Bir süredir çevreme baktığımda, yalnızca insanların değil, insan olma biçimimizin de değiştiğini düşünüyorum. Özellikle 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda yetişen kuşakların hayatında daha belirgin olan bazı değerlerin bugün giderek sessizleştiğini görüyorum: Naif olmak, özveride bulunmak, karşılık beklemeden yardım etmek, başkasının derdini kendi derdi kadar önemsemek, yaşlıya saygı göstermek, komşunun kapısını çalmak, bir yabancının halini hatırını sormak, gerektiğinde kendi konforundan vazgeçebilmek…
Bunların yerini giderek daha fazla “ben” alıyor.
Bugünün insanına sürekli olarak kendisini öncelemesi öğretiliyor. “Kendini seç.” “Kimse için kendinden ödün verme.” “Güçlü ol.” “Kimseye ihtiyacın yok.” “Hayatını kendin için yaşa.”
Elbette insanın kendisini koruması, sınırlarını bilmesi ve gerektiğinde “hayır” diyebilmesi değerlidir. Fakat burada ince bir çizgi var. Kendini sevmek ile kendini dünyanın merkezine koymak aynı şey değildir. Sınır koymak ile başkalarına karşı duyarsızlaşmak arasında da büyük bir fark var.
Çağımızın en büyük yanılgılarından biri, bağımsızlık ile yalnızlığı, güç ile sertliği, özgüven ile kibri birbirine karıştırmasıdır.
Naiflik neden değersizleşti?
Naiflik çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Naif insan saf insan değildir. Herkese kanan, kendisini ezdiren, sınır koyamayan kişi de değildir.
Naiflik, insanın dünyaya rağmen içindeki inceliği koruyabilmesidir.
Bir başkasının acısını gördüğünde küçümsememek, güçlü olduğu halde güçsüzü ezmemek, haklı olduğu halde karşısındakini küçük düşürmemek, sahip olduğu imkânı yalnızca kendisi için kullanmamak…
Bunlar zayıflık değil, karakter göstergesidir.
Erich Fromm, insanın gerçek özgürlüğünün yalnızca zincirlerinden kurtulmak olmadığını; sevme, üretme ve başkalarıyla anlamlı bir bağ kurabilme kapasitesiyle ilgili olduğunu savunur. Fromm’un düşüncesinde insan, yalnızca “kendisi için” yaşayan bir varlık değildir. İnsan olmanın önemli bir tarafı, ilişki kurabilmektir.
Oysa günümüz insanı ilişkileri bile zaman zaman bir yatırım hesabına dönüştürüyor.
“Bana ne kazandırıyor?”
“Bunun karşılığında ne alacağım?”
“Bana ne faydası var?”
Bu sorular hayatın her alanına sızdığında, insan ilişkileri de yavaş yavaş ticari bir mantığa bürünüyor.
Oysa bazı şeylerin karşılığı yoktur.
Bir dostun omzuna el koymanın, yaşlı bir insanın poşetini taşımanın, ağlayan birinin yanında sessizce oturmanın, hiç tanımadığın birine yol vermenin, bir çocuğun başını okşamanın ekonomik bir karşılığı yoktur.
Ama insan ruhundaki karşılığı büyüktür.
Sarılmanın psikolojisi
İnsanın dokunmaya, görülmeye ve ait hissetmeye ihtiyacı vardır.
Bir sarılma bazen uzun uzun anlatılabilecek bir cümleden daha fazlasını söyler:
“Buradayım.”
“Yalnız değilsin.”
“Seni görüyorum.”
“Bunu birlikte taşıyabiliriz.”
İnsan yalnızca düşünceleriyle değil, bedeniyle de ilişki kuran bir varlıktır. Güven veren bir temas, sevgi dolu bir yakınlık ve aidiyet duygusu insanın psikolojik dayanıklılığını destekler. Bu nedenle yardım etmek yalnızca yardım edilen kişiye iyi gelmez; yardım eden insanın da kendisini anlamlı ve bağlantılı hissetmesine katkıda bulunur.
Bu yüzden geçmişte mahalle kültürü, komşuluk ve aile bağları yalnızca sosyal alışkanlıklar değildi. Bunlar aynı zamanda görünmez bir psikolojik güvenlik ağıydı.
Bir evin ışığı gece yandığında, yanındaki evde birilerinin yaşadığını bilmek bile insana güven verirdi.
Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin isimlerini bilmediği bir dünyadayız.
Yan yana ama ayrı.
Kalabalıkların içinde yalnız.
Ve sosyal medya bu yalnızlığı daha da tuhaf bir hale getiriyor.
“Yalnız insan güçlüdür” yanılgısı
Sosyal medya çağında bireye sürekli olarak güçlü, bağımsız ve kendi kendine yeten bir karakter olma fikri pazarlanıyor.
Tek başına seyahat eden, tek başına yemek yiyen, kimseye ihtiyaç duymayan, hiçbir şeyi umursamayan, duygularını göstermeyen insan “güçlü” olarak sunuluyor.
Oysa insanın kimseye ihtiyaç duymaması bir güç göstergesi olmayabilir.
Tam tersine, insanın en büyük gücü ihtiyaç duyabilme cesaretidir.
Birine “Sana ihtiyacım var.” diyebilmek…
“Bunu tek başıma taşıyamıyorum.” diyebilmek…
“Bana yardım eder misin?” diyebilmek…
Bunlar zayıflık değil, insanlığın en dürüst cümleleridir.
Martin Buber’in “Ben-Sen” düşüncesi burada önemli bir kapı açar. Buber’e göre insan, yalnızca kendi içine kapanmış bir “ben” olarak var olmaz; gerçek anlamını başka bir insanla kurduğu sahici ilişkide bulur.
Başka bir deyişle, insan insanla tamamlanır.
Bu yüzden “Ben”in sonsuza kadar büyüdüğü bir toplumda “Biz” küçülmeye başlar.
Ve “Biz” küçüldükçe yalnızlık büyür.
Kabalığın alkışlandığı bir çağ
Bugün kaba davranışların, yüksek sesin, küçümsemenin ve karşısındakini ezmenin zaman zaman güç göstergesi olarak algılandığını görüyoruz.
Siyasette sertlik alkışlanıyor.
Sosyal medyada öfke daha fazla etkileşim alıyor.
İlişkilerde umursamazlık bazen “cool” olmakla eşleştiriliyor.
Bir insanın ne kadar kırıcı olduğu, ne kadar cesur olduğuyla karıştırılabiliyor.
Oysa Hannah Arendt’in düşüncesinde kötülüğün yalnızca büyük ve olağanüstü insanlardan gelmediğine dair çok önemli bir uyarı vardır: Düşünmeyi bırakmak, başkasının insanlığını görmemek ve yapılanı sorgulamadan sıradanlaştırmak, büyük yıkımların zeminini hazırlayabilir.
Bu düşünceyi bugünün dünyasına taşıdığımızda ürkütücü bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Televizyon ekranlarında savaş görüntüleri akıyor.
Şehirler yıkılıyor.
Çocuklar ölüyor.
İnsanlar toprak, kaynak, güç ve para uğruna yerlerinden ediliyor.
Ve biz bütün bunları telefon ekranımızı aşağı kaydırarak birkaç saniye içinde geçiyoruz.
Bir sonraki videoya geçiyoruz.
Bir sonraki habere.
Bir sonraki eğlenceye.
Acının bile algoritmik bir ömrü var artık.
Bir insanın ölümü, başka bir içeriğin altında kaybolabiliyor.
Modern çağın en büyük tehlikelerinden biri yalnızca savaşların sürmesi değil; insanın başkasının acısına alışmasıdır.
Bireyin psikolojisi toplumun psikolojisinden ayrı değildir
Bir toplum, tek tek insanların ruh hallerinin toplamından daha fazlasıdır.
Korkak insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda korku kurumsallaşabilir.
Öfkeli insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda saldırganlık normalleşebilir.
Duyarsız insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda acı sıradanlaşabilir.
Tabi bunun tersi de mümkündür.
Yardımlaşan insanlar, yardımlaşan bir toplum yaratır.
Empati kuran insanlar, empatiyi kültüre dönüştürür.
Birbirinin acısını önemseyen insanlar, daha insani kurumlar ve daha insani siyaset talep eder.
Bu nedenle toplumları yalnızca ekonomi, teknoloji, ordu veya siyaset üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, belki de vatandaşlarının birbirine nasıl davrandığında gizlidir.
Bir toplumun zenginliği, yalnızca kişi başına düşen gelirle ölçülemez.
Bir insan yere düştüğünde kaç kişinin dönüp baktığı, yardıma koştuğu da o toplumun zenginliğidir.
“Bir elin nesi var, iki elin sesi var”
Çocukken duyduğumuz bazı atasözlerinin aslında ne kadar büyük bir hayat bilgisi taşıdığını bugün daha iyi anlıyorum.
“Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
Bu yalnızca yardımlaşmayı anlatan bir söz değildir.
Aynı zamanda insanın tek başına eksik olduğunu hatırlatır.
Bir insanın taşıyamadığı yükü iki insan taşıyabilir.
Bir kişinin göremediğini diğeri görebilir.
Birinin düştüğü yerde diğeri elini uzatabilir.
Toplum dediğimiz şey biraz da budur: Birbirimizin eksik kalan tarafını tamamlamak.
Levinas’ın düşüncesinde “öteki” insanın karşısına çıktığında, onun yüzü bize bir sorumluluk hatırlatır. Başkasının varlığı yalnızca hayatımıza eklenmiş başka bir insan değildir; aynı zamanda bize karşı bir etik çağrıdır.
Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri de budur:
Başkalarının yüzünü yeniden görebilmek.
Çünkü ekranlar yüzleri çoğaltırken, gerçek karşılaşmaları azaltıyor.
Binlerce insanın fotoğrafını görüyoruz ama bazen yanımızdaki insanın gözlerinin içine bakmıyoruz.
Naif kalmak bir seçimdir
Dünyanın sertleştiğini görüp sertleşmek kolaydır.
Kırıldığın için kırmak…
Aldatıldığın için güvenmemek…
Kullanıldığın için herkesi kullanmak…
Birileri bencil olduğu için bencilleşmek…
Birileri kaba olduğu için kaba olmak…
Bütün bunlar kolay.
Zor olan, başına gelenlere rağmen karakterini koruyabilmektir.
Şems-i Tebrizi’ye atfedilen güzel bir düşünce vardır: “Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok.”
İnsanı insan yapan şey, sahip oldukları değil; taşıdığı anlamdır.
Bu nedenle naiflikten utanmamak gerekiyor.
İyi niyetli olmaktan.
Yardım etmekten.
Sarılmaktan.
Birini affetmekten.
Özür dilemekten.
Sevmekten.
Gerektiğinde fedakârlık yapmaktan.
Bunların hiçbiri çağın gerisinde kalmak değildir.
Tam tersine, belki de bütün bu gürültünün içinde insan kalmanın en modern biçimidir.
Çünkü teknoloji bizi daha hızlı iletişim kuran varlıklara dönüştürdü ama daha iyi iletişim kuran insanlar haline getirip getirmediği hâlâ tartışmalı.
Daha çok insana ulaşabiliyoruz ama daha az insana dokunuyor olabiliriz.
Daha fazla bilgiye sahibiz ama başkasının acısını anlamakta daha bilgili olduğumuz söylenemez.
Daha bağımsızız ama belki de hiç olmadığı kadar birbirimize muhtacız.
İhtiyacımız olan şey yeniden “biz” demek
Dünyanın bütün sorunlarını birkaç güzel davranışla çözebileceğimizi düşünmek elbette romantik olur.
Savaşların, ekonomik çıkarların, siyasal güç mücadelelerinin ve toplumsal eşitsizliklerin yalnızca bireysel nezaketle ortadan kalkmayacağını biliyoruz.
Fakat bütün büyük sistemler, sonunda insan davranışlarından oluşur.
Siyaset insanlardan oluşur.
Ekonomi insanlardan oluşur.
Savaş kararlarını insanlar verir.
Barış kararlarını da.
Bir ülkenin sınırları haritalar üzerinde çizilebilir; fakat o sınırların içinde yaşayan insanların birbirine nasıl baktığı, o ülkenin gerçek ruhunu belirler.
Bu yüzden değişim yalnızca yukarıdan gelmek zorunda değildir.
Bazen bir insanın diğerine el uzatmasıyla başlar.
Bir komşunun kapısını çalmasıyla.
Bir çocuğa şefkatle yaklaşmasıyla.
Bir yaşlının poşetini taşımasıyla.
Bir arkadaşının “Nasılsın?” sorusunu gerçekten merak ederek sormasıyla.
Bir insanın, kendisine hiçbir faydası olmayacak başka bir insan için iyi bir şey yapmasıyla.
Gerçek medeniyet budur.
İnsanların birbirine daha fazla ihtiyaç duyması değil; birbirinin ihtiyacını fark edebilmesi.
Sonuçta hepimiz aynı kırılganlığın farklı biçimlerini taşıyoruz.
Hepimiz bir gün yaşlanacağız.
Bir gün yardıma ihtiyaç duyacağız.
Bir gün yalnız kalacağız.
Bir gün birinin omzuna yaslanmak isteyeceğiz.
Bir gün güçlü görünmekten yorulacağız.
Ve belki o gün, bugünün dünyasında küçük gördüğümüz bir şeyin aslında ne kadar büyük olduğunu anlayacağız:
Bir el.
Bir omuz.
Bir sarılma.
Bir “Buradayım.”
Naiflik belki de dünyayı değiştirecek kadar güçlü değildir.
Ama dünyayı değiştirmekten önce insanı insan olarak tutan şeylerden biridir.
Ve ben, dünyanın daha fazla güçlü insana değil, gücünü başkasını ezmek için kullanmayan insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Daha fazla bağımsız bireye değil, bağımsızlığını korurken “biz” diyebilen insanlara…
Daha fazla konuşana değil, dinleyebilene…
Daha fazla sertleşene değil, sertleşmeden ayakta kalabilene…
Çünkü insanın gerçek gücü, kimseye ihtiyaç duymamak değildir.
Gerçek güç, gücün varken incitmemektir.
Bu yüzden, naiflik çağın gerisinde kalmış bir değer değil; çağın bütün kabalığına rağmen korunması gereken son insanlık biçimlerinden biridir.
Naifliğin Değeri




Tabii ki madalyonun diğer yüzü de var. Teoride naif kalmak, dünyayı güzelleştirmek çok etkileyici cümleler... Fakat hayat her zaman bu teoriye alan tanımıyor. Herkes bu naifliği kaldıramaz; daha da önemlisi, herkes hak etmez. Bir süre hak etmeyen davranışları, nankörlüğü ve iyi niyetin suistimal edildiğini gören her insan, dönüp "Ben neden bu kadar naifim?" diye kendisini sorgulayabilir ve değişebilir de. O sertleşenlere, kabuğuna çekilenlere ya da "Acaba en iyisi bencil ve duyarsız olmak mı?" diye düşünenlere hak vermemek elde değil. Çünkü sürekli yaralanmak insanı yorar, tüketir ve bir savunma mekanizması olarak duvar ördürtür. Ama yine de... Bütün o haksızlıklara ve sömürülen iyi niyetlere rağmen o inceliği bozmamayı başarmak, herhalde bu çağda insanın kendi kendine verebileceği en büyük sınav. Dünyanın pisliğine benzememek zor; ama ne pahasına olursa olsun insan kalabilmek, gurur duyulacak en nadide şey...