Bir Yönetmenin Vasiyeti: Dreams

Bir Yönetmenin Vasiyeti: Dreams
0 Beğen
0 Yorum

Akira Kurosawa'nın Dreams filmini izlemeye başlamadan önce biraz hayatını araştırdım. Açıkçası filmden önce yönetmenin hikâyesi beni etkiledi. Kalabalık bir ailede büyümesi, ağabeyiyle kurduğu yakın ilişki, sinemaya onun sayesinde adım atması ve daha sonra ağabeyinin intiharı... Bunların hepsi Kurosawa'nın dünyaya bakışını şekillendiren olaylar gibi görünüyor. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde kendisinin de intihar girişiminde bulunmuş olması, filmlerinde sıkça karşımıza çıkan ölüm, yaşamın anlamı ve insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesi gibi temaları daha anlamlı hâle getiriyor.

57 yıllık sinema kariyerine 30 film sığdırmış olması da dikkat çekici. Üstelik bugün dünya sinemasının en büyük yönetmenlerinden biri kabul edilmesine rağmen bazı dönemlerde finansman bulmakta zorlanmış. Buna rağmen hem Kurosawa'nın sineması sonraki kuşak yönetmenleri etkilemiş hem de dünya sinemasının yönünü değiştirmiş. George Lucas'ın Star Wars'u oluştururken Gizli Kale filminden etkilenmiş olması bunun güzel örneklerinden biri. Kurosawa'nın yalnızca Japon sineması için değil, dünya sineması için de ne kadar önemli bir isim olduğunu görmek filmi izlerken bakış açımı değiştirdi.

Filmin ilk düşü olan Kitsune bölümü beni diğer bölümler kadar etkilemedi. Ancak Japon folkloruna ve mitolojiye olan ilgim nedeniyle en çok dikkatimi çeken bölüm bu oldu. Daha önce Kore yapımlarında Gumiho anlatılarını ve çeşitli Japon animelerinde Kitsune karakterlerini görmüştüm. İlk izlediğimde rüyanın ne anlatmak istediğini tam olarak anlayamadım. Sonradan okuduğum yorumlarla doğumu, yaşamın başlangıcını ve evliliği temsil ettiği fikri bana oldukça anlamlı geldi. Ayrıca filmin açılışını çocukluk, merak ve insanın ilk kez doğaüstü olanla karşılaşması üzerine kurması da dikkat çekiciydi.

Japon folklorunda Kitsune (狐), kelime anlamıyla "tilki"dir; ancak sıradan bir hayvan değil, doğaüstü güçlere sahip ruhani bir varlık olarak kabul edilir.

Kitsune Japon kültüründe yalnızca "tilki" değildir. İnsanlarla ruhlar âlemi arasındaki sınırda duran bir varlıktır. İlk rüyadaki çocuk da aslında yetişkinlerin ve doğanın yasakladığı bir şeye tanıklık ediyor. Bu yüzden bölüm bir bakıma "masumiyetin kaybı" olarak da yorumlanır.

Şeftali Bahçesi ise benim için filmin en etkileyici bölümlerinden biri oldu. "Şeftaliyi para ile satın alabilirsin ama şeftali bahçesini satın alamazsın." cümlesi filmin en güçlü sözlerinden biriydi. Kurosawa burada doğanın ekonomik bir değer değil, yerine konulamayacak bir bütün olduğunu hatırlatıyor gibiydi. Ağaçların ruhları aracılığıyla doğanın yok edilişini anlatması çok etkileyiciydi. Bölümün sonunda geriye kalan küçük fidan ise bana umut hissi verdi. Kurosawa'nın filmin ilerleyen bölümlerinde insanlığa dair oldukça karamsar düşünceler ortaya koymasına rağmen burada hâlâ bir umut kapısı bıraktığını hissettim.

Japon kültüründe şeftali ağacı yalnızca bereketi değil, çocukluğu, aileyi ve kaybedilmiş masumiyeti de temsil edebiliyor. Bu yüzden çocuk karakterin bahçeyi özlemesi aslında sadece ağaçları değil, geçmişi ve kaybedilen bir dünyayı özlemesi olarak da okunabiliyor.

Kar Fırtınası ise bende farklı bir etki yarattı. Belki de amaç buydu ama bölüm boyunca yoğun bir klostrofobi hissi yaşadım. Karakterlerle birlikte yönümü kaybetmiş ve sıkışıp kalmış gibi hissettim. Sonunda ortaya çıkan kadının ölüm mü, kurtuluş mu, doğa mı yoksa bir kar ruhu mu olduğunu tam olarak çözemedim. Daha sonra Yuki-onna efsanelerini okuyunca bazı şeyler yerine otursa da bu bölüm benim için hâlâ filmin en gizemli ve yoruma açık bölümlerinden biri olarak kaldı. Belki de Kurosawa burada kesin cevaplar vermek istemiyordu.

Yuki-onna genellikle kar fırtınalarında ortaya çıkan, insanları ölüme sürükleyen bir ruh olarak anlatılır.

Tünel bölümü ise filmin en güçlü savaş karşıtı bölümüydü. Özellikle "Size kahraman diyorlar ama köpekler gibi öldünüz." cümlesi uzun süre aklımda kaldı. Bu söz bana savaş sonrasında verilen kahramanlık unvanlarının, madalyaların ve büyük söylemlerin aslında ölen insanlar için hiçbir anlam taşımadığını düşündürdü. Askerlerin karşısında duran komutanın yaşadığı suçluluk duygusu da çok etkileyiciydi. Bölüm boyunca sanki dışarıdaki bir mahkemeden çok insanın kendi vicdanında kurduğu mahkemeyi izliyorduk. Askerler onu affetmiş görünüyordu ama komutan kendisini affedemiyordu.

Kargalar bölümü benim için ayrıca özel bir yere sahipti. Van Gogh'u her zaman sevmişimdir ve Kurosawa'nın da gençliğinde ressamlık yapmış olması bu bölümü daha anlamlı kıldı. Bir sanatçının başka bir sanatçıya duyduğu hayranlığı izliyormuş gibi hissettim. Daha önce Loving Vincent filmini izlemiş olduğum için bu bölüm bana onu hatırlattı. Van Gogh'u Martin Scorsese'nin canlandırması da hoş bir detaydı. Ancak bölümde beni en çok etkileyen şey "Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat neredeyse büyülü gözüküyor." sözü oldu. Bu cümle yalnızca Van Gogh'un değil, Kurosawa'nın da dünyaya bakışını özetliyor gibiydi.

Altıncı ve yedinci düşler bana tek bir hikâyenin iki bölümü gibi geldi. İlkinde kıyameti, ikincisinde ise kıyamet sonrasındaki cehennemi izliyormuşum hissine kapıldım. Görsel açıdan filmin en zayıf bölümleri olduklarını düşünsem de verdikleri mesajlar oldukça güçlüydü. Özellikle "Nükleer santraller için güvenilir demişlerdi." sözünün ardından gelen "Ama insanlar güvenilmez." cümlesi çok etkileyiciydi. Burada Kurosawa'nın teknolojiye değil, insanın kibirine ve sorumsuzluğuna karşı çıktığını düşündüm. Ağlayan Şeytan bölümünde ise doğaya verdiğimiz zararların, açgözlülüğümüzün ve israfımızın bizi nasıl canavarlara dönüştürebileceğini görüyoruz. Şeftali Bahçesi'ndeki umutlu tonun yerini burada tam anlamıyla bir uyarı alıyor.

Filmin son bölümü olan Su Değirmenleri Köyü ise benim için en güzel düş oldu. Yaşlı adam bana doğrudan Kurosawa'nın kendisini hatırlattı. Sanki film boyunca anlatmak istediği her şeyi son kez onun ağzından duyuyorduk. Özellikle "Gecemin aydınlık olmasını istemem. O zaman yıldızları göremem." cümlesi çok hoşuma gitti. Bu söz bana modern dünyanın sürekli daha fazla ışık, daha fazla hız ve daha fazla konfor peşinde koşarken bazı güzellikleri kaybettiğini düşündürdü. Yaşlı adamın bilim insanları ve icatlarla ilgili yaptığı konuşma da çok etkileyiciydi. Burada bilimin kendisine değil, sonuçlarını düşünmeden ilerleyen insan anlayışına bir eleştiri gördüm.

Son sahnedeki cenaze ise filmin tamamlayıcı noktasıydı. Ölümün bir kayıp olarak değil, hayatını dolu dolu yaşamış bir insanın ardından yapılan bir kutlama olarak gösterilmesi fikrini çok sevdim. Film boyunca savaşın, yıkımın, çevre felaketlerinin ve insan açgözlülüğünün sonuçlarını gördükten sonra Kurosawa son sözünü burada söylüyor gibiydi. Önemli olan ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızdı.

Filmi bitirdiğimde aklımda kalan şey tek tek rüyalardan çok, bütün bu rüyaların bir araya gelerek oluşturduğu tablo oldu. Bana göre Dreams, sekiz farklı hikâyeden oluşan bir film değil. Yaşlı bir sanatçının çocukluktan ölüme kadar uzanan yaşam muhasebesi. Doğaya, sanata, savaşa, teknolojiye, insanın vicdanına ve ölüme dair düşüncelerini bir araya getirdiği kişisel bir vasiyet. Filmin sonunda karşıma çıkan yaşlı adamı da bu yüzden yalnızca bir karakter olarak değil, Kurosawa'nın kendisi olarak gördüm.

Not: Bu yazı, Wannart'ta paylaştığım ilk içeriktir. Ve yaptığım ilk film incelemesi.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın