Okunma Sayısı: 25
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0

Bağımlılık Kölelik Midir?: The Panic in Needle Park (1971)


Bağımlılık Kölelik Midir?: The Panic in Needle Park (1971)
"Bir gün gazeteyi açıp bakarsın, federaller limanda yüz kilo mal bulmuş. Bunu kimse okumaz. Ama sonraki altı ay boyunca sokakta kriz geçirip birbirlerini ispiyonlamaya başlarlar. Unutma, eroinmanlar her zaman ispiyonlar. Her zaman."

Amerikalı yönetmen Jerry Schatzberg’ten, James Mills’in aynı adlı romanından uyarlanmış, insanın içine işleyecek kadar gerçekçi bir uyuşturucu bağımlılığı ve aşk hikâyesi… O kadar ki, film Cannes Film Festivali’nde gösterildikten sonra Rolling Stones yazarı Keith Richards yönetmene uyuşturucu ile bir bağlantısı olup olmadığını, yoksa bu filmi nasıl yarattığını sorar ve Schatzberg, bebek sahibi olan bir kadın hakkında da film çekebileceğini ancak kendisinin yapamayacağını söyler. 1970'li yılların atmosferini ağdalı dilden, abartılı oyunculuklardan, vurucu sekanslardan ve çarpıcı bir final sahnesinden uzak, sanki bir kamera tesadüf eseri olan biteni çekiyormuşçasına; Amerika sokaklarında yaşanan uyuşturucu krizi ve bohem bir hayat süren Helen (Kitty Winn) ve ağzında sakızıyla hırsızlık yaparak, uyuşturucu satarak geçinen Bobby (Al Pacino) ile yakalıyoruz. The Panic in Needle Park’ı aynı konuyu ele alan filmlerden ayıran en önemli özellik belki de bu yalınlık.



Hikâyemizin ana kahramanlarından biri olan Bobby’ye hayat veren isim Al Pacino. Bobby karakterinin usta oyuncunun sinema kariyerinde canlandırdığı ikinci ve başrolünü üstlendiği ilk karakter olmasına rağmen aktörün son derece başarılı bir iş çıkardığını ve potansiyelini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Francis Ford Coppola, The Godfather’da Michael Corleone rolünde Al Pacino’yu görmek istediğini ancak Paramount’un yapımcılarını ikna etmenin The Panic in Needle Park’ın çekilmesine mal olduğunu söyler, deyim yerindeyse bu film ile The Godfather’ın kapıları Al Pacino’ya açılır. Yine Helen karakterini canlandıran Kitty Winn de Al Pacino’dan aşağı kalmamıştır ve Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü almaya hak kazanmıştır.

Filme gözümüzü Helen’in yasa dışı kürtaj oluşu ve hemen ardından erkek arkadaşı Marco (Raul Julia) ile kurduğu ruhsuz diyalogla açıyoruz. Helen sevgiye ve ilgiye o kadar muhtaç ki Marco'nun evine ot satmak için gelen Bobby onu görünce kayıtsız kalamıyor ve peşine düşüyor. Geçirdiği operasyon nedeniyle kanaması durmayan ve hastanede tek başına yatmakta olan Helen’i taburcu olana kadar bekliyor ve ikili bu noktada birlikte yeni bir hayata yelken açıyor. Resim çizen, ince zevkleri olan, sakin ve kırılgan Helen, Bobby’nin yaşantısının keskinliğine, derme çatma evine, ve Needle Park’ın karanlık atmosferine adapte olmaya çalışıyor. Uyuşturucu kıtlığının, polis baskısının ve maddi yetersizliklerin baş gösterdiği bu dönemde Helen, aşkı için mücadele etmek istiyor ve bir restoranda çalışmaya başlıyor ancak başarılı olamıyor. Başarılı olamadığı gibi bir de kendisini uyuşturucu batağına saplanmış buluyor ve Bobby erkek kardeşi Hank (Richard Bright) ile birlikte daha büyük çaplı hırsızlıklar yapmaya başlamak zorunda kalarak hapse giriyor.



Helen, uyuşturucu bulabilmek için Needle Park’ta Hank de dahil olmak üzere birçok insanla birlikte olmak zorunda kalıyor ve Bobby, narkotik polis olarak görev yapan Hotch (Alan Vint) aracılığıyla bunu öğreniyor. Hapisten çıktığında ise ilişkileri hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor. Filmin bu evresinden sonra izlediğimiz saf aşk ve sadakat öyküsü yerini uyuşturucu temin etme mücadelesi, ihanet ve pişmanlığa bırakıyor. Çiftimiz her işleri yoluna koyma hayali kurduğunda, bir köye taşınmaktan ve uyuşturucuyu bırakmaktan söz ediyor ancak bunu hayata geçiremiyorlar. İç hesaplaşmaları ve birbirlerine olan öfkeleri giderek büyüyor ve başı belaya giren Helen kendisini kurtarabilmek için Bobby’yi Hotch’a ispiyonluyor. Ancak gidecek başka bir yeri ve kimsesi olmadığından, Bobby serbest kaldığında onu hapishanenin kapısında bekliyor ve birlikte bilinmeyen bir sona doğru yürüyorlar.



Kusursuz bir kurgu olmamasına ve yer yer kopukluklara şahit olmamıza rağmen The Panic in Needle Park, sinema tarihinde ilk kez enjeksiyon iğnesi kullanılan film olmasıyla, ödüllü oyunculuklarıyla, kolundaki morlukları kapatamayan Helen’in annesinin arkadaşları ile buluşmaktan çekinmesiyle, Bobby’nin insanın içini burkan evlenme hayalleri ve umutsuzca hayatlarına yeni bir sayfa açmak için edindikleri köpeği bile kaybetmeleriyle aslında hepimizin arasından, yakınından bir hikâye.

Yorumlar (0)

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.

WANNART
Profilini oluşturmak, İçerik yazmak, İtibar Puanı Kazanmak İçin Hemen Şimdi Kayıt Olabilirsin! KAYIT OL!