BİR TOPLUM NE ZAMAN SUSAR?

BİR TOPLUM NE ZAMAN SUSAR?
2 Beğen
0 Yorum

Bir toplum ne zaman susmaya başlar?

Üzerine sayfalarca kitap yazılabilecek; ilk çağlardan bugüne, bireyin ve toplumun değişimini inceletecek bir soru. Kendini sürekli değiştiren ve düşünen varlık olma imtiyazına sahip insanın dünyanın gelişimine kattığı nedensellik ilişkisini de tartışan bir soru. Zaman tünelinde geriye doğru adımlar atmamıza ve bugünü anlamamıza neden olacak bir soru.

Sessizleşmenin nedenlerini anlamak için elbette birey ve toplumun ne ve kim olduğuna bakarak başlamak gerek. Bu kısımda akademik tanımları ele almayacağız; ancak ortak tetikleyicilerin iç içe olduğunu anlatabilmenin en iyi yolu da bu kısmı biraz irdelemek ile mümkün. Birey “ben”, toplumsa “sen” ol. Birey “sen” iken, toplumsa “ben” im. Aslında bu kadar… Sosyolojik çağrışımlardan uzak, bizim aramızda kurduğumuz yazar-okuyucu bağı bizi bir topluluk haline dönüştürüyor ve düşüncelerimin, senin düşüncelerinin boşluklarından zihnine sızması ile biz bir bağ kuruyoruz. “Üç kişi yan yana gelmeyince çete sayılmıyor, iki kişiden topluluk mu olur?” Deme. İki kişi ile başladı her şey. Ve bakınız, bugün nerelere geldik.

Çağlar boyunca gelişen ve değişen; küçük topluluklardan daha geniş topluluklara evrilen insanlığın, her döneminde kurallara ihtiyacı oldu. Tabular, örfler, dinler ve ulus devlet yasaları ile giderdik bu ihtiyaçlarımızı da. Bazen içgüdüsel uyumlanmak, bazense sadece hayatta kalmak için gerekliydiler. Hayatta kalmayı listenin ilk sırasında görmek kimseyi şaşırtmaz sanıyorum. Güven ve kaygıdan muaf yirmi kişilik toplulukta, yirmi bin kişilik toplumda farklı dillerde benzer kuralları getirdiler. 

Başlarda amaç, değindiğimiz gibiydi: topluma uyum ve hayatta kalma süreçleriydi. Düşünsenize, bir sabah uyanıyorsunuz ve “Acaba komşum bana saldıracak mı bugün?” diye düşünmüyorsunuz. O halde işe yarıyor diyebilir miyiz? Kısmen evet. Çünkü zaman sadece insanı değil, insan da bu süreçte çağı ve dünyayı değiştirdi. Bugün kurallardan beklentimiz, bizi bir ertesi güne canlı taşıması kadar, aynı zamanda insan olarak haklarımızı, özgürlüklerimizi, kimliğimizi ve sesimizi de koruyacak olmasıydı. Evet, olmasıydı diyorum, çünkü yanlış giden bir şeyler olduğunu biliyorum.

İnsanlığın, her döneminde kurallara ihtiyacı oldu demiştik. Atlamayalım ki kurallar ve yasalar bir yönüyle de hakların korunması içindir. Peki, insanda korunmasını beklediğimiz haklar nelerdi? Elbette, kimsenin bize lütfetmediği, devredilemez, vazgeçilemez insani haklar. Uzun uzun irdelemeyeceğim; fakat birkaçının altını çizmek, “Bir toplum ne zaman susmaya başlar?” sorusunun cevabına bizi bir adım daha yakınlaştıracaktır. Birleşmiş Milletlere göre, dünya üzerinde 208 ülke ve 8,1 milyar insan yaşıyor. Ve herhangi bir ayrım gözetmeksizin (dil, din, renk) tamamı, doğumları ile yaşama hakkı, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı, düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü haklarına sahiptirler. Fakat dünya üzerindeki ülkelerin bir kısmında 21. yüzyıl tüm imkanlarıyla ilerlerken, ne yazık ki birçoğunda hâlâ 19. yüzyıl rüzgarları esmeye devam ediyor. Dünya hepimiz için aynı yöne dönüyor ama hepimizi aynı yere götürmüyor. Ulus devletlerin yönetim biçimlerinde gösterdiği çeşitlilik ve yakın tarihlere kadar devam eden sömürgeciliği geride kalmaya örnek olarak verebiliriz.

Ulus devletlerin hangi coğrafyada olduğunun ya da hangi yönetim biçimi ile rejimini (demokratik, otoriter ya da monarşik) sürdürdüğünün bir önemi olmadan edindikleri ortak özellikleri vardır. Öncelikle aidiyet ve sadakat bekler, devamında itaat ve yükümlülük. Rejim hangi yüzyıla ait olursa olsun, Avrupa ya da Ortadoğu’da olsun, halktan beklentileri hep vardır. Peki biz de rejimden, insani olarak edindiğimiz hakları korumasını ve iyileştirmesini beklemiyor muyuz? Bekliyoruz. Bekliyoruz da peki ya rejim bize vaat ettiklerini koruyamıyorsa?

Rejim vaat ettiklerini koruyamıyorsa, bunun nedeni yönetim mekanizmalarının başarısızlığıdır. Hukuk zayıf, karar alma süreçleri hatalı, bürokrasi ve ekonomi verimsizdir. Yönetim açığının yarattığı güven kaybı zamanla değişim talep eden bir topluluk oluşturur. Bu da demektir ki, toplum öncesinde suskun değil; aksine sokakta gördüğü her mikrofona iç dökecek kadar seslidir. Ancak sistem başarısızlığını devam ettirdikçe, toplum kabulleniş ve sessizlikle tanışır. İnancını kaybeden topluluk, sosyal ve siyasi normlara uyumu, birlikte hareket etme kapasitesini ve toplumun birlik gücünü kaybeder. Korku ve panik atmosferi arttıkça, ortak rüyayı paylaşan geminin mürettebatları sadece kendi filikalarını kurtarmayı hedefler. İşte bu noktada, rejimi yönetenler de istedikleri sonuçları elde etmiştir. Çünkü çözülmeye başlayan topluluğu yönetmek onlar için daha kolay ve başarısızlıklarını görünmez kılacaktır. Fakat unutmayalım ki, suskunluk yalnızca yönetilenin değil, yönetenin de ölçüsüdür.

Ancak rejimi ve sistemi konuştuğumuz kadar bireyi ve toplumu da konuşmak gerekiyor. Hatırlarsanız, bu sorunun cevabını ararken odak en başında birey ve toplumdu. Bireye ve topluma yüklenen rol sadece kabulleniş ve sessizleşmek mi? Hayır! Birey aynı zamanda susturanın da ta kendisidir. Çünkü rejimi sistemleştiren de bugüne getirip onu yöneten de bireyin kendisinden başkası değildir. 

İlk kavganın sahipleri Habil ve Kabil’den bugüne hiçbir şey değişmedi. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin bile temelinde insanı, insandan korumak vardır. Yani en basit hâliyle rejim bizi öldüremez, susturamaz; ama onu yöneten insanın eli her şeye muktedirdir. Bir toplum ne zaman susmaya başlar sorusunu yüzlerce madde ile anlatabiliriz. Ancak en temelde şu var ki konuşan da susturan da aynı varlık. “İNSAN”. Ve o insanlar ki bugün ilim ve bilimin ışığından uzak, bilgiye, sezgiye ve akla sırtını dönmüş durumda. Tarihinden bir haber, eleştirel düşünmeyen, kitaplardan ve sanattan uzaklar. Ön yargılarla hareket ederek, toplumsal sorumluluk ve vicdanı göz ardı ediyorlar. Merak etmeyi, sormayı ve şüphe etmeyi bıraktılar.

 Unutmayalım ki bir toplum bireyleri kadar sesli, bireyleri kadar da sessiz yaşıyor. Ve ben son cümlelerimi yazarken sana düşünmek ve tartışmak için başka bir soru bırakıyorum. Sen Habil misin? Kabil mi? Ben kendi cevabımı bir sonraki yazımda vereceğim tekrar görüşene dek esen kal.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın