleoloji arayışı. İnsan, gayesini yitirdiği anda bir nesneye dönüşür. Eğer o dağ başındaki yalnızlığından sıyrılıp bir "öteki"yle, o kervanın menziliyle, o aşkın olanla temas kuramazsan; varlığın bu dünyada bir fazlalıktan, bir gecikmişlikten ibaret kalır.
Âşık Yûnus bize cennet tasvirleri yapmıyor; geç kalmışlığın, ıssızlığın, insanın kendi gafletiyle baş başa kalışının felsefesini yapıyor: Kervan yürüyor efendim, zaman akıyor... Ve insan, uyanmadığı her an o dağın başında biraz daha üşüyor.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın