Beni Sev Diye Dilek Tutmak: Saplantı Üzerine

Bazı korku filmleri canavarı karanlık bir odadan, kilitli bir bodrumdan ya da doğaüstü bir varlıktan çıkarmaz. Bazıları canavarı çok daha tanıdık bir yerden çıkarır: sevilme arzusundan. Saplantı, ilk bakışta “bir dilek ters giderse ne olur?” sorusuyla ilerleyen doğaüstü bir korku filmi gibi duruyor. Fakat filmin asıl rahatsız edici tarafı dileğin kendisinde değil, dileğin neyi hedeflediğinde saklı: Birinin seni sevmesini istemek.
Bear’ın Nikki’ye açılamaması, ilk anda tanıdık ve hatta sempatik görünebilir. Reddedilmekten korkan, duygusunu söyleyemeyen, karşısındaki kişinin onu fark etmesini bekleyen biri… Klasik “iyi çocuk”, “çekingen âşık”, “bir türlü doğru anı bulamayan adam” profili. Ama filmin güzel tarafı tam da burada başlıyor: Saplantı, Bear’ı sonsuza kadar masum bırakmıyor. Onun çekingenliğinin altında yatan şeyi yavaş yavaş açıyor. Çünkü Bear, Nikki’ye ne hissettiğini söylemek yerine onun iradesini devre dışı bırakacak bir yol seçiyor. Reddedilmeyi göze almak yerine, reddedilme ihtimalinin olmadığı bir gerçeklik istiyor.
Bu yüzden Saplantı’nın en güçlü tarafı, Nikki’yi “takıntılı kadın” klişesine hapsetmemesidir. Ve işte burası filmi klasik bir “takıntılı kadın” hikâyesinden ayırıyor. Dilekten sonra gördüğümüz Nikki, aslında Nikki değil. Ya da en azından tamamen Nikki değil. Bear’ın dileği, Nikki’nin duygularını değiştirmekle kalmıyor; onun bedenini, sesini, bakışını, hatta gündelik hâllerini bile ele geçiriyor. Bir noktadan sonra Nikki’nin Bear’a duyduğu sevgi romantik değil, programlanmış gibi duruyor. Fazla hızlı, fazla yoğun, fazla yapışkan ve fazla “Bear ne isterse ona göre” şekillenen bir sevgi bu.
Bu yüzden film boyunca asıl soru şu oluyor: Nikki ne zaman gerçekten Nikki?
Dilek gerçekleştikten sonra Nikki’nin Bear’a yaklaşması ilk anda Bear’ın istediği şeyin gerçekleşmiş hâli gibi görünüyor. Onunla vakit geçirmek istiyor, yanında kalmak istiyor, ilgisini açıkça belli ediyor. Ama çok kısa sürede bu “tatlı” görünen yakınlık bozulmaya başlıyor. Nikki’nin bir anda gerçekliğe dönüp “Ben burada ne yapıyorum?” der gibi kopuşlar yaşaması, gece Bear’ı izler hâle gelmesi, kapıyı bantlayıp onun işe gitmesini engellemeye çalışması… Bunlar sadece korku filmi gerilimi yaratmak için konmuş sahneler değil. Bunlar bize şunu gösteriyor: Dilek, Nikki’ye aşk vermemiş; Nikki’nin üstüne Bear’ın arzusunu giydirmiş.

Bence filmin en iyi yaptığı şey de bu. Nikki’yi korkunç gösterirken bile, onun içindeki gerçek Nikki’yi tamamen yok etmiyor. Arada bir yüzeye çıkan o panik, o ağlama hâli, o şaşkınlık, o “bu ben değilim” hissi filmi daha trajik yapıyor. Çünkü biz bir kadının delirmesini izlemiyoruz aslında; bir kadının kendi bedeninden kovulmasını izliyoruz.
Özellikle Hansel ve Gretel sahnesi burada çok önemli. İlk izlerken “Bu ne alaka?” dedirten, rahatsız edici, hatta abartılı gelen bir sahne gibi durabilir. Nikki’nin partide anlattığı o tuhaf, grotesk masal versiyonu bir yandan korku atmosferini yükseltiyor, ama bir yandan da bence filmin en açık ipuçlarından birini veriyor. Çünkü orada Nikki, Bear’la arasındaki yakınlığı romantik değil, daha eski, daha tanıdık, neredeyse ailevi bir yerden kodluyor gibi. Sanki içeride bir yerlerde hâlâ var olan gerçek Nikki, Bear’a şunu söylemeye çalışıyor: “Sen benim için bu değilsin. Seninle aramdaki şey böyle bir şey değildi. Sen bunu başka bir şeye çevirdin.”
Bu yüzden Hansel ve Gretel hikâyesi sadece “çılgın Nikki”nin anlattığı sapkın bir masal değil. Bence gerçek Nikki’nin içeriden gönderdiği şifreli bir yardım çağrısı. Bear’ın görmek istemediği şeyi yüzüne vuruyor: Onun “aşk” dediği şey, aslında Nikki’nin özgürce seçtiği bir duygu değil. Dileğin bozduğu, çarpıttığı, neredeyse iğrençleştirdiği bir yakınlık.
Partideki Jenga sahnesi de bu yüzden çok iyi çalışıyor. O oyun normalde eğlenceli, hafif flörtöz, arkadaş ortamı sahnesi gibi başlıyor. Ama Nikki’nin tepkileriyle atmosfer bir anda dağılıyor. Bear başka biriyle öpüşme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında Nikki’nin içindeki şey patlıyor. Burada film bize çok net bir şey söylüyor: Dilek, Nikki’yi âşık etmedi; onu Bear’ın etrafında dönmek zorunda olan, Bear’ı kaybetme ihtimaline tahammül edemeyen bir varlığa çevirdi.
Ama en acı taraf şu: Bear bunu görüyor.
Bear bir noktadan sonra “Bu benim istediğim şey değildi” diyemez hâle geliyor, çünkü aslında bir anlamda tam olarak istediği şey bu. Nikki’nin onu herkesten çok sevmesini diledi. Sorun, dileğin yanlış anlaşılması değil; dileğin fazla doğru anlaşılması. Bear “beni sev” dediğinde, bunun içinde “beni seç, benden ayrılamaz hâle gel, beni hayatının merkezi yap, benim varlığıma göre şekillen” gibi korkunç bir alt metin olduğunu film acımasızca gösteriyor.
One Wish Willow müşteri hizmetleri sahnesi de bu yüzden filmin en kara mizahı yüksek ama en rahatsız edici anlarından biri. Bear, dileği geri almak istiyor. Çünkü artık Nikki’nin sevgisi onun egosunu okşamıyor; onu boğuyor. Ama orada duyduğu cevap çok önemli: Bu sevgi gerçek mi değil mi sorusuna verilen cevap, filmin en korkunç yerlerinden biri. Çünkü mesele sevginin “gerçek” olup olmaması değil, onun kimin tarafından seçildiği. Bir duygu, karşı tarafın rızası olmadan yaratıldıysa, gerçek gibi görünse bile özgür değildir.

Bir noktada gerçek Nikki’nin sesinin, sanki bir yerlerden Bear’a ulaşmaya çalışması da filmi daha trajik bir yere taşıyor. Çünkü Nikki artık sadece dışarıdan “saplantılı sevgili” gibi görünen biri değil; içeride mahsur kalmış biri. Hatta belki de kendi bedeninin yaptıklarını izlemek zorunda kalan biri. Bear’ın dileği yalnızca onu değiştirmemiş; onu kendi hayatının içinden çıkarmış.
Bu yüzden finalde Bear’ın ölümüyle Nikki’nin geri gelmesi, rahatlatıcı bir final gibi değil, daha ağır bir travma gibi işliyor. Çünkü Nikki kurtuluyor ama neye uyanıyor? Kendi bedeninin yaptığı korkunç şeylere, ölen arkadaşlarına, Bear’ın cesedine, artık geri alamayacağı bir enkaza. Filmin finali bu yüzden “lanet bitti” hissi vermiyor. Daha çok “asıl kurban şimdi ne yapacak?” sorusuyla bitiyor.
Bence Saplantı’nın en güçlü tarafı burada: Filmi izlerken ilk başta Bear’a üzülmeye çok müsaitiz. Çünkü yalnız, içine kapanık, reddedilmekten korkan biri gibi tanıtılıyor. Ama film ilerledikçe şunu görüyoruz: Kırılgan olmak, birini kontrol etme hakkı vermez. Sevilmemiş hissetmek, birinin özgürlüğünü elinden almayı romantik yapmaz. Birine açılamamak, onun iradesini büyüyle, dilekle ya da başka bir yolla manipüle etmeyi masumlaştırmaz.
Filmi izlerken beni en çok rahatsız eden şey de buydu: Bir insanın sevilmek istemesi değil, sevilmeyi karşı tarafın özgürlüğünden daha önemli görmesi.
Çünkü evet, hepimiz bir noktada seçilmek isteriz. Hepimiz bazen bir bakışa, bir cümleye, bir tesadüfe gereğinden fazla anlam yükleriz. Hepimiz bazen “acaba o da hissetti mi?” diye düşünürüz. Hatta bazen bir insanın bizi fark etmesini, kalabalıkta bize dönmesini, içimizden geçen şeyi onun da içinden geçirmesini isteriz. Bunlar utanılacak şeyler değil. Bunlar insan olmanın çok kırılgan, çok tanıdık yerleri.

Ben de bu duygunun kıyısından geçtim hatta birçoğumuz geçti, geçiyor ve var olduğumuz süre boyunca geçeceğiz. Bir bakışın süresini, bir cümlenin tonunu, tesadüf gibi görünen bir karşılaşmanın ihtimalini zihnimde büyüttüğüm zamanlar oldu. Bazen insan, kendisine doğrudan söylenmeyen bir şeyi sezmek ister; çünkü seçilmek, fark edilmek, birinin kalabalıkta özellikle sana dönmesi çok insani bir arzudur.
Ama sanırım insanın kendine sorması gereken soru tam da burada başlıyor: Ben karşımdaki kişiyi mi seviyorum, yoksa onun bende uyandırdığı ihtimali mi? Çünkü birini istemek başka, onun da istemesini zorunlu görmek başka. Film boyunca "Onu diler miydim? Hem de bu denli?" diye kendime sorup durdum. Benim duygularımın Bear’dan ayrıldığı yer de burası oldu. Ben birinin bana gelmesini dilediğim anlarda bile, onun gelmeme hakkını yok saymak istemedim. Sessizliğine anlam yüklemiş olabilirim; ama o sessizliği kırması gereken kişi olduğuna hükmetmedim. Birini zihnimde büyütmüş olabilirim; ama onun gerçekliğini kendi hikâyemin dekoruna çevirmemeye çalıştım.
Çünkü bazen aşk sandığımız şey, karşımızdakini istemek değil; onun da bizi istemesi ihtimaline tutunmaktır. Ve insan, gerçek sevgiyi belki de tam orada öğrenir: Birini içinden geçirip, yine de özgür bırakabildiğinde.
Sanatla Kalın, Aşkla Kalın,
Burçak...




Film hakkında düşüncelerinizi beğendim bende müsait bir zamanda izleyeyim bari :)