Black metal, ekstrem müziğin en radikal ve muhtemelen en büyüleyici damarı. Kasten çiğ bırakılan kayıtlar. Adeta rutubetli bir mağaranın dibinden yankılanan vokaller. Burada atmosfer her şeydir. Doğru bir kış akşamında dinlendiğinde, ayaklarınızın altında buz tutmuş bir katedral yıkıntısı çatırdıyormuş hissini veren nadir bir tecrübe. Kırk yıl içinde kendi karanlık estetiğini, felsefesini ve devasa bir sanat külliyatını inşa eden bu tür, tarihinin bir döneminde bünyesine sızan gerçek bir zehirle yüzleşmek zorunda kaldı: ırkçılık.
Black metal ırkçı doğmadı. Bugün de ırkçı değil. Ama bir avuç insan bu sahneyi kendi davasına alet etmeye çalıştı ve bu hikâye anlatılmayı hak ediyor.
Norveç, 1991: Her şeyin yandığı yer

Türün Venom, Bathory ve Hellhammer ile şekillenen ilk dalgası, özünde tiyatral bir şeytancılıktan ibaretti; İşin bu maskeli balodan çıkıp gerçek bir kâbusa dönüştüğü yer, 1990'ların başındaki Norveç oldu. Oslo'da Mayhem'in gitaristi Euronymous'un işlettiği Helvete (Cehennem) adlı plak dükkânının loş bodrum katında toplanan bir avuç genç, dünyanın en tavizsiz müzik sahnesini kurdu. Sonrası kara bir kronoloji. 1991'de Mayhem vokalisti Dead sahne adının hakkını vererek intihar etti. 1992'de Norveç'in yüzyıllık ahşap kiliseleri birer birer alev topuna döndü. 1993'e gelindiğinde ise sahnenin en şöhretli iki ismi birbirinin boğazına sarılmış; Burzum'un tek adamı Varg Vikernes, Euronymous'u defalarca bıçaklayarak öldürmüştü.

Buraya kadar ırkçılıktan eser yok. Sadece kilise nefreti, trajedi ve freni patlamış bir gençlik öfkesi var. İtiraf edeyim, işin tuhaf bir ironisi de var: Cinayete kurban giden Euronymous kendini komünist ilan etmiş bir müzisyendi. Sahnenin asıl husumeti Hristiyanlıktı. "Norveç'in eski ruhunu" boğduğunu düşündükleri kurumsal dini hedef alıyorlardı. Başlangıçta bu öfke doğrudan politik değildi ve müzikal açıdan şahane işler üretti. Darkthrone, Emperor ve Mayhem'in o dönemki cızırtılı kayıtları bugün tartışmasız birer klasik. Fakat o "eski ruh" fetişizminin içinde bir yerlerde, fanatizme giden kapı hep aralık kalmıştı.

O aralık kapıyı tekmeyle açan kişi Vikernes oldu. Cinayetten aldığı 21 yıllık cezayı demir parmaklıklar ardında geçirirken ideolojik bir dönüşüm yaşadı. Tiyatral satanizmi terk edip pagan milliyetçiliğine, oradan da açık neo-Nazi hezeyanlara savruldu. Yaptığı müzik açıkça politik değildi. Ancak Vikernes'in cezaevinden verdiği röportajlar ve yazdığı makaleler, ırkçı fikirlerin o karanlık sahneye sızmasını meşrulaştıran asıl metinler oldu. Bugün kendine "Odalist" deyip NSBM sahnesiyle alakası olmadığını iddia etmesi, ormanı ateşe verip itfaiyeyi suçlamaktan farksız.

Aynı yıllarda, sahnenin en saygıdeğer gruplarından Darkthrone, Transilvanian Hunger albümünün arka kapağına bir ibare bastı: "Norsk Arisk Black Metal" (Norveç Ari Black Metal'i). Eleştiriler yoğunlaşınca grubun yaptığı yazılı açıklama bugün dahi okuyanın kanını donduracak cinsten: "Transilvanian Hunger her türlü eleştirinin üzerindedir. Bu albümü eleştirmeye kalkan herkes, bariz Yahudi davranışından ötürü hakir görülmelidir." Plak şirketi Peaceville anında isyan edip açıklamayı kendi kınama metniyle yayımladı. Dağıtımcılar boykot edince ibare kapaktan silindi ve grup özür diledi. Savunmaları? "Arisk derken saf demek istemiştik, Yahudi kelimesi de Norveç argosunda aptalca anlamına geliyor." Kimseyi ikna edemeyen bu çürük bahane, sahnenin genlerine yerleşen virüsü gösteriyordu. En apolitik görünen gruplar bile o tehlikeli kelime dağarcığının karanlık cazibesine karşı bağışık değildi.
NSBM: Zehrin kendi türünü kurması

1990'ların ortasına gelindiğinde sinsi sızıntı maskesini attı ve kendi tabelasını astı: National Socialist Black Metal (NSBM). Artık laf cambazlığı ya da sembolik imalar bitmişti. Düpedüz beyaz üstünlükçü şarkı sözleri yazan gruplar türedi. Polonyalı Graveland bu işi alenen yapan ilk isimlerden kabul edilir. Almanya'dan Absurd'ün hikâyesi ise çok daha karanlık. Grubun üyeleri 1993'te, henüz lise çağındayken 15 yaşındaki bir sınıf arkadaşlarını katlettiler. Hapisten çıktıklarında ise neo-Nazi sahnenin ikonlarına dönüştüler. Bir müzik grubunun kuruluş efsanesinin okul çağında işlenmiş bir cinayet olması, NSBM'in kendini nasıl konumlandırdığına dair yeterli veriyi sunuyor.

Şunu netleştirelim: NSBM hiçbir zaman black metal'in ana gövdesi olmadı. Sahnenin büyük çoğunluğu bu gruplara kapıyı sertçe çarptı; ana akım festivaller ve köklü plak şirketleri onları içeri almadı. Ancak akademi burada haklı bir soru soruyor. Madem bu kadar azınlıktalar, neden bir türlü tamamen yok olmuyorlar? Irkçılık araştırmalarının prestijli dergilerinden Patterns of Prejudice, bu vakayı aşırı sağ ideolojilerin altkültürlerde nasıl uzun süre hayatta kalabildiğini incelemek için kullanıyor. En çarpıcı tespit ise metal sosyolojisinin temel kitabı Extreme Metal'in yazarı Keith Kahn-Harris'ten geliyor: "Refleksif anti-refleksivite". Yani bilmemek değil, bilmemeyi seçmek. Bir dinleyicinin "Ben sadece gitar rifflerine bakarım, politikaya karışmam" diyerek albüm kapağındaki o devasa gamalı haçlara ısrarla göz yumması. Zehir, fanatiklerden ziyade bu sessiz göz yummayla bugüne ulaştı.
Türün mitolojisini kitlelere aktaran meşhur kitabın kendisi de tartışmalardan azade değil. 1998 çıkışlı Lords of Chaos, hem sahnenin kutsal metni sayıldı hem de yazarlarından Michael Moynihan'ın aşırı sağ bağlantıları sebebiyle yıllarca eleştirildi. Karanlığı kağıda döken elin de o karanlığa bulanmış olması, altkültür tarihçiliğinin tekinsiz doğasını özetliyor.
İş müzikten çıkınca: Kiev'deki festival

"Marjinal bir müzik sahnesinin marjinal fikirleri, ne zararı olabilir?" diyenler için hikâyenin günümüze uzanan pratik bir ucu var. 2012'de Moskova'da doğan ve sonrasında Kiev'e taşınan Asgardsrei festivali, yıllar içinde dünyanın dört bir yanından aşırı sağcıların bir araya geldiği uluslararası bir ağ kurma etkinliğine dönüştü. Araştırmacı gazetecilik platformu Bellingcatin saha incelemeleri, konserlerin işin sadece bahanesi olduğunu belgeliyor. Arka planda dövüş sporları turnuvaları, paramiliter örgütlenmeler ve neo-Nazi turizmi dönüyor. Ortada üç akorluk bir müzik meselesi yok; radikalleşme literatüründe "kuluçka makinesi" (incubator) olarak tanımlanan yapıların ta kendisi var. Sahnede inleyen distortionlu gitarlar, köşede militan devşiren bir masanın fon müziği işlevi görebiliyor.
Karşı saldırı: Şeytanı geri almak
Peki tür bu zehre teslim mi oldu? Hayır ve hikâyenin en keyifli kısmı burası.

2013 yılında Manuel Gagneux adında İsviçreli-Amerikalı bir müzisyen, internetin kaotik forumu 4chan'de bir deney yapıyordu. Kullanıcılardan birbirine zıt iki müzik türü istiyor, yarım saat içinde bu türleri çarpıştırıp bir şarkı üretiyordu. Bir kullanıcı "black metal" yazdı. Başka biri bu öneriyi ırkçı bir hakaretle birleştirip siyahi müziğiyle harmanlamasını tavsiye etti. Gagneux o ırkçı nefreti aldı ve içinden muazzam bir sanat projesi inşa etti: Köle ilahileriyle black metal'i birleştiren Zeal & Ardor. Projenin kavramsal temeli tek cümlelik bir alternatif tarih kurgusuna dayanıyor: "Amerikalı köleler kurtuluş için İsa'yı değil de Şeytan'ı seçseydi nasıl duyulurdu?" Sonuç, türün son on yılda gördüğü en yenilikçi işlerden biri. Bir ırkçı trolün müzik tarihine istemeden yaptığı büyük katkı.
Gagneux bu kültürel cephede yalnız değil. 2000'lerden beri kendine RABM (Red and Anarchist Black Metal) diyen, türün ham öfkesini doğrudan faşizme doğrultan bir karşı sahne büyüyor. Bazı gruplar NSBM estetiğini açıkça tiye alan parodi projeler üretiyor. Antifaşist festivaller ise aşırı sağ bağlantılı grupları programlarından sistematik olarak ayıklıyor. Türün içinden yükselen argüman son derece net: Karanlık herkesindir. Nefret ideolojisine tahsis edilemez.

Black metal'in dolambaçlı tarihi, radikal bir sanat biçiminin ideolojik olarak nasıl gasp edilmeye çalışıldığının ve buna nasıl direnildiğinin kusursuz bir özeti. Suçlu müzik değil; o müziğin yarattığı yıkıcı enerjiyi, aidiyet hissini kendi ucuz politik davasına yamamaya çalışanlar. Aynı asimilasyon taktiğini folk müzikte, futbol tribünlerinde, hatta yoga salonlarında bile denediler. Black metal'in tek farkı, bu savaşın aşırı distortionlu bir gitar eşliğinde, herkesin gözü önünde yaşanmasıydı.
Çıkarılması gereken sosyolojik ders ortada. Irkçılık hiçbir kültürel sahneye kapıyı kırarak girmez. "Biz sadece müzik yapıyoruz" bahanesinin altında kalan o ufacık yarıktan içeri sızar. O kapıyı kapatan asıl güç ise sansür değil, dinleyicinin sormayı reddetmediği o zorlu sorulardır.

Bugün sahnede siyah black metal müzisyenleri, köklü antifaşist festivaller ve türün sınırlarını her geçen yıl esneten yüzlerce yeni isim var. Şeytan, görünüşe göre kapısına gelen herkesi kabul ediyor. Asıl bağnaz seçiciler, onun adına konuştuğunu iddia eden o bir avuç "genetik harikası" insandı. Ve açıkçası, kaybediyorlar.




🚑🚑🚑🚑