Kendini Kaybedecek Kadar Sevmek: Goriot Baba’ya Yıllar Sonra Yeniden Bakmak

Kendini Kaybedecek Kadar Sevmek: Goriot Baba’ya Yıllar Sonra Yeniden Bakmak
2 Beğen
0 Yorum

Bu siteyle lise yıllarımda tanışmışken yazdığım bir yazımı geçenlerde tekrardan okumak gibi bir gaflete düştüm.. İyi mi ettim kötü mü ettim bilemiyorum ama okurken cringe komasına girdim. Çok genç, çok içten, çok okul kompozisyonu kokan bir yazıydı. Okuyan 2 bin kişiye üzüldüm... Hani bir yandan “Balzac’ın romanındaki temalar şunlardır” diye düzgün düzgün anlatmaya çalışırken; bir yandan da bir yerde dayanamayıp “hüngür hüngür ağladım, dünya hassas kalpler için cehennemdir” diye bütün dramatik kapıları açmışım.

He bir de çok değişik ahlaki bir yaklaşım da var yazıda; “Nankör kızlar”, “aşağılık hevesler”, “azı karar çoğu zarar”, “hayırsız damatlar” falan… Resmen roman karakterlerine mahalleden tanıdığım insanlar gibi kızmışım.
Sonra dedim ki, yıllar önce beni cidden ağlatıp bütün bunlar yetmiyormuş gibi üzerine "eleştiri" başlığı altında sunacak kadar gaza getiren bu kitap hakkında şimdi neler düşünüyorum?

Goriot Baba’yı yıllar önce okuduğumda kitabın sonunda ağlamıştım. O zaman bunu sadece romanın çok acıklı olmasına bağlamıştım. Bir babanın kızları tarafından bu kadar yalnız bırakılması, bütün servetini, emeğini, hayatını onlara verip sonunda ucuz bir pansiyon odasında onları bekleyerek ölmesi bana çok ağır gelmişti.

O zamanki hâlimle bütün öfkem kızlarınaydı. Onları nankör, çıkarcı, acımasız bulmuştum. Goriot Baba’yı ise yalnızca fedakâr, ince ruhlu, sevgiyi hak eden ama sevgiden mahrum bırakılmış bir baba olarak görmüştüm.

Bugün aynı romanı düşününce hâlâ kızlarına kızıyorum. Ama artık hikâyenin beni neden bu kadar ağlattığını daha iyi anlıyorum.

Sanırım o gün sadece Goriot Baba’ya ağlamamıştım. Biraz da kendi babama ağlamıştım.

Benim babam on yaşında çalışmaya başlamış. Yazları, hafta sonları marketlerde, pazarlarda çalışmış. Bir gazozu bir haftada içermiş; gazı kaçmasın diye kapağını dikkatlice kapatırmış. Muzu ilk defa askeri okulda görmüş. Bunları bana hep gülerek anlatırdı. Sanki içinden geçtiği şeyler ağır değilmiş gibi. Sanki çocuk yaşta büyümek zorunda kalmak hayatın sıradan bir ayrıntısıymış gibi.

Dedem için hep saygıyla konuşurdu. Bana göre harika bir dedeydi ama aynı zamanda kötü bir babaydı. Babam dayak yemiş, zorlanmış, çok erken yaşta sorumluluk almış. Kız kardeşlerinin okumasına yardım etmiş. Kendi çocukluğunu yaşayamadan başkalarının hayatına yetişmeye çalışmış. Klasik eski tip Türk babalarının hikâyesi belki de: sevgiyi göstermeyi bilmeyen, emeği sevgi sanan, sertliği terbiye zanneden, varlığını hissettiremeyen ama yokluğuyla insanın içinde kocaman bir yer kaplayan babalar.

Ben hep şuna şaşırırdım: Babalığı bilmeyen bir adam nasıl bu kadar iyi baba olabilir?

Bir insan kendisine öğretilmeyen bir şeyi nasıl bu kadar iyi öğrenebilir? Hâli hatırı sorulmadan büyüyen biri, çocuğunun hâlini nasıl bu kadar içten sorabilir? Nasıl girdiği her ortamda hayatının tek anlamıymışım gibi çocuğundan bahsedebilir. Kendi çocukluğu bu kadar erken elinden alınmış biri, nasıl olur da kendi çocuğunu kendisinden daha çok düşünebilir?

Belki de Goriot Baba beni tam bu yüzden yaraladı. Çünkü romanda sevgiyi ve saygıyı hak eden bir babadan bu kadar esirgenen şeyi görürken, hayatım boyunca “baba” olmayı babasından öğrenememiş bir adamın babası hakkında saygıyla ve sevgiyle konuşmasını, travma kokan anıları güzellemesini dinlemiştim.

Bu çelişki insanın içine oturuyor.

Goriot Baba, kızlarını kendini yok edecek kadar sever. Babam hatta babalarımız ise sevgiyi yokluktan, sertlikten, eksiklikten çıkarıp başka bir şeye dönüştürmüş gibidir. Birinde sevgi insanın kendini tüketmesine dönüşür; diğerinde insan, kendisine verilmeyen sevgiyi çocuğuna vermeyi seçer.

Belki de gerçek babalık biraz burada başlıyor hatta daha doğrusu ebeveynlik. Sadece çocuğuna ekmek almakta, okulunu düşünmekte, geleceği için çalışmakta değil; kendi yarasını çocuğuna miras bırakmamaya çalışmakta. Kendisi nasıl sevildiyse öyle sevmek kolaydır. Zor olan, hiç öyle sevilmemişken daha yumuşak, daha dikkatli, daha şefkatli olmayı öğrenmektir.

Goriot Baba’yı bugün yeniden okusam, ona yine acırım. Ama artık sadece “kızları çok nankördü” veya "pis damatlar" demekle yetinmem. Çünkü insanın kendini tamamen başkalarının sevgisine bırakmasının da acı bir tarafı var. Bir baba, evlatlarını sevebilir; ama kendi varlığını sadece onların ona dönüp dönmemesine bağladığında, sevgi biraz da bekleyişe, hatta acıya dönüşüyor.

Yine de romanın en can yakıcı tarafı değişmiyor: İnsan bazen en çok sevilmeyi hak eden kişilerin sevgisiz bırakılmasına dayanamıyor.

Benim liseli hâlim belki bunu tam cümleye dökemiyordu. Sadece ağlıyordu. He! hakkını yemeyeyim "Genç Werther'in Acıları"ndan da alıntı yapmayı biliyordu. Goriot Baba’nın pansiyon odasında kızlarını beklemesine ağladığını sanıyordu. Oysa belki de bir yandan, bir gazozu bir haftada içen çocuğa; muzu ilk defa askeri okulda gören gence; babasından dayak yemiş ama yine de babasını saygıyla anlatan adama; kız kardeşlerinin okumasına katkı sağlayabilmek için asker olan o adama; babalığı bilmeden baba olmayı başaran kendi babasına ağlıyordu.

Bugün Goriot Baba benim için sadece “babalık duygusu” üzerine bir roman değil. Sevginin neye dönüşebileceği üzerine bir roman. Sevgi bazen insanı yüceltir, bazen tüketir, bazen de insanın içinde eksik bırakılmış bir yerden çıkarak bambaşka bir şeye dönüşür.

Belki de bu yüzden bazı kitaplar yıllar sonra değişir. Daha doğrusu kitap değişmez; biz değişiriz. Eski okur hâlimiz kitabın bir yerinde kalır. Sonra bir gün aynı hikâyeye yeniden bakarız ve fark ederiz ki bizi ağlatan şey yalnızca romanın sonu değilmiş.

Bazen bir karaktere ağlarız.
Bazen bir babaya.
Bazen de kendi babamızın çocukluğuna.

Sanatla Kalın, Sevgiyle Kalın,
Burçak Balıca

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın