Yaralı Bir Bahçe: Furuğ Ferruhzad

Yaralı Bir Bahçe: Furuğ Ferruhzad
1 Beğen
0 Yorum

Geriye dönüp bakmanın o amansız, o her şeyi bazen unutturan, bazen de acıyla hatırlatan perdesini araladığımızda, hafızamızın en kuytu köşelerinde, hep aynı kırık dökük, aynı öksüz ses yankılanır: “Hiç kimse kendisi gibi değil.” Bu hüzünlü, sitemkâr ve zifiri bir geceyi andıran sesin sahibi; Tahran’ın tozlu, rüzgârlı caddelerinden geçip, hayatın  en siyah, en tecrit edilmiş köşelerine, kalbinin titrek feneriyle sızmış Furuğ Ferruhzad'dan başkası değildir. 

Onun otuz iki yıllık  kısacık,  hep sonbahar fırtınalarıyla savrulan ömrü, bana her zaman iç dökümlerinin, saklı kalmış eski kırgınlıkların, unutulmuş solgun fotoğrafların ve  hiç iyileşmeyen tekinsiz “ev” yaralarının edebi bir haritası gibi görünmüştür. O; kırılan porselen fincanların, yağmur altında terk edilmiş ıssız caddelerin, tavan arasındaki eski mektupların ve aynadaki solgun yüzünü izlerken hüznünü bileyen melankolik kadınların, yol arkadaşıdır.

Furuğ’un upuzun bir ağıta benzeyen hikâyesi, aslında hepimizin içindeki o uzak ülkenin;  çocukluğun,  hüzünlü /  mutlu anıları kokan ama bir yandan da kaçıp gitmek istediğimiz ilk kaleyle, yani insanı yaz sıcağında üşüten baba eviyle başlar. 5 Ocak 1935’te Tahran’da, kalabalık bir evde doğan bu küçük kızın kaderi, albay bir babanın gölgesinde ve ev hanımı bir annenin sessiz çaresizliğinde düğümlenmiştir. Albay babanın askeri disiplini ev ortamına bir sis gibi çökerken , çocuklar daha küçük yaşlarda eski gazetelerden kese kâğıdı yapmayı öğrenirler. Babanın derdi para kazanılması değil, hayatın  acımasız ve tavizsiz gerçeğine karşı çocukların şimdiden alışması, kendi yaşamlarını idame ettirebilecek sert bir zırha bürünmesidir. Fakat Furuğ, diğer kardeşlerinden; Puran’dan, Feridun’dan, Emir Mesud ve Gloria’dan çok farklıdır. Evin en yaramazı, kendisine söylenenlerin aksini yapmaya en meyilli olanıdır. Balkondan mahalledeki erkek çocuklarla yarış edercesine bahçeye işeyecek kadar, daha o yaşlarda bile cinsiyetlerin arasındaki suni duvarları yıkmak isteyen, kendisini diğer cinsle eşit gören asi bir ruhtur.  Askeri disiplinin tam ortasında, evlerinin soğuk odalarında gizli gizli şiirler karalamaya başlar Furuğ. Kâğıda, kaleme ve okumaya olan bu derin düşkünlük, aslında onun  katı  dünyadan kaçış biletidir. Sevgisini dokunarak, yakın ilgi göstererek yansıtamayan, çocuklarıyla arasında korkuyla harmanlanmış saygıdan örülü, yüksek duvarları olan bir baba için bu kabul edilebilir bir durum değildir elbette. Gerçi, anne şefkatlidir, sevgi doludur ama babanın  aşılmaz,  ezici gölgesinde ne yazık ki çaresizdir. İlerleyen yıllarda  annenin eski eş konumuna düşmesi ve çocukların uzağında kalması, Furuğ’un ruhundaki  ilk büyük fay hattını kıracak, babaya karşı bitmeyecek ve gittikçe artacak soğuk duvarları tuğla tuğla örecektir.

İçinde bambaşka duyguların, el değmemiş coğrafyaların boy gösterdiğini anlayan Furuğ için artık yaşadığı ev, hızla ve hangi şekilde olursa olsun kurtulunması, kaçılması gereken bir hapishaneden başka bir şey değildir. Tam da bu çaresizlik anında, uzak akrabalardan biri olan ve aralarında bir hayli yaş farkı bulunan Perviz Şapur çıkar ortaya. Şapur’un onunla evlenmek istemesi, ilk bakışta, Furuğ’a kanat açıp uçabileceği bir özgürlük kapısı gibi görünür. Yaş farkından dolayı annesi bu evliliğe, karşı çıksa, babası bu işe (annesi kadar olmasa da) sıcak bakmasa bile, Furuğ  çocuksu inadıyla ayak direr: “Ben âşık oldum, evlenmek istiyorum; rıza göstermezseniz kaçarım!” Aile çaresizce tamam der. Furuğ henüz on altı yaşındadır. 1954 yılında evlenirler ve Şapur’un işleri nedeniyle Ahvaz’ın  uzak,  yabancı ve tozlu iklimine taşınırlar. 

Evden Uzak Sürgünler ve Anne Kalbinin Parçalanışı

İlk zamanlar  kasvetli baba evinden kurtulmuş olmanın verdiği  kör sevinçle hayatın gerçeğini fark edemez Furuğ. Ancak bir yılın sonunda dünyaya getirdiği oğlu Kamyar’ın doğumuyla, çocukluktan yetişkinliğe doğru  hoyratça fırlatılış başlar. Ahvaz’daki  yeni yuva, aile evindekinden çok daha derin, çok daha rafine bir mutsuzluğa ve huzursuzluğa sürükler onu. Perviz Şapur kendi halinde iyi bir adam, çevresinde saygın bir kişilik olsa da, bu iki farklı ruhun karşılıklı rüzgârında yaprak bile kımıldamamaktadır. Furuğ’un içindeki coşkun nehir, Şapur’un durağan dünyasına sığmaz. Ayrılık kaçınılmaz olduğunda, Furuğ’un  kararlı yapısını bilen Şapur, bu arzunun bedeli olarak bir kadına verilebilecek en büyük, en acımasız cezayı keser: Oğlunu ondan ebediyen ayırır. Üstelik Şapur’un ailesi geleneksel, katı ve tavizsiz bir yapıya sahiptir; Furuğ’un küçücük Kamyar’ı görmesine, ona dokunmasına, kokusunu içine çekmesine asla izin vermezler. 

İşte bu an, Furuğ’un hayatındaki en trajik,  en amansız kırılma noktasıdır. Şair Furuğ, anne Furuğ’u alt etmiştir elbet ama bu alt ediş, ruhunda ömür boyu kapanmayacak bir hicran yarasını da açmıştır. Çevresindeki pek çok kişi bu seçimi anlamaz, ona bir anneyi evladından ayıran  bencil sanatçı önyargısıyla, eleştirel ve acımasız gözlerle bakarlar. Oysa Furuğ, yarasını içine gömerek gizlice okul çıkışlarına gider; çitlerin, ağaçların arkasından oğlunu uzaktan bir yabancı gibi, kalbi yana yana izler. Kendi doğurduğu cana hasret bırakılan bir kadının, Tahran caddelerinde elleri mürekkepli ve kalbi kırık yürüyüşü başlar artık. 

Dokuzuncu sınıfa kadar okumuş, on beş yaşındayken terzilik ve resim dersleri almış genç kadın, şimdi içindeki dindirilemez sızıyı sadece şiirle avutmaktadır. Derken, Fars şiirinin akışını tersine çevirecek, doğunun  muhafazakâr surlarında devasa bir gedik açacak olan  ilk şiir gelir: “Günah”

“Günah işledim hazla dolu bir günah 

Titreyen, mest bir bedenin yanında 

Ey Tanrım ne yaptım bilmiyorum ben

O sessiz karanlık inzivada” 

Furuğ, bu şiiri yayımlatmak için Ruşenfikr dergisinin ofisine, şair Feridun Moşiri’nin yanına gider. Moşiri, o günü yıllar sonra anlatırken Furuğ’u zamansız bir tablo gibi nakşeder hafızamıza: Abadan’dan Tahran’a yeni dönmüş, kendisini bu koca şehirde biraz yabancı hisseden bir genç kız vardır karşısında. Saçları dağılmış, elleri mürekkeplidir; sanki parmaklarının arasında bir dolmakalem parçalanmış da mürekkebi bütün tenine bulaşmıştır. Yanında getirdiği üç şiirden biri olan “Günah”ı seçer Moşiri. Gelebilecek tüm  gerici ve ahlakçı tepkilere rağmen, bu erotizmin ve cesaretin altında yatan saf şiir nüvesini fark etmiştir. Şiir yayımlanır; bu Furuğ için zor, fırtınalı ve dışlanmış zamanların başlangıcı demektir ama aynı zamanda hayatında şiirin ebediyen perçinlenişidir. Bir kadının aşka, arzuya ve kendi bedenine ait hissettiklerine yönelik bu sansürsüz, bu alabildiğine çıplak ve dürüst yansıması, muhafazakâr İran toplumunda adeta bir infial yaratır, çok büyük tepkilere yol açar.

Mavi Lekeli Parmaklar ve Duvarların Arkasındaki Çığlık

1955 yılında, eşinden ayrıldıktan hemen sonra kırk dört şiir içeren ilk kitabı Esir yayımlanır. Hayat ona o kadar ağır gelmektedir ki, aynı yıl kısa süreli psikolojik rahatsızlıklar yaşar, ruhu bu yükü taşıyamaz olur. Kendisini biraz olsun iyi hissedebilmek, boğucu ve dedikoducu çevreden uzaklaşabilmek adına dokuz aylığına ilk kez yurt dışına, Almanya’daki kardeşi Feridun’un yanına kaçar. Sene 1956’dır; yirmi beş şiirden oluşan ikinci kitabı Duvar da bu sancılı süreçte yayımlanır. Almanya’da kaldığı süre boyunca Almancaya ve Alman şiirine büyük bir ilgi duyar Furuğ. Dil bilgisi bu şiirleri tek başına tam olarak anlamaya yetmese de, kardeşi Feridun’un dil desteğiyle kendi şiirsel dehasını birleştirip sevdiği Alman şairlerden bir güldeste oluşturmak, onları çevirmek ister. Fakat Furuğ’un o huzursuz, o hiçbir yere ait olamayan ruhu orada da rahat durmaz; ani bir kararla bu çalışmayı yarım bırakarak Tahran’a döner. Kardeşi Feridun’a yazdığı mektuptaki bir cümle, onun melankolisinin ve bu topraklara olan kaçınılmaz bağlılığının en somut belgesidir: “Tozlu topraklı olsa da benim yerim Tahran sokakları...” 

Furuğ’un kişilik yapısını incelerken, onun hem bedenen hem de ruhen tam bir özgürlük savaşçısı olduğunu görürüz. O, hayatı boyunca hiçbir akımın, hiçbir ideolojinin ya da kalıplaşmış düşüncenin tesiri altında kalmadan, tamamen kendi özgün üretimini oluşturmanın peşindeydi. İnsanın durmadan ilerleyen, değişen bir varlık olduğuna inanıyor; bu yüzden de kitleleri tek tipleştiren, insanı hep aynı yönde düşünmeye zorlayan kaba ideolojik kalıplardan köşe bucak uzak duruyordu. Belki de onu sürekli hareket ettiren, durmaksızın yazmaya, resim yapmaya, sinemayla uğraşmaya iten şey, kendi hayatındaki asla kapanmayacak olan derin boşlukların, evlat hasretinin ve yalnızlığın farkındalığıydı. 

Yaşadığı toplumla sürekli bir çatışma ve sürtüşme halinde olmak onu derin sıkıntılara, klinik odalarına itse de, kendi varlık alanına kimsenin, hiçbir erkeğin ya da otoritenin müdahale etmesine izin vermeyişi, ona  acı dolu ama asil bir özgürlüğün yolunu açtı. Onun şiire ve sanatçıya bakışında, aşırıya kaçmaksızın kendi değerlerine, köklü geleneğine sahip çıkmak ama bu geleneklerin değişmesi, kırılması gerektiği durumlarda da asla ayak dirememek fikri hâkimdi. Bu yüzden gözü de kalbi de her zaman dış dünyaya, batının modern esintilerine açıktı. Temel insani haklar uğruna, bir kadının var olma hakkı uğruna sonuna kadar mücadele etti; ama bunu belli politik çevrelerin arzuları doğrultusunda değil, tamamen kalbinin sesini dinleyerek yaptı. 

İbrahim Gülistan: Sinemanın Kökleri ve Gölgede Kalan Aşk

Furuğ’a göre bir şair, yaşamı ile şiirlerini birbirinden asla ayıramazdı. Onun pek çok dizesinde açıkça görüleceği üzere, bu dünyadaki yegâne, ebedi sevgilisi şiirdi. Kaderci bir yapıya sahip olsaydı, her şeye boyun eğip evliliğini sürdürür, oğlundan ayrı kalmaz,  tekinsiz gerilimi ve çatışmayı bir yazgı gibi ruhunda taşımak zorunda kalmazdı. Sıradan bir kadın olarak belki de çok daha uzun, huzurlu ama silik bir ömür sürebilirdi. Fakat o, tercihlerinde tereddüt ya da pişmanlık yaşamaktansa, olası tüm bedellerine rağmen inandığı, kendi tırnaklarıyla kazıdığı  zorlu yaşamı seçti. Yazdığı şiirlere yönelik gelen o ahlaksızca eleştiriler, eşinden ayrılışı, oğlundan koparılışı ve ilerleyen dönemlerde hayatına girecek olan İbrahim Gülistan’la yaşadığı o gizemli ilişkinin yarattığı ağır psikolojik baskılar bu bedellerden sadece birkaçıydı. 

1958 yılında üçüncü kitabı İsyan yayımlandığında Furuğ henüz kitleler tarafından tam anlamıyla tanınmış, kabul görmüş bir şair değildi. Tam da o yıl, onun hem şiirinde yeni bir eşik atlamasına hem de sinemanın büyüleyici dünyasını keşfetmesine vesile olacak o büyük karşılaşma gerçekleşti: İbrahim Gülistan’la tanıştı. Tahran’daki Gülistan Film Stüdyosu’nun sahibi olan İbrahim Gülistan, telefonlara bakacak, ofis işlerini organize edecek, az buçuk sinemaya da ilgi duyan birini aramaktaydı. Bir sabah, Gülistan’ın bir arkadaşı yanında bu saçları dağılmış, utangaç genç kadını stüdyoya getirdi ve onun şair olduğunu söyledi. Gülistan, bu genç kadına sinemadan anlayıp anlamadığını sorduğunda Furuğ, hiçbir şey bilmediğini dürüstçe itiraf etti. Yine de yazışmaları yürütmek, telefonlara bakmak üzere işe alındı. Furuğ’un 1967’deki ani ölümüne kadar değişik yakınlık dereceleriyle, ayrılıklar ve kavuşmalarla devam edecek olan o efsanevi Furuğ-Gülistan ilişkisi işte bu mütevazı ofis odasında başlamış oldu. 

İbrahim Gülistan sadece güçlü bir sinema yapımcısı değil, aynı zamanda modern Fars öykücülüğünün de en önemli en entelektüel isimlerinden biriydi. Furuğ’un stüdyoda başlayan bu küçük iş macerası, onun içindeki o muazzam sanatsal potansiyeli fark eden Gülistan’ın ona sinemayla ilgili ufak tefek görevler vermesiyle tam bir okul eğitimine dönüştü. Gülistan ona sinemanın köklerini öğretiyor, teknik bilgi edinmesi için elinden geleni yapıyor, hatta dünyasını genişletmesi için onu İngiltere’ye eğitime gönderiyordu. 

Bu stüdyo günlerinden geriye kalan en hüzünlü ve çarpıcı hatıralardan biri, hiçbir zaman tamamlanamayan ve çekilmiş sahnelerinin bile izine rastlanmayan “Deniz” filminin setinde yaşanmıştı. Sadık Çubek’in “Deniz Neden Fırtınalıydı?” adlı öyküsünden Gülistan tarafından senaryolaştırılan bu filmde Furuğ, Perviz Behram ile başrolü paylaşıyordu. Filmin çekimleri sırasında, rol gereği bir sahnede Perviz Behram’ın kızarak Furuğ’u tokatlaması gerekiyordu. İlk çekim yapıldı ama titiz ve tavizsiz bir yönetmen olan İbrahim Gülistan sahneyi beğenmedi. Behram’ın yıllar sonra itiraf edeceği üzere, rol gereği atılan tokatlar hiç de hafif değildi. Buna rağmen, yönetmen Gülistan’ın acımasız isteğiyle bu tokat atma sahnesi tam altmış kez yinelenir. Furuğ’un yüzü kızarır, canı yanar ama  asil inadıyla çıtını bile çıkarmaz, sahneyi tekrar tekrar oynar. Ertesi gün sıra Furuğ’un Behram’a tokat atmasına geldiğinde de sahne aynı gaddarlıkla defalarca tekrarlanır. Bu set hikâyesi, Furuğ’un sinema uğruna, inandığı sanat uğruna fiziksel ve ruhsal acılara karşı nasıl bir derviş sabrıyla direndiğinin en somut, en iç acıtıcı örneğidir. 

Bababağı: Bir Tecrit Coğrafyasında Kendini Bulmak

Furuğ’un zihninde şiir ile sinema asla birbirinden kopuk iki ayrı dünya değildi; aksine görüntüler ve sözcükler aynı şeyi başka türlü anlatabilmenin, kalpteki  sızıyı dışa vurabilmenin farklı araçlarıydı. Bir sinema eserini tasarlarken, tıpkı bir şiirin o kırılgan yapısını kurar gibi hareket ediyordu. Furuğ şiirinin o en karakteristik özellikleri olan yoğunluk, flu bırakılmış melankolik yerler, kararsızlıklar ve tereddüt durakları onun sinematografisine de aynen taşınmıştı. Modern İran belgesel sinemasının en büyük abidelerinden biri kabul edilen “Ev Karadır” belgeseli, bu anlamda Furuğ Ferruhzad’ın kamerayla yazdığı, siyah-beyaz, alabildiğine“kara”  ve upuzun bir şiirdir aslında. 

1962 yılına gelindiğinde, Furuğ’un hayatını ve iç dünyasını sonsuza dek değiştirecek o benzersiz proje çıktı ortaya. Cüzamlılar Derneği Başkanı Dr. Raci, İbrahim Gülistan’a cüzamlıların hayatını anlatan bir belgesel film yapma fikrini sundu; Gülistan da bu zorlu, bu ürkütücü projeyi gerçekleştirmeyi Furuğ’u önerdi. Sinemayla olan ilişkisinde sadece küçük roller almaktan, dublaj yapmaktan mutlu olmayan Furuğ, bu öneriye büyük bir heyecanla sarıldı. Ve tek başına, sanki kendi kaderine doğru yürür gibi, Tebriz yakınlarındaki Bababağı Cüzamlılar Evi’ne doğru yola çıktı. 

Bababağı, Rıza Şah’la evliliğinden hemen sonra ülkedeki bu trajik cüzam gerçeğini fark eden Farah Pehlevi’nin arzusuyla yaptırılmış, etrafı Tebriz Dağları’yla çevrili tecrit edilmiş bağımsız bir köy, bir nevi sürgün kolonisidir. Cüzamlı insanların "normal" dünyadan nasıl gaddarca izole edildiklerinin, canlı canlı mezara gömüldüklerinin somut bir kanıtıdır bu mekân. Furuğ, ikinci kez Bababağı’na gidişinde artık yalnız değildir; yanında görsel yönetmen Süleyman Minasiyan ve stüdyonun diğer çocukları vardır. 

Oraya vardıklarında ekibin içini büyük bir korku ve ürperti kaplar. Dinlenme evinin müdürü bile cüzam kapma korkusuyla her işini bir mendille görmekte, odasının kapısını mendille açıp o mendili hemen fırlatıp atmaktadır. Ancak orada bulunan Fransız doktorların onlara güven vermesi, cüzamın bu yolla bulaşmadığını, hastaların çocuklarının bile sapasağlam olduğunu söylemesiyle korkuları biraz olsun hafifler. 

İşte o ilk gecede, cüzamhanede yaşayan iki hastanın düğününe davet edilir film ekibi. Diğerleri çekingen dururken Furuğ, o düğünde ayağa kalkar ve  cüzamlı, yüzleri erimiş, parmakları kopmuş insanlarla hıçkıra hıçkıra, büyük bir coşkuyla dans etmeye başlar. Onlara dokunmaktan,  yaralı yanakları öpmekten tek bir an bile çekinmez. O andan sonra cüzamlılar için Furuğ bir yabancı, biri değil; adeta gökten inmiş bir koruyucu melek, bir dert ortağı olur. Sıkıntılarını ona anlatırlar, ona sığınırlar. Furuğ onlara cüzamın bir ceza olmadığını, insani anlamda aralarında hiçbir fark bulunmadığını göstermek için kalbini sonuna kadar açar. Hatta dönüş yolunda, yanlarındaki tüm parayı daha çok ihtiyaçları olduğunu düşünerek cüzamlılara bırakırlar; öyle ki Tahran’a dönmek için bindikleri trende, öğle yemeği yiyecek tek bir kuruşları bile kalmamıştır. Bababağı’nda geçirilen  on iki gün, dünya sinema tarihine “Ev Karadır” gibi bir başyapıt armağan eder. 

Bir Cuma Toplantısının Tenhalığı ve "Yeniden Doğuş"un Eşiği

Furuğ’un kişisel tarihinde göze çarpan en melankolik şeylerden biri de, iç dünyasına kapandığı zamanlarda etrafına aşılmaz yüksek duvarlar örse de, sanata ve dostlarına olan bitmek bilmeyen tutkusudur. Tıpkı eski dönemlerde Avrupa’da görülen o meşhur salon toplantıları gibi, Furuğ da Tahran’daki evinde düzenli olarak her cuma, arkadaşlarını ve dostlarını bir araya getiriyordu. Sinemacıların, şairlerin, ressamların ve oyuncuların bir araya geldiği bu cuma buluşmalarına Yedullah Royayi, Feridun Rahnema, Ahmed Rıza Ahmedi, Sohrab Sepehri ve Furuğ’un kız kardeşleri katılıyordu. O odalarda şiirler okunur, memleket meseleleri tartışılır, çaylar içilirken Furuğ, kendi yalnızlığını bu entelektüel kalabalığın içinde unutmaya çalışıyordu belki de. 

İlk üç kitabı boyunca şiirlerinde son derece duygusal, kırılgan, taşıdığı acıları ve evlat hasretini doğrudan dizelerine yansıtan bir Furuğ vardır karşımızda. Fakat 1964 yılında yayımlanan o muazzam eseri, “Yeniden Doğuş”, onun hayatını tam ortasından ikiye bölen o devasa çizgiyi oluşturur. Yeniden Doğuş ile beraber Furuğ, kendi şiirine ve geçmişine çok daha olgun, çok daha yukardan ve bilgece bir gözle bakabilmiş, önceki kitaplarını inkâr etmeden onların çok ötesine geçtiğinin farkına varmıştır. O artık sadece kendi acılarını yazan kırgın bir kadın değil; çağdaş insanın, modern toplumun ve yalnızlığın evrensel sorunlarına felsefi bir derinlikle bakan bir dehadır. 

Onun yeterince politik olmadığını iddia eden sığ eleştirmenlere inat, Furuğ her zaman yaşadığı dünyanın acılarına, ülkesinde olup biten gaddar siyasi baskılara karşı en asil duruşu sergilemiştir. 1963 yılında Unesco onun hakkında bir film yaptıktan sonra, İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci onunla röportaj yapmak üzere Tahran’a geldiğinde Furuğ, dönemin bazı haksız siyasi mahkûmiyetlerinin önlenmesi için Bertolucci’den dünya kamuoyunun desteğini istemiş ve bu asil çabası sayesinde uzun süreli mahkûmiyetlerin önüne geçilmesini sağlamıştır. Ya da bir gün arabasıyla üniversite civarından geçerken, polisle çatışmaya giren birkaç talihsiz öğrenciyi gözünü kırpmadan arabasına alarak onların kaçmasına yardımcı olmuş, bu yüzden bir geceyi polisin soğuk gözaltı hücrelerinde geçirmiştir. O, kaba bir militan değildi elbet; ama insan olmanın getirdiği kutsal hak ve özgürlüklerin çiğnendiği her yerde, baskının ve zorbalığın karşısında dikilen çelikten bir iradeydi. 

Son Viraj: 1967 Şubatı ve Çam Ağaçlarının Yas Kokusu

Furuğ’un yaratıcılığının en verimli, en olgun döneminde, 1967 Şubatı’nın uğursuz,  buz gibi gününde gelen zamansız,  feci trafik kazası sadece ailesini ve yakın dostlarını değil, ona hayatı boyunca düşman gözüyle bakmış yobaz çevreleri de derin bir şoka uğrattı. Ölüm haberi Tahran sokaklarına bir bomba gibi düştü. Arkadaşı Siyrus Tahbazi’nin eşi Pervin, o günü anlatırken acının saf halini tasvir eder bize: O gece Santral Sineması’nda Fellini’nin “Sekiz Buçuk” filmini izlemek üzere sözleşmişlerdir. Akşamüstü saat beş sularında kapı çılgınca çalınır; gelen Azad Bey’dir ve Furuğ’un evinin yakınındaki o lanet kavşakta kaza geçirdiğini fısıldar. Korkuyla hemen İbrahim Gülistan’ın evini ararlar, telefonu Gülistan’ın eşi Fahri Hanım açar; Siyrus daha hiçbir şey soramadan, Fahri Hanım’ın dudaklarından o ölümcül iki kelime dökülür: “Evet Siyrus, doğru...” Sinema yönetmeni Emir Huşeng Kavusi için ise o günün fotoğrafı, Adli Tıp binasının önünde hıçkırarak ağlayan Siyrus Tahbazi’nin uzaktan gelen o tek kelimelik feryadıdır: “Furuğ... Furuğ...” 

Furuğ’un defin törenini, “Ev Karadır” belgeselinde onunla omuz omuza çalışan Emir Kerari kameraya alır. Şeriyati Caddesi’nden Zehradullah Mezarlığı’na kadar uzanan upuzun, mahşeri kalabalık, televizyon için bir habere dönüştürülür önce; ama insanların durdurulamaz, sel gibi akan yoğun ilgisi karşısında yönetmen Naser Tekvayi bu görüntüleri sarsıcı bir yas belgeseline dönüştürür. Gülistan Stüdyosu’ndaki bütün çocuklar, yeri doldurulamaz kadının son yolculuğu için seferber olmuştur. 

Ancak bu ölümle asıl ölen, ruhu paramparça olan isim şüphesiz İbrahim Gülistan’dı. Furuğ’un ardından ortalıklarda bir daha hiç görünmeyen, çok sevdiği sinema çalışmalarını neredeyse tamamen sıfırlayan Gülistan, 1975 yılında  çok sevdiği topraklardan, İran’dan tamamen ayrılarak bir daha asla geri dönmemek üzere İngiltere’ye sürgüne gitti. Oğlu Kaveh Gülistan’ın, babasının o ölüm sonrasındaki halini şöyle anlatır:

“Furuğ öldüğünde babam tuhaf bir ruh haline bürünmüştü ve evimizde ağır, taş gibi bir hava hüküm sürüyordu. Annem ve benim için babamın bu yoğun kederine tahammül etmek çok zordu. Babam kendisiyle konuşulamayacak bir adama dönüşmüştü, hiçbir şekilde iletişim kurulamıyordu. Evin bahçesine boylu boyunca çam ağaçları dikmişti babam. Odamın penceresinden dışarı her bakışımda, babamı uykudaki insanlar gibi, çam ağaçlarının arasında dururken görürdüm; başı gökyüzüne çevrili bir şekilde, durmadan çam ağaçlarını kokluyordu. Başka bir âlemdeydi ve çevresinde şiddetli bir keder dalgası hissediliyordu. Gerçekte Furuğ’un ölümüyle babam da öldü...” 

Geometri Dersini Seven Öğrencinin Sonsuz Yalnızlığı

Furuğ Ferruhzad’ın  otuz iki yıllık ömründen geriye kalan son şaheser, ölümünün ardından yayımlanan  vasiyet niteliğindeki kitap oldu: “İnanalım Soğuk Bir Mevsimin Başlangıcına”. Bu kitap, doğunun  en cesur, en melankolik kadınının dünyaya bıraktığı son felsefi mektuptur. O, sadece lirik bir şair değil; kurduğu o kendine has, o bükülmez şiir diliyle yüzlerce kadının kendi ayakları üzerinde bir birey olarak durabilmesi adına canını feda etmiş ölümsüz bir simgedir artık. 

Onun evlat edindiği küçük çocuk, Hüseyin Mansuri, Furuğ’un  trajik ölümünün ardından eğitim için önce İngiltere’ye, ardından Almanya’ya gitti ve ömrünü yabancı topraklarda Furuğ’un şiirlerini Almancaya çevirerek geçirdi. 2008 yılında Alman belgeselci Claus Strigel ile Hüseyin’in yollarının kesişmesiyle ortaya çıkan “Ay, Güneş, Çiçek, Oyun: Gerçek Bir Peri Masalı” belgeseli, aslında Furuğ’un Bababağı’nda ektiği  küçük umut çiçeğinin kırk yıl sonra Münih sokaklarında nasıl yeşerdiğinin  en dokunaklı, en melankolik kanıtıdır. Hüseyin, kırk yedi yaşında koskoca bir adam olduğunda bile, kameranın karşısında Furuğ’un şiirlerini okurken bile, hala Bababağı’ndaki yedi yaşındaki gülümseyen çocuktur aslında. 

Kadim Fars kültürünün asırlık, Hafız Divanı ile büyütülmüş şiirsel topraklarından beslenen İran sineması, bugün dünyada minimalist ve derin bir nehir gibi akmaya devam ediyorsa, bunun en büyük suç ortağı ve öncüsü o nehre kendi kanını, kendi gözyaşını akıtan Furuğ Ferruhzad’dır. O, herkese ait gibi görünen bu gaddar dünyadan aldığı tüm basit, alelade şeyleri, daha önce hiç görmemişiz gibi sarsıcı bir estetikle yeniden yüzümüze çarpmayı başardı. 

Bugün Tahran’da ya da dünyanın herhangi bir uzak şehrinde, yağmurlu bir sonbahar akşamı penceremizin ardındaki o tenha avluya baktığımızda, kulaklarımızda hep onun o son, içimizi üşüten ebedi şiiri çınlar elbet: 

“evimizin avlusu tenha
evimizin avlusu tenha
bütün gün kapının ardından
parçalanma sesleri geliyor
ve patlama sesleri
komşularımız bahçelerinin her köşesine
çiçek yerine
şarapnel ve makineli tüfek dikiyor
komşularımız fayans havuzlarının
üstünü kapatıyorlar
ve fayans havuzlar istemeye istemeye
gizli barut ambarına dönüşüyor
ve mahallemizin çocukları okul çantalarına
küçük bombalar dolduruyor
evimizin avlusu şaşkın
ben yüreğini yitirmiş bu zamandan korkuyorum
ben bunca elin boşunalığını düşünmekten
bunca yüzün yabancılaşmasından
korkuyorum
ben geometri dersini
delicesine seven bir öğrenci kadar
yalnızım
ve sanıyorum bahçe hastaneye kaldırılabilir”

(İçim Acıyor Bahçeye şiirinden)

Furuğ’un yaralı bahçesi bugün hala dünyanın bütün kırgın, bütün yalnız ve bütün dışlanmış insanlarının kalbinde, bir cüzamhanenin avlusunda açan tek kırmızı gül gibi ebediyen kokmaya,  siyah-beyaz aynalarda soluklanmaya devam ediyor. Geriye kalan,  tozlu ve unutulmuş geçmiş zaman caddelerinden yorgun adımlarıyla geçen bir kadının, içimize sızan, hüzünlü, mağrur ve upuzun gölgesidir. 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın