Bir duvar vardı. Kimin ördüğü belirsiz ya da önemsiz olan, insanları ve fikirleri, toplumları, kültürleri birbirinden ayıran bir duvar vardı. Ursula K. Le Guin’in muhtemelen çoğu kişi tarafından duyulan kitabı Mülksüzler de başkahraman Shevek’in bu duvarları yıkmak amacıyla çıktığı yolculuğu anlatıyor. Halihazırda var olan gezegen Urras’tan kaçıp, başka bir gezegende sıfırdan bir toplum kuran insanların arasına doğmuş Shevek, eski dünya ve yeni dünya arasındaki önyargıları yıkmak için eski dünyaya bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, sadece birbirlerinin Ay’ı olan bu ikiz gezegenlerin birbirine olan önyargılarını kırmıyor; aynı zamanda da Shevek’in kendi dünyasına olan bakış açısını değiştiriyor ve değerini daha iyi anlamasını sağlıyor.

Kitabın içeriğinden önce yazarımız Ursula K. Le Guin’e ve edebiyattaki yerine değinmekte fayda var. Kaliforniya, Amerika’da doğmuş olan Le Guin’in önemi sadece Amerikan edebiyatıyla sınırlı değil. Tüm dünya edebiyatında da önemli bir yere sahiptir ki döneminin en önemli romancılarından sayılıyor. 1960 yılından beri roman yazan Le Guin çoğunlukla bilimkurgu türünde eserler vermiştir. Mülksüzler de onun bu türde yazdığı popüler bir eseridir. Bilimkurguya gelecek olursak, bu türde yazarlar, teknolojik gelişmeler üzerine kurulu hayali geleceği anlatırlar. Mülksüzler’i bilim kurgu romanı yapan temel etken için de başka gezegenlerde bulunan yaşam diyebiliriz. Eski gezegen Urras’taki kapitalist düzen ile yaşamak istemeyen bir grup Odocu, bir gün başka gezegenlere keşif gezisindeyken Anarres gezegeninde yaşam bulurlar ve oraya yerleşip kendi düzenlerini kurmaya karar verirler. Kendi kendilerine devletsiz bir düzen kurar orada bu küçük Odocu topluluk ve orada yaşamaya devam ederler.

Kitapta pek çok kez adı geçen Odo, kitabın geçtiği dönemde yaşamıyor olsa da Anarres’teki düzenin kurulmasının asıl nedenleri arasında sayılıyor, bu yüzden önemi çok büyük. Odo, Urras gezegeninde doğmuş, orada büyümüş ve Anarres’in varlığından bile haberdar ölmeden ölmüş bir karakter. Kitapta da sadece fikirleriyle anılıyor ve aktif bir rolü yok. Önemi Anarres’in kurulmasında yatıyor. O, Anarres’teki anarşist düzene fikir veren kişi. Odocu topluluk da onun fikirleri doğrultusunda yeni dünyalarını kuruyorlar. Le Guin’e göre bütün olaylar aslında Odo’yla başladı. Ona göre anarşizm, sağı solu bombalamak anlamında değil; ...aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizmdir... Anarşizmin hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir... Le Guin'in bu sözleri, Anarres’teki düzeni basitçe özetliyor.. Sadece dayanışma ve yardımlaşma üzerine kurulu bu dünyada onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir devlet yok. İşlerin hepsi ortak yapılıyor ve bilgisayarlar tarafından dağıtılıyor. Mesela, orada işleri yaparken cinsiyet ayrımı yok. Bir erkeğin yaptığı her işi bir kadın da yapıyor. Bunu Shevek, ona Urras’a giderken eşlik eden Urraslı doktora şu sözlerle açıklıyor:
“Evet, (erkekler fiziksel olarak daha güçlüdür), hem de daha iridirler, ama makinelerimiz olduğu sürece ne fark eder? Makineler olmasa da, kürekle kazmak veya sırtta taşımak gerektiğinde de belki erkekler daha hızlı çalışır –iri olanları yani- ama kadınlar daha çok çalışır... Çoğu kez bir kadın kadar dayanıklı olmayı istediğim olmuştur.”
Yani, Anarres’te sahip oldukları, sınıfsal cinsiyetçi ya da bunlar gibi herhangi bir ayrıma karşı; her işi paylaşarak, birlikte yapmak. Tıpkı Le Guin’in tanımındaki gibi: düpedüz anarşizm.
Romanın kendisine gelecek olursak, kitap bir bölümünde Shevek’in Anarresteki hayatını anlatıyor, diğer bölümünde ise Urras seyahatini ve bu şekilde ilerliyor. Anarres’te geçen bölümleri Shevek’in Urras’a neden gitmek istediğini, Urrasta geçen bölümleri ise Anarres’e geri dönme nedenlerini anlatıyor. Kitabın asıl konusu ise Shevek’in Urras ve Anarres arasındaki duvarı, yani iki gezegenin birbirine olan önyargılarını yıkmak için Urras’a gitmek istemesi üzerine başlıyor. Urras, Shevek’i onlara yardım edebilecek kuramını tamamlaması üzerine gezegenlerine davet ediyorlar. Anarresliler, bırak Urras'tan göç almayı, onlarla bağlantı kurmaya bile karşılar. Shevek, Anarres’in Urras’a olan aşırı önyargısını kırmak gibi çeşitli amaçlarla Urras’a gitmeyi kabul ediyor. Başta ona karşı çok iyi davranıyor Urraslılar. Ona güzel bir yaşam sunuyorlar. Fakat Shevek’in Urras’a giderken hayal ettiği, bir Odocu olarak, kuramını sistemlerindeki diğer gezegenlerle paylaşmak ve ondan birlikte faydalanmak ama Shevek, tamamlanması istenilen kurama ulaşmak için kullanıldığını ve Urraslıların kuram ile diğer gezegenleri tehdit edeceklerini anlıyor ve geri dönmeye karar veriyor.
Urras’ın bereketli ve zengin durumu kitabın başlarında anlatıldıkça kurak, verimsiz ve tozlarla kaplı Anarres’in bir ütopya olması sorgulanabilir. Orada Shevek ve arkadaşlarının zorlukları, yaşadıkları kıtlıklar okuyucuyu bunu sorgulamaya yöneltiyor. Ama roman ilerledikçe hem okuyucular, hem de Shevek oradaki sınıfsal eşitsizliği, cinsiyetçi tutumları ve bunun gibi pek çok şeyi fark ediyor ve Anarres'in değerini daya iyi anlamaya başlıyor. En nihayetinde de Anarres’in bir gezegenden fazlası olduğunu anlaşılıyor. İdeal olan gezegenin kendisi değil; yaşadıkları topluluk. Shevek’in bunu anlayabilmesi için önce eski gezegene dönmesi gerekiyordu, çünkü Odo’nun da dediği gibi gerçek yolculuk geri dönüştür.

Kitabın orijinal ismi ve çevirisi de bahsedilmeye değer bir diğer konu. Bülent Somay, kitabın sonsözünde buna yer veriyor. Orijinali The Dispossessed olan bu isim, Anarreslilerin hiçbir şeye sahip olmamasını, "mülksüzler" çevirisiyle anlatmaya yetiyor. Ama Le Guin’in kitabın adını The Dispossessed koymasının tek nedeni bu değil. Bu roman, Dostoyevksi’nin anarşist bir grubun maceralarını anlattığı, Türkçeye Ecinniler, İngilizceye The Possessed olarak çevrilmiş kitabına bir yanıt olduğunu söylüyor Somay. Le Guin, The Dispossessed ismiyle Dostoyevski’ye anarşistlerin ruhlarının şeytanlar tarafından ele geçirilmediğini, onlara ne bir şeytanın ne de bir devletin sahip olmadığını iletiyor; ki bu da Türkçede başka bir sözcükle açıklanamıyor.
Kendisi de anarşist ve Taocu olan Ursula K. Le Guin, Mülksüzler romanıyla bize anarşist bir dünyanın nasıl olduğunu, onu tam zıttı bir düzenle karşılaştırarak anlatıyor. Bir diğer deyişle, anarşist bir düzenin gerçek değerini, arşist ve kapitalist bir devletin kusurlarını göstererek anlatıyor. Bu nedenle düpedüz anarşizmi anlamak veya merakını gidermek isteyen herkesin keyifle okuyabileceği bir romandır Mülksüzler.





Anarşizm ve devlet kavramları üzerine biraz daha araştırma yapmanızı öneririm. 'Anarşist devlet' diye bir şey olamaz :) Emeğinize sağlık, iyi okumalar.