Muhitin bütün meyhanelerine oturup, senin yokluğunda kadehlerde demlendim. "Acaba buralarda bir ihtimal görür müyüm?" umuduyla ne kadar içersem içeyim bir türlü yıkılmayışım, aksine içtikçe daha da ayılıyor oluşum ne garip... Masadan kalktıktan sonra sendeleyen adımlarla, sabahlara kadar sokaklarda seni aramak...
Sende kaybolduktan sonra kendimi hep senin olabilme ihtimalinin olduğu yerlerde buluyorum. Buralar normalde o kadar da büyük yerler değil; mesela bir Alsancak... Ama nedense ben seni aradıkça, avuç içi kadar sokaklar koca bir ülkeye dönüşüveriyor. Her sokağa ya seni ya da belamı bulma umuduyla dalıyorum; fakat her defasında bomboş, sessiz bir kalabalıkla yüzleşmek hayli yordu beni.
Seni bir gün bulsam yakama yapışır mısın acaba? "Neden bunu yaptın?" diye yüzüme haykırır mısın? Yoksa hiçbir şey söylemeden, sessizce yürüyüp gider misin? Veya bunların hiçbiri olmadan, yolun sonunda belamı bulup sonumun gelmesi mi bekliyor beni? Hangisi daha ağır, hangisi daha çok can yakar bilmiyorum... Hiçbir şey bilmiyorum. Kendimi o sokaklarda, patlamaya yer arayan serseri bir kurşun gibi hissediyorum.
Keşke bunların hiçbiri yaşanmasaydı; ama sanırım yaşanması gerekiyordu. Bir erkeğin canından çok sevdiğini arkasında bırakıp gitmesi kadar zor şey azdır bu dünyada. Fakat saygı görmediği, yapayalnız ve arkasız bırakıldığı bir yerde kalmaya devam etmesi de kendine yapacağı en büyük kötülüktür.
Ben de kendime o kötülüğü yapmamak için gittim. Kalbim sende kaldı belki ama onurum adımlarıma eşlik etti. Şimdi Alsancak’ın bu soğuk kaldırımlarında hem seni arıyorum hem de senden kaçıyorum. Çünkü biliyorum ki bir erkeği sevdiği kadının yokluğu değil, sadece o kadının yaşattığı değersizlik yıkabilirmiş. Ve ben, yıktığın o yerlerden yeniden doğmaya çalışırken bile hâlâ en çok senin sokaklarında kayboluyorum...



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın