SON DURAK
Mavi gömlekli adamın “son durak” demesiyle uyandım. Etrafım sessiz. Koltuklar boş. Kaç durak ilerideyim, kaç durak kaçırdım bilmiyorum. Gözlerimdeki boşluğu dikiz aynasından fark eden sürücü, “Kardeş, olur böyle arada, korkma,” dedi; dudakları kulaklarına doğru hafifçe genişleyerek.
Kendimi “çok mu olur?” diye sorarken bulmam, içinden çıkmaya çalıştığım kaybolmuşluktandı. Bu ilk kayboluşum muydu? Hayır. Ama hep aynı bilinmezliktendi.
“Yirmi dakika sonra geri döneceğim, gel ben sana bir çay ısmarlayayım,” dedi. Babacan bir ses, aklara karışmış bıyık, açık alın, dökük saç ama temiz bir yüz.
İndim, peşi sıra “son durak” denen yere. Ne yer ama… Barakadan yapılma bir çay ocağı, kediler, köpekler… Ensemde bir nefes fısıldıyor: “Hadi bakalım, gitti böbrek.”
Önce iskemlemi, sonra bir karton bardağa dökülmüş acı çayımı verdi. “Anlat,” dedi. “Burada anlatacaksın, genç. Buraya gelen anlatır.”
Bir süre sustum. Elimdeki bardaktan yüzüme vuran buharı izledim. Sonra benden bir şeyler duymayı bekleyen kulakların sahibine baktım.
“Kaldı on beş,” dedi.
Aldım mesajı. Ayaz, ellerimin dışını ağırlaştırmıştı; çay içimi yakmıştı. Sonra birileri hep “sus” demiş de bu adam “anlat” demiş gibi başladım olan biteni anlatmaya.
“Çok sevdim,” dedim.
“Kim sevmemiş?” dedi.
“Ben bilmem ama ben başka sevdim,” dedim.
Alaycı bir tavırla, “Eee?” dedi.
“Abi, çok sevmeyeceksin galiba,” dedim.
“Niye?” dedi.
“Benim yandığım kadar yanmıyor,” dedim.
“Sen onun da mı canı yansın istersin?” dedi.
“Hayır,” dedim.
Yine aynı tavır: “Eee o vakit?” dedi.
“Yahu, gözümü açsam o, kapasam o. Bak ben yolumu kaybetmiş berduş oldum; o kim bilir nerede…”
“Kim bilir,” dedi.
“Abi, ben bilmem,” dedim. “Bilsem yalvarırdım. ‘Etme’ derdim, ‘gitme’ derdim. Kulun olurum, yapma derdim.”
“Deseydin ya o zaman,” dedi.
“Diyemedim,” dedim.
“O zaman gideceksin, alacaksın sevdiğini,” dedi.
Bir süre bakındık mavi gömlekli bilgeyle.
“Alacağım ulan,” dedim. “Ağlarım da sızlarım da ne olacak ki? Hem o da beni sever. Döner bana. Biz sevdik, çok sevdik. Hadi abi, kalk gidelim, zaten kaldı beş dakika,” dedim.
Ayaklanmamla başımı hareket hâlindeki otobüsün plastik havalandırmalarına vurmam bir oldu.
Sürücüyle göz göze geldik.
Bana “ne içiyorsunuz kardeş, anlamıyorum ki,” dedikten sonra. “İndi bindi yapmayın kardeşim” diye arkaya seslendi.
Oturdum.
Levent DURAN



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın