Sandor Marai’ye Dair

Sandor Marai’ye Dair
0 Beğen
0 Yorum

1900 yılında Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'na bağlı Kassa yani bugünkü Slovakya'da doğdu. Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Marai 1928 'e kadar bir çok  Avrupa şehirlerinde gazetecilik ve eleştirmenlik yaptı. 1928'de Budapeşte'ye döndü. 

1920’ler ve 1930’larda Budapeşte’ye yerleştiğinde artık Macar edebiyatının en önemli isimlerinden biri olmuştu. Romanları  özellikle burjuva yaşamı, yalnızlık, ahlaki çöküş,insan ilişkileri, sürgün hayatı ,sosyal statü ve güçlü bir siyasi bilinç üzerineydi. 

 

Sándor Márai’de “siyasi yön” doğrudan propaganda gibi değil, daha çok tarih, rejim değişimi ve bireyin devlet karşısındaki konumu üzerinden görünür.

2. Dünya Savaşı Marai' nin hayatında bir dönüm noktası oldu.Macaristan'ın Sovyet etkisi altına girmesiyle birlikte ülkesini terketti. Uzun yıllar sürgün hayatı yaşadı ve köklerinden kopmanın yarattığı yalnızlığını, sürgün hayatını romanlarına dönüştürerek hikayesini anlattı. 
 
Yaşamının son yıllarını Amerika'da geçirdi. Uzun süredir kanser ile mücadele eden Marai eşini ve üvey oğlunu da kaybettikten sonra iyice yalnızlaştı. 1989'da ise yaşadığı derin yalnızlıktan kurtulmak için yaşamına son verdi.
 
Marai'nin kitaplarını ilk defa  bu yıl okudum ve böylesine büyük bir yazarı bu kadar geç keşfetmiş olmanın hüznünü yaşıyorum. 
Onu harika yapan şey sadece dili değil duyguyu doğrudan söylemeden hissettirmesi. Sakin ve mesafeli anlatımının ardında hayal kırıklıkları ve yalnızlıklarla  dolu olan yaşamını eğilip bükülmeden anlatması.Marai' nin kitaplarında hiçbir karakter tamamen haklı veya haksız değildir. Yargılamaz , dinler, anlamaya çalışır. Marai duyguyu anlatmaz duygunun zayıf ve güçlü yönlerini gösterir. Haklı bir anlatıcı yoktur her karakter olayları kendi açısından , kendi bakış açısı ile anlatır. Gerçek tek bir kişinin elinde değildir. Okur olarak ise bizleri taraf seçmek zorunda bırakmaz.Kitaplarında hep aynı yaraya farklı açılardan bakar. Sürgün, yalnızlık ve iç hesaplaşma en güçlü metaforlarıdır. En çok eleştirdiği şey ise burjuvazidir. Ancak bunu bir sınıf düşmanlığı olarak değilde bir yaşam biçimi olarak eleştirir. Burjuvazide sahiciliğin erozyonu ise Marai'nin kanayan yarasıdır. Romanlarında herkes kendinden bir parça bulur gündelik ama derin çatışmalar vardır ve karakterlerle olan güçlü bağını ,tanıdıklık hissini bize doğrudan anlatır. 
 En büyük mü bilmiyorum ama bana sorarsanız çok büyük biri. Geçte olsa Marai ile tanışmak benim için bir şerefti.💖
 
• İşin Aslı Judit, Ve Sonrası  


"Gerçekte kadınlar hiçbir zaman vatan için değil, daima bir erkek için ölürler. Jeanne d’Arc ve diğer birkaç kişi istisnadır; erkeksi yapıya sahip kadınlardır. Günümüzde sayıları giderek artmaktadır.


Biliyor musun, kadınların vatanseverliği erkeklerinkinden çok daha sessiz, slogansızdır. Bir köy evi yanıp kül olursa bu gerçek bir trajedidir; ama vatan yok olursa bunun çoğunlukla sadece bir slogan olduğunu söyleyen Goethe ile aynı fikirdedirler.


Kadınlar daima o köy evinde yaşarlar. Bunun için yaşar ve çalışır, bunun için endişelenirler; bunun uğruna her türlü fedakârlığa hazırdırlar. O evde bir yatak, bir masa, bir erkek ve bazen bir ya da birkaç çocuk vardır. Kadının gerçek vatanı orasıdır."


 
• Buda'da Bir Boşanma  

"Kömives, evlilik kurumunun kutsal olduğuna inanırdı. Bu inanç, onun hayatının en temel iç dayanaklarından biriydi. Evlilik kutsaldı; insana sunulan bir lütuftu. Tanrı’nın gösterdiği amacın, insan tarafından da kabul edilmesi gerekiyordu. Tanrı’dan gelen her şey nasıl tartışmasız kabul edilirse, bu da aynı şekilde kabul edilmeliydi. Deneyimsiz ve acemi eller bu kuruma el sürmemeliydi.


Onun düşüncesine göre evlilik, “mükemmel” ya da “mükemmellikten uzak” gibi sıfatlarla değerlendirilebilecek bir kurum değildi. Evlilik, farklı cinsiyetteki insanların bir arada yaşayacağı birim olan ailenin, Tanrı tarafından saptanan ahlaki varoluş biçimiydi. Burada insanın söyleyebileceği başka bir şey olabilir miydi? İnsan başka ne isteyebilirdi? “Mükemmel” bir evlilik mi?


İnsanın elini sürdüğü her şeyin çarpıklaştığı, mükemmellikten uzaklaştığı açık değil miydi? İnsanoğlu On Emir’in gereklerini yerine getirmiyordu. Çalıp çırpıyor, yalan söylüyor, zina yapıyor, başkasının malına, karısına göz koyuyordu. Ama bütün bunlar oluyor diye, On Emir’de yazılanların “yeniden düzenlenmesi” gibi bir çılgınlık kimsenin haddi olamazdı. Tanrı’nın kuralları mükemmeldi; mükemmel olmayan, bu kuralları uygulamakta bir türlü beceri gösteremeyen âdemoğluydu.”

• Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikayesi
 


“Konuklar köpeğin yanına eğilip onu okşayarak selamlıyorlar. Hemen adını, cinsini ve neredeyse dinini soruyorlar. Öyle ya, insanların kafasında şemaların ve önyargıların var olduğu bu dünyada bu işler böyle; her canlının toplum içindeki konumu bunlara göre belirleniyor. Köpek, bir iki amaçsız havlamanın ve hırlamanın ötesinde…”

 
• Mumlar Sonuna Kadar Yanar 
 
"Fakat ruhunun derinlerinde bir sancı saklıydı: Olduğundan farklı olma arzusu. Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz."
 
 
 
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın