Tesadüf Diye Bir Şey Var mı?

Tesadüf Diye Bir Şey Var mı?
1 Beğen
0 Yorum

Tesadüf Diye Bir Şey Var mı?


Hayatımıza giren insanlar, bazen bize kendilerinden çok bizi anlatırlar. 


Hayatın garip bir alışkanlığı vardır: Bize ihtiyacımız olan insanları değil, çoğu zaman henüz öğrenmediğimiz dersleri taşıyan insanları gönderir.
Birine rastlarız.


Önce bunun bir tesadüf olduğunu düşünürüz. Bir kafede yan yana oturmuşuzdur, aynı arkadaş grubuna denk gelmişizdir, bir mesaj yanlışlıkla bize gelmiştir ya da hiç gitmeyeceğimiz bir yere o gün nedense gitmişizdir. Sonra o insan hayatımıza girer. Bir süre sonra onunla yaşadığımız şeyler, bizi kendimiz hakkında daha önce bilmediğimiz gerçeklerle karşılaştırmaya başlar.


Ve insanın zihninde o tanıdık soru belirir:


“Ben bu insanı neden hayatıma aldım?” 
“Bende ne vardı ki bu insan bana bu kadar tanıdık geldi?”


Freud’un psikanalizinin en sarsıcı taraflarından biri tam da burada başlar. İnsan, kendisi hakkında bildiklerinden çok, kendisi hakkında bilmedikleri tarafından yönetilebilir. Bilinç, hayatımızın direksiyonunda oturduğunu zannederken bilinçdışı bazen arka koltuktan yolu tarif eder.
Üstelik oldukça ısrarcıdır.


Bazen aynı insanın farklı versiyonlarını hayatımıza sokar. İsim değişir, yüz değişir, meslek değişir, şehir değişir ama hikâyenin sonu nedense hep aynı yere çıkar.


“İnsan kendi evinde bile efendi değildir.”


Çünkü insanın içinde, kendisinin tam olarak tanımadığı bir dünya vardır.


Freud’un başka bir önemli önermesi de şudur:
“Bastırılan her şey geri döner.”
Bazen başka bir insan kılığında.
Bazen bir ilişki biçiminde.
Bazen sürekli tekrarladığımız bir hata olarak.
Bazen de “Benim şansım neden hep böyle?” diye sorduğumuz o can sıkıcı hayat döngüsünde.
Hayatımıza giren insanlar gerçekten tesadüf mü?


Burada “tesadüf yoktur” derken kaderci bir kolaycılığa düşmemek gerekir.
Her karşılaşmayı önceden yazılmış ilahi bir senaryo gibi görmek, insanın sorumluluğunu biraz fazla kolaylaştırır. Çünkü o zaman kötü ilişkilerimizin bile sorumluluğunu kadere devrederiz.


“Demek ki böyle olması gerekiyormuş.”
Hayır.
Belki de olması gerekmiyordu.
Belki sen izin verdin.
Belki tanıdık geldi.
Belki çocukluğundan, geçmişinden, eski ilişkilerinden ya da kendin hakkındaki inançlarından dolayı o davranışı “normal” kabul ettin.


İşte psikanalizin insanı rahatsız eden ama aynı zamanda özgürleştiren tarafı burada ortaya çıkar:
İnsan yalnızca başına gelenlerden değil, başına gelenler karşısında tekrar tekrar seçtiği şeylerden de sorumludur.


Bir insan seni küçümsediğinde ilk kez şaşırabilirsin.
İkinci kez öfkelenebilirsin.
Üçüncü kez ise artık biraz kendine bakman gerekir.
Çünkü üçüncü seferde mesele yalnızca karşındaki insan olmayabilir.
Belki sen hâlâ aynı kapıyı çalıyorsundur.
İnsanlar çoğu zaman “doğru insanı bulmak” üzerine konuşuyor.
Oysa belki hayatın daha önemli sorusu şudur:
“Ben neden sürekli yanlış insanların kapısını çalıyorum?”
Çünkü yanlış insan her zaman yanlış görünmez.
Bazen fazla tanıdık görünür.
İşte tehlike de budur.
Sakin bir insan sana sıkıcı gelebilir.
Duygusal olarak ulaşılabilir biri sana yeterince heyecan vermeyebilir.
Sana saygı gösteren biri “fazla kolay” gelebilir.
Ama seni sürekli belirsizlikte bırakan, bir gün yakınlaşıp ertesi gün uzaklaşan, sevgisini ölçülü dozlarda veren biri sana büyük bir aşk gibi gelebilir.
Çünkü bilinçdışı için tanıdık olan, güvenli olanla karıştırılabilir.
İnsan bazen huzuru değil, alıştığı karmaşayı arar.
Hatta daha kötüsü:
Karmaşayı aşk zanneder.


Bir insanın seni sürekli düşündürmesini, sürekli merak ettirmesini, sürekli bekletmesini “çok seviyorum” diye yorumlayabilir.
Oysa bazen kalbin çarpmıyordur.
Sinir sistemin alarm veriyordur.
İkisi birbirine şaşırtıcı derecede benzeyebilir.
Aşk sandığımız bazı şeylerin aslında kaygı olması bu yüzden mümkündür.
Karma: Hayatın bize tuttuğu ayna
Burada karma kavramına başka bir gözle bakabiliriz.
Karma denildiğinde çoğu insanın aklına hemen kozmik bir hesap makinesi gelir:
“Bana kötülük yaptı, hayat ona cezasını verecek.”
Keşke hayat bu kadar düzenli çalışsaydı.
Hatta keşke evrenin bir muhasebe departmanı olsaydı.
“Merhaba, ben Evren’in muhasebesinden arıyorum. Geçen yıl size yapılan haksızlığın KDV’sini de ekledik. Bu hafta içinde karşı tarafa tahsil edilecek.”
Ne yazık ki hayatın böyle bir müşteri hizmetleri hattı yok.
Fakat karmayı daha derin bir anlamda düşündüğümüzde, çok daha ilginç bir şey görürüz:
İnsan çoğu zaman çözemediği şeyi tekrar yaşar.
Karma belki de yalnızca “yaptığının karşılığını bulmak” değildir.
Bazen öğrenmediğin dersi yeniden önüne koymaktır.
Aynı tür insanları hayatımıza çekmemizin sebebi, onların bizi bulması kadar bizim de onlara açık olmamız olabilir.


Sınır koymayı öğrenmediysen sınırlarını zorlayan insanlar gelir.
Kendini değersiz hissediyorsan seni değersiz hissettiren insanlara tahammül edebilirsin.
Yalnız kalmaktan korkuyorsan yalnız bırakılma ihtimali üzerinden seni kontrol eden birine tutunabilirsin.
Kendini sevmiyorsan, sevgiyi senden esirgeyen birinin sevgisini kazanmayı hayatının en önemli meselesi haline getirebilirsin.


Ve sonra buna kader dersin.


Oysa belki de kader değil, tekrarlanan bir psikolojik örüntüdür.
Freud’un “tekrarlama zorlantısı” olarak tanımladığı düşünce burada oldukça önemlidir. İnsan bazen geçmişte çözemediği bir duygusal deneyimi, farklı biçimlerde yeniden yaşar.
Çünkü bilinçdışı yalnızca hatırlamaz.


Tekrar eder.
Ve insan bazen geçmişini değiştiremediği için geleceğini de geçmişin dekorlarıyla kurar.
Yeni bir insan gelir.
Ama eski hikâye başlar.
Yeni bir ilişki kurulur.
Ama eski yara konuşur.
Yeni bir şehirde yeni bir hayat başlar.
Ama insan eski kendisini yanında taşır.
Çünkü valizlerin en ağır olanı kıyafetlerle dolu değildir.
İnsan, kendisini yanında taşır.
Belki de hayatımıza giren “yanlış insanlar” bu yüzden bütünüyle yanlış değildir.
Onlar bazen öğretmendir.
Bazen aynadır.


Bazen de hayatımızın kapısında duran ve “Artık buraya kadar” dememizi sağlayan son sınavdır.
Fakat burada çok önemli bir yanılgı vardır:
Bir insanın hayatımıza bir ders vermek için girmiş olması, o insanı hayatımızda tutmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Dersini aldıysan sınıftan çıkabilirsin.
Hatta bazı derslerin final sınavı “gitmeyi öğrenmektir.”
İnsanların büyük bir kısmı burada takılır.
“Onu hayatımdan çıkarırsam yarım kalır.”
Hayır.


Birini hayatından çıkarmak, kendinden bir şey eksiltmek değil; kendine ait olmayan bir yükü bırakmaktır.
Her insan hayatımızda kalmak için gelmez.
Bazıları yalnızca bize kim olmak istemediğimizi göstermek için gelir.
Bazıları sınırlarımızı öğretir.
Bazıları özdeğerimizi.
Bazıları yalnızlığımızla barışmayı.
Bazıları da bize, bir insanı sevmenin onunla kalmak zorunda olmak anlamına gelmediğini öğretir.
Doğru insanı bulmadan önce yanlış insanı bırakmak
Hayatın en büyük ironilerinden biri de şudur:
İnsan çoğu zaman doğru insanı beklerken, yanlış insanı elinde tutar.
“Doğru kişi geldiğinde zaten giderim.”
Oysa bazen doğru insanın gelebilmesi için önce kapının önünü boşaltmak gerekir.
Eski ilişkilerin, eski kırgınlıkların, eski bağımlılıkların, eski korkuların arasında yeni bir hayat kurmaya çalışmak, dolu bir odaya yeni mobilya yerleştirmeye benzer.
Bir yerden sonra yürüyemezsin.


Doğru insanı hayatına çağırmadan önce kendine şu soruları sormak gerekir:
Ben gerçekten kimi arıyorum?
Yoksa yalnızca tanıdığım bir duygunun yeni yüzünü mü arıyorum?
Beni seven birini mi istiyorum?
Yoksa beni sevmeyen birinin sevgisini kazanarak kendi değerimi kanıtlamaya mı çalışıyorum?
Huzur mu arıyorum?


Yoksa heyecanı huzur sanmaya devam mı ediyorum?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
Çünkü hayatımıza giren insanların tamamını kontrol edemeyiz.
Ama kimlere kapı açtığımızı öğrenebiliriz.
Kendimizi değiştirdiğimizde, hayatımıza giren insanların niteliği de değişmeye başlar.
Çünkü artık aynı şeylere tahammül etmeyiz.
Eskiden romantik bulduğumuz belirsizlik, bir süre sonra yorucu gelir.
Eskiden peşinden koştuğumuz ilgi kırıntıları artık bizi doyurmaz.
Eskiden “Beni neden aramıyor?” diye düşündüğümüz insan için artık:
“Aramıyorsa aramasın.” diyebiliriz.
İşte özgürlük böyle durumlarda büyük bir manifesto değildir.
Bazen sadece telefon ekranına bakıp telefonu ters çevirmektir.
Ve hayat devam eder.


Belki de karma tam burada anlam kazanır.
Hayatımıza yanlış insanları çekmemiz bir ceza değildir.
Bir uyarıdır.
Aynı insanı farklı yüzlerle tekrar tekrar karşımıza çıkaran hayat, belki de bize şunu söylüyordur:
“Bak. Henüz anlamadın.”
Sonra aynı hikâye yeniden gelir.
Bir kez daha.
Bir kez daha.
Ta ki insan bir gün durup:
“Tamam. Bu kez seni tanıyorum.” diyene kadar.
İşte o anda döngü kırılır.
Karma sona ermez belki.
Ama sen karmanın içindeki rolünü değiştirirsin.
Artık seni terk edenin peşinden koşmazsın.
Seni küçümseyene kendini ispatlamaya çalışmazsın.
Sana yarım gelen bir sevgiyi tamamlamak için kendi hayatından vazgeçmezsin.
Çünkü artık şunu bilirsin:
Birinin seni seçmemesi, senin seçilmeye değer olmadığını göstermez.
Doğru insanın hayatımıza girmesinden önce yapılması gereken en önemli şey budur:
Yanlış insanlara açık bıraktığımız kapıları kapatmak.
Freud’un bilinçdışına dair düşüncelerinin bize bıraktığı en değerli miraslardan biri belki de budur: Kendimizi anlamadan seçimlerimizi anlayamayız. Seçimlerimizi anlamadan tekrarlarımızı kıramayız. Tekrarlarımızı kıramadan da gerçekten özgürleşemeyiz.
Bu yüzden hayatımıza giren her insan için “Neden karşıma çıktı?” diye sormak yerine, zaman zaman daha cesur bir soru sormalıyız:


“Ben neden ona kapıyı açtım?”


Çünkü hayatımıza giren insanlar kaderimizin değil, bilinçdışımızın aynasıdır.
Ve o aynada gördüğümüz her yüz, hayatımızda kalmak zorunda değildir.
Bazı insanlara teşekkür ederek veda etmek gerekir.
Bazılarından sessizce uzaklaşmak.
Bazı kapıları bir daha açmamak.
Bazı hikâyelerin devamını yazmamak.
Çünkü hayatın bize göndereceği doğru insan, yanlış insanların bıraktığı boşluğu doldurmak için değil; bizim artık yanlış insanlara ihtiyacımız kalmadığını gördüğü anda gelecektir.
Ve o gün anlarız:


Karma bizi cezalandırmıyordu.
Hayat bizi terk etmiyordu.
Tesadüfler bizi kandırmıyordu.
Biz, kendimizi tanımayı öğrenene kadar aynı dersi farklı insanlarla okuyorduk.
Sonra bir gün ders biter.
Kapı açılır.
Ve bu kez hayatımıza giren insan, eski yaralarımızı kanatmak için değil, artık iyileşmiş olduğumuz yere dokunmak için gelir.


Doğru insanı bulmanın sırrı, onu aramak değildir.
Önce yanlış insanları hayatımızdan çıkaracak kadar kendimizi sevmektir.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın