"Ben" den vazgeçmek

"Ben" den vazgeçmek
0 Beğen
0 Yorum

 

İnsan, hayatı boyunca kendisini başkalarının gözlerinde arıyor.
Nasıl göründüğünü, nasıl anlaşıldığını, ne kadar sevildiğini ve kimler tarafından hatırlandığını önemsiyor. Zamanla kendi sesini, başkalarının bakışları arasından duymaya çalışıyor.

Oysa kendini bulmak, başkalarının gördüğü kişiye dönüşmek değildir. Onların bakışından sıyrılıp kendi hakikatine dönmektir.

İnsanın en büyük özgürlüğü, “Ben kimim?” sorusuna başkalarının verdiği cevapları susturabildiği yerde başlar. Çünkü “ben” dediğimiz şeyin içinde çoğu zaman bize ait olmayan arzular, korkular, beklentiler ve başkalarının üzerimize bıraktığı izler vardır.

Şems’e atfedilen şu söz bu yüzden anlamlıdır:
“Eğer hâlâ ‘ben’ demekten vazgeçmiyorsan, dizginlerin hâlâ nefsinin elinde demektir.”

Buradaki mesele kendini yok etmek değil; kendini sandığın şeyden özgürleşmektir. “Ben” dediğimiz kabuğu biraz olsun kırabilmek, kendimizi sürekli kanıtlama ihtiyacından vazgeçebilmek ve olduğumuz hâlimizle sessizce kalabilmektir.

Çünkü insan, başkalarının gözündeki suretini bıraktığı gün kendine yaklaşır.

Belki gerçek sadelik de budur:
Daha az görünmek, daha az anlatmak, daha az kanıtlamak…
Ve bütün bunların içinde, ilk kez gerçekten kendin olmak.

“Ben” den vazgeçmek, kendini inkâr etmek değildir.

Buradaki “ben”, insanın hakiki varlığı değil; sürekli onay bekleyen, kendini başkalarıyla kıyaslayan, sahip olduklarıyla kimlik kuran ve dünyayı kendi etrafında döndürmek isteyen egodur.

İnsanın kendine dönüşü, dünyaya kendini göstermekle değil; dünyaya kendini gösterme ihtiyacından vazgeçmekle başlar.

Sadeleşmek, hayattan vazgeçmek değil; hayatın içinden sana gerçekten ait olmayanları çıkarmaktır.

İnsan daha az insanla görüşür, daha az paylaşır, daha az tüketir, daha az görünür olur. Dışarıdan bakıldığında bunlar “vazgeçiş” gibi görünebilir. Oysa içeride başka bir şey gerçekleşiyordur: insan, başkalarının beklentilerinden vazgeçip kendi hayatına yer açıyordur.

Vazgeçmek şudur:
“Artık istemiyorum.”

Sadeleşmek ise:
“Artık her şeyi istemek zorunda değilim.”

Aradaki fark çok büyük.

Olgunlaşmak biraz da budur. Her davete gitmemek, her şeyi anlatmamak, herkes tarafından sevilmek istememek, her duyguyu sosyal medyada görünür kılmamak… Çünkü bir noktadan sonra insan şunu fark eder:

Hayat, sahip olduklarımız çoğaldıkça değil; ihtiyaç duyduklarımız azaldıkça hafifler.

Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü, insanların kötü olduğu anlamına gelmez. Daha çok, insanın başkalarının bakışı altında kendine yabancılaşmasını anlatır. Başkalarının ne düşüneceğini, nasıl göründüğümüzü, bizi beğenip beğenmediklerini önemsemeye başladığımızda, kendi hayatımızın merkezinden uzaklaşırız. Bir süre sonra kendi seçimlerimizi değil, başkalarının bakışını yaşamaya başlarız.

Bence; cehennem, başkaları değil; kendimizi onların ön yargıları ile görmeye başladığımız andır. Özgürlük ise herkesin gözündeki suretimizden sıyrılıp, kendi hakikatimize dönebildiğimiz yerde başlar.

Ve sade hayat, dünyadan çekilmek değil; dünyanın senden sürekli bir şey istemesine artık izin vermemektir.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın