Aşk, Güven ve Tamir Çantası: Bir Erkekte Aradığım Şeyler

Aşk, Güven ve Tamir Çantası: Bir Erkekte Aradığım Şeyler
2 Beğen
1 Yorum

Bir erkekte ne aradığımı yazmaya çok masum bir yerden başladım. Gerçekten. İlk başta “beni sevsin, dürüst olsun, güven versin” gibi herkesin onaylayacağı, anneme okusam “aferin kızım” diyeceği cümleler kuracağımı sandım. Sonra liste uzadı. Sonra biraz daha uzadı. Sonra bir baktım, ilişki beklentisi yazmıyorum; resmen kendi küçük yönetim biçimimi kuruyorum.

Evet, kabul ediyorum: Benim romantik beklentilerimin içinde hafif bir dictatorship var. Ama yanlış anlaşılmasın, ben klasik diktatörlerden değilim. Sabah kalkıp “bugün kimi ezsek?” diye düşünmüyorum. Daha çok “bugün biri ses tonunu ayarlayacak mı, kedime bağırılmayacak mı, belirsizlik yüzünden içimde üçüncü dünya savaşı çıkacak mı?” diye düşünüyorum.

Bu yazıyı aslında tek başıma yazmadım. Daha doğrusu, zihnimde tek başıma yazdım ama uygulamalı sunumunu arkadaşlarımın önünde yaptım. Sahneyi kuruyorum: Açık havadayız, masadayız, güneş tepemizde, ben mavi gömlek ve kravatımla oturmuşum. Evet, kravat. Çünkü bir erkekte aradığım 33 maddeyi açıklarken insanın rastgele bir tişörtle oturması bence konuya saygısızlık olurdu.

Karşımda arkadaşlarım var. Biri beni gerçekten anlamaya çalışıyor gibi bakıyor. Biri her an “Burçak, sen sevgili değil, kişiye özel kullanım kılavuzu arıyorsun” diyecek gibi. Diğeri ise yüz ifadesiyle çok net bir şey söylüyor: “Ben seni seviyorum ama bu maddelerin bazıları insanı ilişkiden önce terapiye gönderir.”

Ve ben bütün ciddiyetimle anlatıyorum.

Çünkü benim için bu liste bir “ideal erkek” listesi değil. Daha çok ilişki içi afet yönetimi planı. Deprem çantasında düdük olur ya, benim ilişki çantamda da şu maddeler var: bağırmadan önce haber ver, kedime sesini yükseltme, araba kullanırken kavga etme, kıskanıyorsan yüzün düşsün ama beni sorguya çekme, bir de mümkünse evde bozulan şeyleri tamir edebil.

Şimdi siz bunu okuyunca bana kızabilirsiniz. Hatta lütfen biraz kızın. Çünkü ben de kendimi dışarıdan dinlediğimde bazen “abla sen sevgili değil, İçişleri Bakanlığı kriz masası arıyorsun” diyorum. Ama sonra listeye tekrar bakıyorum ve diyorum ki: Hayır, aslında ben çok temel bir şey istiyorum. Beni korkutmayacak, beni yönetmeye çalışmayacak, beni olduğum kişi olmaktan çıkarmayacak birini istiyorum. Sadece bunu biraz fazla dramatik, biraz fazla maddeli, biraz da kravatlı söylüyorum.

Öncelikle en temel meseleden başlayalım: Beni korkutmayacak.

Bu kadar. Bakın, burada bence gayet medeni bir yerdeyiz. Sinirlendiğinde kolumu sıkmayacak, omuz atmayacak, cimcik atmayı bile “şakalaşıyoruz ya” diye normalleştirmeyecek. Araba kullanırken kavga etmeyecek. Kavga ederken ağzından çıkan kelimeleri biraz seçecek. Erkeklik taslamayacak. Bunu okuyup “e bu zaten olması gereken” diyorsanız, tebrikler; birinci bölümde hâlâ benimlesiniz. Henüz benden nefret etmiyorsunuz.

Ama hemen rahatlamayın, çünkü şimdi işler biraz karışacak.

Mesela ses meselesi. Ben bağırmadan bağırmaya başlamayacak. Hatta eğer çok bağırası varsa, bunu önceden bildirecek. Evet, yanlış duymadınız. “Birazdan bağırmaya başlayabilirim” gibi bir uyarı bekliyorum. Kulağa komik geliyor, farkındayım. Ama bence ilişkilerde duygusal meteoroloji çok önemli. Nasıl telefonumuza “şiddetli yağış bekleniyor” bildirimi geliyorsa, partnerimizden de “şiddetli ego fırtınası yaklaşıyor” bildirimi gelebilmeli.

Burada bana kızabilirsiniz. “İnsan sinirlenince nasıl önceden haber versin?” diyebilirsiniz. Haklısınız. Ama ben de şunu sorarım: İnsan sinirlenince neden ilk iş karşısındakinin sinir sistemini yakıyor? Madem bağıracaksın, bari altyazı geç. Benim sinir sistemim bluetooth hoparlör değil; ses açılınca performansı artmıyor.

Hele araba kullanırken hiç yapmasın. Çünkü ben bazı anlarda tartışmaya varım ama 150 km hızla giderken “peki sen neden böylesin?” konuşması yapamam. Siz hiç emniyet kemeri takılıyken çocukluk travması açtınız mı? Açmayın. Aşk güzel ama trafik sigortası daha güzel.

Kıskançlık konusunda da kendimi çok makul buluyorum. Ki muhtemelen bu cümleden sonra makul olmadığımı anlayacaksınız.

Bana yazan, yürüyen, tuhaf davranan insanları dalga geçerek anlattığımda erkek arkadaşımın sorgu memuruna dönüşmesini istemiyorum. “Kim o?”, “Nereden tanıyorsun?”, “Bu yüzü nereden buldu?” gibi cümlelerle bana hesap sormasın. Ben zaten olayı komedi malzemesi yapmışım. Gel, birlikte gülelim. Hatta mümkünse aynı anda küçümseyelim. Küçük ve zararsız bir kötücüllük ilişkide bağ kurdurur.

Burada hâlâ benimle misiniz? Yoksa ilk kırmızı bayrağı mı gördünüz?

Çünkü bence bu çok makul. Ben zaten anlatıyorum. Saklamıyorum. Olayı masaya getirmişim. Bu noktada partnerimin görevi bana hesap sormak değil, benimle birlikte “bu özgüven nereden geliyor?” diye sosyolojik analiz yapmak.

Ama tabii kendisi sosyal flörtöz olmayacak.

Evet, burada işler biraz çifte standarda benziyor. Farkındayım. Ama ben de zaten “çok demokratik bir insanım” demedim. Yazının başında dictatorum olduğumu belirttim. Yine de savunmam şu: Herkese nazik olmak başka, herkesin “acaba bu çocuk benden mi hoşlanıyor?” diye düşünmesine sebep olacak kadar ruhsal kapı aralamak başka. Sizce de öyle değil mi? Değilse yorumlarda beni yargılayabilirsiniz, ama önce bir düşünün: Gerçekten o kadar geniş kibarlık gerekli mi?

Bir de temas meselesi var. Burada da dürüst olayım: Beni anlamak biraz zor olabilir.

Ben bir an omzuna asılabilirim. Koluna tutunup kendimi yere bırakabilirim. Güreşmeye çalışabilirim. Durduk yere dramatik bir şekilde “beni taşı” enerjisine girebilirim. Bunları tuhafsamayacak. Tutacak. Kaldıracak. Gerekirse içinden “ben bir kadınla değil, fiziksel temasla iletişim kuran tiyatral bir kediyle birlikteyim” diyecek ama bunu bana sitem olarak sunmayacak.

Fakat aynı kişi bana sıkça dokunabilirken, ben bir anda “ayy çek elini” dersem de alınmayacak.

Evet, biliyorum. Burada zor bir insanım. Az önce temas istiyordum, şimdi istemiyorum. Ama insan bedeni sabit bir kamu kurumu değildir; bazen açık, bazen kapalıdır. O an bir daral gelmiş olabilir. Sevgim bitmedi, sadece derim kısa süreliğine bağımsızlığını ilan etti.

Arkadaşlarımdan biri burada kesin “seninle ilişki yaşamak için kullanım kılavuzu lazım” derdi. Evet. Zaten bu yazı da o kılavuzun önsözü.

Enerjim düştüğünde de aynı şey geçerli. Sürekli “neyin var?”, “iyi misin?”, “bir şey mi oldu?” diye sorulmasından hoşlanmıyorum. Çünkü ben bir şey olursa söylerim. Söylemiyorsam ya hâlâ anlamamışımdır ya da sadece sessizce çürümek istiyorumdur. Her mutsuzluk açıklama dilekçesiyle gelmek zorunda değil.

Bazen insanın tek ihtiyacı yanında birinin sessizce oturmasıdır. Romantizm bazen “konuşmak ister misin?” değil, “ben buradayım, sen mutsuz tablo gibi durabilirsin” demektir.

Tabii benim asıl zor tarafım kriz anında ortaya çıkıyor. Bunu da dürüstçe kabul ediyorum. Bir olay olduğunda o olayın o anda konuşulup en azından bir yere bağlanmasını isterim. “Sonra konuşuruz”, “şimdi bunaldım”, “sinirimiz geçsin” gibi cümleler bende her zaman iyi etki yaratmaz. Hatta bazen tam tersi olur: Öfkem geçer ama onunla birlikte iyi duygularım da valizini toplar.

Burada bana çok kızabilirsiniz. “İnsanların zamana ihtiyacı olabilir Burçak” diyebilirsiniz. Evet, olabilir. Ve muhtemelen burada siz benden daha sağlıklısınızdır. Ama benim iç sistemim bazen şöyle çalışıyor: Eğer hâlâ konuşuyorsam, hâlâ çabalıyorumdur. Bağırıyorsam bile muhtemelen hâlâ oradayım. Ama sustuysam, konuyu açmıyorsam, içimde bir şey kapanmış olabilir.

Bu sağlıklı mı? Tartışılır. Gerçek mi? Kesinlikle.

Benim içimde küçük bir toplantı odası var. Bir olay oluyor, herkes masaya oturuyor. Mantık geliyor, gurur geliyor, kırgınlık geliyor, geçmişte söylenmiş üç alakasız cümle bile sandalye çekip oturuyor. Eğer karşımdaki kişi o anda “sonra konuşuruz” deyip giderse, o oda boş durmuyor. Konu büyüyor. Dosya kalınlaşıyor. Ben iki saat sonra aynı yerden devam edemeyebiliyorum.

O yüzden benim için mola başka, kaçmak başka. Mola istiyorsa “buradayım, gitmiyorum, sadece sakinleşmem lazım” desin. Bu cümle bende su serper. Ama ortadan kaybolursa, içimdeki dictatorum bunu kişisel algılar. Evet, biraz korkunç. Ben de farkındayım.

Gelelim gitme meselesine. Bu belki listedeki en özgürlükçü ama en soğuk madde. Gitmek isteyene kapım her zaman açık. Çok sevsem de açık. Alışmış olsam da açık. Birlikte hayat kurmuş olsak da açık. Hatta çok ciddi bir bağımız olsa bile kimsenin kendini “kalmak zorundayım” diye kapana kısılmış hissetmesini istemem.

Bu cümleyi ilk okuyunca çok olgun görünüyor, değil mi? Ama içinde hafif korkutucu bir taraf da var. Çünkü ben kimseyi zorla tutmam derken aslında şunu da söylüyorum: Gitmek istiyorsan git, ama kalacaksan da gerçekten kal. Bedeni yanımda, ruhu kapının dışında duran biriyle ilişki yaşayamam. Alışkanlık olduk, düzen bozulmasın, üzülmeyeyim diye kalıyorsa bu bana sadakat gibi değil, duygusal dolandırıcılık gibi gelir.

Hisleri azaldığında da söylesin. Beni memnun etmek için rol yapmasın. Çünkü ben de birine artık aynı şekilde dokunmak istemediğimde bunu sonsuza kadar saklayamam. Burada belki acımasızım ama sahte sıcaklığı gerçek yalnızlıktan daha kötü buluyorum. En azından yalnızlık dürüsttür.

Tabii bütün bu dramatik hükümler arasında çok basit, gündelik ve muhtemelen en romantik maddem de var: Evdeki her şeyi tamir edebilsin.

Biliyorum, bu biraz eski dünya beklentisi gibi durabilir. Ama kusura bakmayın, ben bazı konularda çağdaşım, bazı konularda ise ampul değiştirirken etkileniyorum. Musluk akarken şiir okunmuyor. Kapı kolu bozulduğunda “aşkım servis çağıralım” cümlesi de bir yere kadar. Elinde tornavidayla bir şeyi çözmeye çalışan erkek, romantik komedilerin yeterince değerlendirmediği bir arketiptir.

Kendine baksın, temiz olsun, temiz bıraktığım yeri savaş alanına çevirmesin. Benim kadar titiz olmasına gerek yok; zaten o olursa evde iki ayrı simetri manyağı oluruz ve muhtemelen ilişki değil sessiz savaş yaşanır. Ama en azından kedimin, kıyafetlerimin, düzenimin, sessizliğimin ve ara sıra gelen deliliğimin bir yaşam alanı olduğunu kabul etsin.

Kedime sesini yükseltmesin, bu arada. Bunu çok açıklamayacağım. Kedim bu ilişkinin tarafı değil ama dokunulmazlığı var. Evde bazı şeyler tartışılır, bazı şeyler tartışılmaz. Kedi ikinci grupta.

Bütün bunların sonunda şunu fark ettim: Ben aslında kusursuz erkek aramıyorum. Kusursuz biri beni muhtemelen çok sıkar. Ben güvenli ama tutkulu, sakin ama cansız olmayan, kıskanan ama beni cezalandırmayan, seven ama beni hapsetmeyen, sinirlenen ama beni korkutmayan birini istiyorum.

Biraz zor bir kombinasyon olabilir. Kabul. Hatta belki bu yazıyı okuyan bazı erkekler şu an sessizce sekmeyi kapattı. Hak veriyorum. Ben de kendimi okurken bazen sekmeyi kapatmak istiyorum.

Ama ben de kendimi olduğumdan daha kolay biri gibi göstermeyeceğim.

Evet, bazen fazla analiz ederim. Evet, bazı şeyleri gereğinden fazla büyütürüm. Evet, sessizleştiğimde korkutucu olabilirim. Evet, “çek elini” dedikten beş dakika sonra tekrar sarılmak isteyebilirim. Evet, içimde küçük bir dictatorum yaşıyor olabilir.

Ama o dictatorum’un bile istediği şey aslında çok basit:

Beni yönetmeye çalışma.
Beni korkutma.
Beni küçültme.
Beni olduğum kişi olmaktan çıkarma.

Benimle dalga geç ama beni aşağılamadan. Beni tut ama sıkmadan. Beni iste ama hapsetmeden. Benimle kavga et ama beni düşmanın gibi görmeden. Kalacaksan isteyerek kal, gideceksen dürüstçe git.

Ve lütfen, bütün bunların üstüne bir de kedime bağırma.

Orada gerçekten ben bile kendimi tutamam.

He! Son olarak, 

Erkekler bazen “Ee sen güzelsin, nasıl bekarsın?” diye soruyor. Ben de artık bu soruya uzun uzun cevap vermek yerine gülümsemeyi düşünüyorum. Çünkü bazı cevaplar insanın yüzünde değil, kullanım kılavuzunda yazıyor.

Galiba mesele şu: Ben sadece bakılmak istemiyorum. Görülmek istiyorum. Sadece istenmek değil, taşınmak istiyorum. Sadece “çok güzelsin” cümlesini değil, o cümlenin arkasında kalabilecek sinir sistemini, sabrı, mizahı ve dürüstlüğü arıyorum.

Kapıdan içeri girmek için bu yetmiyor. İçeride ben varım. Kedim var. Biraz deliliğim var. Biraz kravatlı ciddiyetim var. Ve kabul edelim, küçük bir dictatorum var.

Yorumlar (1)

  • Selam, Yazınızı okudum ve açıkçası bu tür isteklerinizin olması bana oldukça makul ve doğal geldi. Tabii ki bazı maddeler var ki bazı insanlara fazla seçici ya da alışılmadık gelebilir. Hatta arkadaşlarınızın zaman zaman "seninle ilişki yaşamak için kullanım kılavuzu lazım" düşüncesine kapılmalarına da bir noktada hak verebilirim :) Sonuçta herkesin ilişkilerden beklentileri, sınırları ve hassas olduğu konular vardır. Siz de bunları oldukça açık bir şekilde ifade etmişsiniz. Bana göre burada asıl önemli olan nokta, bu beklentilerin karşılıklı olması. Eğer siz karşınızdaki kişinin de en az sizin kadar farklı düşünebileceğini, farklı alışkanlıklara ve hassasiyetlere sahip olabileceğini kabul ediyor; kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız ona da benzer şekilde yaklaşmaya çalışıyorsanız, ortada sorun olarak görülebilecek bir durum olduğunu düşünmüyorum. Aksi durumda ise söylediklerinizle yaptıklarınız arasında bir çelişki oluşabilir ve bu da dışarıdan bakıldığında biraz bencilce algılanabilir. Fakat yazınızı okurken bende oluşan izlenim daha çok, ne istediğini bilen ve bunu oldukça dürüst bir şekilde anlatan biri olduğunuz yönünde oldu. Bunun dışında yazınızın genelinde dikkatimi çeken şey, kusursuz bir insan arayışından çok, kendinizi güvende hissedebileceğiniz ve sizi olduğunuz kişi olmaktan çıkarmaya çalışmayacak birini arıyor olmanızdı. Aslında maddeler uzadıkça karmaşıklaşıyor gibi görünse de, özünde istediğiniz şeylerin önemli bir kısmı saygı, dürüstlük, güven ve karşılıklı anlayış etrafında şekilleniyor gibi geldi. Sonuç olarak, sadece 1-2 maddeye yarı yarıya okey olmasam da, diğer tüm maddelere fazlasıyla katılıyorum. Bazı konularda farklı düşündüğüm noktalar da var, zaten yok değil. Ama genel tabloya baktığımda, yazdıklarınızın çok ama çok büyük bir kısmına (%95) hak veriyor ve sizi anlayabiliyorum...

    Yorum Bırakın