Nolan'ı İzlemek İçin Nolan'a Hazırlanmak: The Odyssey.

Nolan'ı İzlemek İçin Nolan'a Hazırlanmak: The Odyssey.
0 Beğen
0 Yorum

Son yıllarda özellikle büyük yönetmenlerin filmleri etrafında garip bir seyircilik kültürü oluştu: Filmi yalnızca izlemek yetmiyor; doğru şekilde izlemek gerekiyor. The Odyssey ise bu kültürün bütün tuhaflıklarını aynı anda görünür hâle getiriyor.

Christopher Nolan'ın The Odyssey filminin vizyonuna doğru ilerlerken karşıma çıkan içeriklerin önemli bir kısmı beni filmden çok filmin etrafındaki hazırlıklarla ilgilenmeye itti.
“Filme gitmeden önce Homeros okuyun.”
“Şu beş kitabı mutlaka okuyun.”
“Şu üç Nolan filmini izlemeden Odyssey'ye gitmeyin.”
“Yunan mitolojisine hâkim olun.”
“Filmi IMAX'te izleyin.”
“Şu salonlara gidin.”
“Şu sahneyi anlayabilmek için şu referansları bilin.”
Derken iş, neredeyse “Odyssey'i izlemeden önce yapmanız gerekenler” başlıklı bir kullanım kılavuzuna dönüşüyor.

Bir noktada insanın aklına şu soru geliyor: Ben sadece sinemaya gidip film izlemek istiyorum. Neden önce sınava hazırlanıyorum?

Elbette Homeros'u okumak, Yunan mitolojisini bilmek veya Nolan'ın filmografisine hâkim olmak The Odysseydeneyimini zenginleştirebilir. Hatta bunları bilen bir seyirci filmdeki bazı göndermeleri, karakterleri ya da temaları çok daha farklı bir gözle okuyabilir. Fakat bir filmi deneyimlemek ile o filmi bütün katmanlarıyla çözümlemek aynı şey değil. Bir eseri anlamanın mümkün olan bütün yollarını bilmek, onu anlamanın ön koşulu olmak zorunda değil.

Üstelik bu mesele yalnızca The Odyssey için de geçerli değil. Son yıllarda özellikle büyük yönetmenlerin filmleri etrafında giderek daha fazla “filmi doğru izleme” kültürü oluşuyor. Film artık yalnızca izlenecek bir eser olmaktan çıkıp öncesinde hazırlanılması, sırasında dikkat edilmesi ve sonrasında çözülmesi gereken bir nesneye dönüşüyor. Seyirci yalnızca film izlemiyor; film hakkında doğru bilgiye sahip olduğunu da kanıtlamaya başlıyor.

Böylece sinema deneyimi, farkında olmadan bir tür kültürel yeterlilik sınavına dönüşebiliyor.

Peki Nolan filminin kendisi artık yetmiyor mu?

Burada Nolan'a haksızlık etmemek gerekiyor. Çünkü bu kültürün oluşmasında yalnızca seyircinin veya sosyal medyanın payı yok; Nolan'ın sinemasının kendisi de “deneyim” kavramını son derece büyüten bir yapıya sahip.

Christopher Nolan için filmin nasıl çekildiği, en az filmin kendisi kadar konuşulan bir mesele. IMAX kameraları, 70 mm formatı, gerçek mekânlar, pratik efektler, fiziksel prodüksiyonlar, oyuncuların mümkün olduğunca gerçek setlerde bulunması… Nolan sinemasının önemli bir kısmı yalnızca ekranda gördüğümüz görüntüden değil, o görüntünün nasıl üretildiğinden de besleniyor.

The Odyssey de bunun belki de en görünür örneklerinden biri. Filmin tamamen IMAX kameralarıyla çekilmesi, kullanılan teknolojinin film için özel olarak geliştirilmesi ve yapımın fiziksel dünyayla kurduğu ilişki, filmin daha vizyona girmeden kendisi hakkında anlatılan hikâyenin bir parçası haline geliyor.

Bunda yanlış bir şey yok. Bir yönetmenin sinema teknolojisini sonuna kadar kullanmak istemesi gayet anlaşılır. Hatta sinemanın olanaklarını zorlamak, sinemanın tarihinden beri sanatçıların yaptığı bir şey.

Ama burada başka bir sorun başlıyor.

Nolan'ın tercihleri, zaman zaman filmin kendisinden bağımsız olarak “iyi sinemanın göstergeleri” gibi algılanmaya başlıyor.

Gerçekçilik gerçekten ne demek?
Nolan'ın sinemasında gerçekçilik önemli. Fakat gerçekçilik ile inandırıcılık aynı şey mi?

Bir şeyi fiziksel olarak yapmak, seyircinin onu daha fazla hissetmesi gerektiği anlamına gelmiyor.

Sinemanın zaten doğası gereği gerçekliği yeniden üretmek gibi bir zorunluluğu yok. Sinema, gerçek olmayan şeylere inanmamızı sağlayan bir sanat. Bir deniz canavarını gerçekten yaratmak zorunda değiliz. Onu CGI ile yaratabiliriz, bir maket kullanabiliriz, ışıkla ve sesle var edebiliriz, yalnızca oyuncunun tepkisini gösterebiliriz veya bütün bu yöntemleri bir araya getirebiliriz. Seyircinin sonunda o yaratığa inanması, yaratığın sette fiziksel olarak bulunup bulunmadığından bağımsız bir mesele.

Çünkü seyircinin gördüğü şeyin gerçek olmasıyla, seyircinin gördüğü şeye verdiği tepkinin gerçek olması aynı şey değil.

Tam da burada “gerçekçilik” ile “inandırıcılık” kavramlarını birbirine karıştırıyor olabilir miyiz diye düşünmek gerekiyor.

Gerçek bir geminin gerçekten okyanusta bulunması elbette etkileyici olabilir. Ama bu görüntünün seyirciyi etkilemesi, geminin gerçekten orada olmasından çok daha karmaşık bir mesele. Kamera, kurgu, oyunculuk, ses tasarımı, müzik, ışık ve hikâye de en az fiziksel gerçeklik kadar önemli.

Bir şeyi gerçekten yapmak, onu otomatik olarak daha iyi bir sanat eserine dönüştürmüyor.

Aynı şekilde IMAX da tek başına bir filmin değerini belirlemiyor.

Bu noktada aynı dönemde vizyona giren Spider-Man: Brand New Day ilginç bir karşılaştırma noktası sunuyor.

Spider-Man dünyası zaten başından beri dijital görsel efektlerle iç içe. Gökdelenlerin arasında süzülen bir karakteri, devasa aksiyon sahnelerini veya gerçek dünyada bulunmayan mekânları yaratmak için CGI kullanılması bu filmlerin sinema dilinin doğal bir parçası. Buna rağmen seyirci bu dünyaya girmekte temel bir problem yaşamıyor. Film gişede de güçlü bir karşılık buluyor.

Elbette gişe başarısı bir filmin sanatsal olarak başarılı olduğunu kanıtlamaz. Bir filmin ne kadar para kazandığını, ne kadar iyi olduğu ile eşitlemek zaten başka bir tartışmanın konusu. Ancak seyircinin dijital olarak yaratılmış bir dünyaya inanmakta hiçbir temel problemi olmadığını görmek açısından bu filmler önemli bir örnek.

Çünkü CGI kullanmak ile yapay hissettirmek aynı şey değil.

Kötü CGI elbette seyirciyi filmden koparabilir. Ama iyi kullanılmış CGI da seyircinin dikkatini teknolojinin kendisine değil hikâyeye yöneltebilir.

Dolayısıyla Nolan'ın yaklaşımını şöyle özetleyebiliriz: “Bunu gerçekten yapalım ki seyirci gerçekten hissetsin.”

Peki seyircinin gerçekten hissetmesi için gerçekten yapılmış olması gerekiyor mu?

Spider-Man'in gökdelenler arasında gerçekten sallanması gerekmiyor. Odysseus'un karşısına çıkan bir yaratığın gerçekten sette bulunması gerekmiyor. Bir aktörün yeşil bir perdenin önünde oynaması, eğer oyunculuk, kamera, kurgu, ses ve görsel efektler doğru biçimde birleşiyorsa seyircide gerçek bir duygu yaratmasına engel değil.

Sinemada önemli olan her zaman görüntünün gerçek olması değil, seyircinin yaşadığı deneyimin gerçek olmasıdır.

Bu noktada IMAX meselesine yeniden dönmek gerekiyor.

Çünkü Nolan'ın IMAX kullanması elbette başlı başına saçma değil. Tam tersine, The Odyssey gibi büyük ölçekli bir hikâyede görüntünün kapladığı alanın, detayın ve fiziksel hissin filmin deneyimine katkıda bulunması gayet mümkün.

Sorun IMAX'ın varlığı değil. Sorun, IMAX'ın zaman zaman filmi doğru tüketmenin ahlaki koşulu gibi sunulması.

“IMAX'ta izlemezsen filmi yaşamış sayılmazsın.”

Neden?

Ben filmi standart bir salonda, ortalarda bir koltukta oturup Matt Damon'ın suratına bakarak izlemek isteyebilirim. Belki benim için film yine muhteşem olabilir. Belki görüntünün devasa olması benim sinema deneyimimi değiştirecek, belki de değiştirmeyecek.

Çünkü sinema deneyiminin değeri yalnızca piksel, ekran büyüklüğü, film formatı ve görüntü alanı üzerinden ölçülemez.

IMAX, filmin deneyimini zenginleştirebilir. Ama seyircinin filmi sevmesinin veya anlamasının koşulu haline geldiğinde teknoloji, sanat eserinin önüne geçmeye başlar.

Bir noktadan sonra “filmi izledim” demek bile yetmez. “Filmi doğru formatta izledim” demek gerekir.

İşte problem burada başlıyor.

"Nolanlaştırma"

Belki de bütün bu tartışmanın en ilginç tarafı, problemin yalnızca Nolan'ın filmleri olmaması.

Belki problem, Nolan'ın etrafında oluşturduğumuz seyircilik biçimi.

Bir Nolan filmi geliyor ve etrafında okuma listeleri oluşuyor. İzleme listeleri hazırlanıyor. IMAX rehberleri yapılıyor. Yönetmenin önceki filmlerinden hangilerinin mutlaka izlenmesi gerektiği anlatılıyor. Mitoloji açıklamaları yayınlanıyor. Easter egg videoları hazırlanıyor. “Filmi anlamak için bilmeniz gerekenler” başlıkları atılıyor. Film çıktıktan sonra “kaçırdığınız 17 detay” videoları geliyor. Hatta bazı içerikler seyirciye filmi aslında anlamadığını bile söyleyebiliyor.

Bir noktada filmin kendisi ikinci plana düşüyor.

Artık yalnızca bir film izlemiyoruz. Bir filmin etrafında oluşturulmuş ritüele katılıyoruz.

Ve burada daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor:

Nolan'ın sinemasını büyüten şey gerçekten filmleri mi, yoksa filmlerin etrafında yarattığımız ritüeller mi?

Belki de Nolan'ın sinemasına atfedilen “büyük sinema deneyimi” yalnızca perde üzerindeki görüntülerden oluşmuyor. Filmin nasıl çekildiğini bilmek, hangi formatta izlendiğini bilmek, hangi eserlerden beslendiğini bilmek ve bütün bunları başkalarına da anlatabilmek deneyimin bir parçası haline geliyor.

Böylece seyirci yalnızca film izleyen kişi olmaktan çıkıp, filmi doğru biçimde tüketen kişi olmaya başlıyor.
Burada Nolan'ın yaptığı tercihler ile bu tercihlere yüklediğimiz anlamı birbirinden ayırmak gerekiyor.

Nolan IMAX kullanmak istiyor; kullansın.

CGI yerine pratik efekt kullanmak istiyor; kullansın.

Gerçek lokasyonlarda çekim yapmak istiyor; gitsin.

Filmin fiziksel dünyayla kurduğu ilişkiyi önemsiyor; önemsesin.

Bunların hiçbirinde başlı başına bir problem yok.

Sorun, bunların giderek “iyi sinemanın ahlaki göstergeleri” haline gelmesi.

Sanki gerçek bir şey yapmak, dijital bir şey yapmaktan daha değerliymiş gibi. Sanki IMAX'ta izlemek, standart salonda izlemekten daha “doğru” bir seyircilik biçimiymiş gibi. Sanki Homeros'u okumadan The Odyssey izlemek, filme eksik gitmekmiş gibi.

İşte buna itiraz ediyorum.

Çünkü sanat eserini deneyimlemek için o sanat eserini hak etmek zorunda değiliz.

Bazen hiçbir şey bilmeden izlemek istiyorum
Homeros'u okumamış olabilirim.

Yunan mitolojisini bilmiyor olabilirim.

Nolan'ın bütün filmografisini izlememiş olabilirim.

IMAX'ın teknik özellikleriyle ilgilenmiyor olabilirim.

CGI'ın nasıl yapıldığını bilmiyor olabilirim.

Ve yine de sinemaya gidip bir hikâyenin bana bir şey hissettirmesine izin vermek isteyebilirim.

Bir sanat eserine yaklaşmak için önceden yeterince bilgili olmak zorunda değiliz. Bazen bir eserin karşısına tamamen hazırlıksız çıkmak, onunla kurabileceğimiz en samimi ilişki olabilir.

Belki de sinemanın ihtiyacı olan şey, seyircinin daha fazla hazırlanması değil; bazen hazırlıksız bırakılmasıdır.

Ben yine de biletimi alıp salona girmek, hiçbir şey bilmeden filmi izlemek istiyorum.

Çünkü bazen sinemaya girmek için gerçekten ihtiyacımız olan tek şey bir bilet ve iki buçuk saatlik cehalettir.

Sanatla kalın,
Burçak Balıca.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın