Schopenhauer’u Anlamak: İnsanın Kendisiyle Sınavı

Schopenhauer’u Anlamak: İnsanın Kendisiyle Sınavı
1 Beğen
0 Yorum

Bazı filozoflar size dünyayı anlatır. Bazılarıysa dünyaya bakışınızı bozarak, bir daha eskisi gibi görememenizi sağlar.
Arthur Schopenhauer ikinci türdendi.

Onu okumaya başladığınızda ilk karşılaştığınız şey karamsarlık değildir. Daha rahatsız edici bir şey: Kendimiz hakkında fazla doğru şeyler söylemesi.

İnsan neden istediği şeyi elde ettiğinde kısa süre sonra sıkılır? Neden sahip olduklarımızın mutluluğu, onları elde etmeden önce kurduğumuz hayaller kadar uzun sürmez? Neden bizi mutsuz eden insanlara, alışkanlıklara ve ilişkilere bile geri döneriz? Neden özgür olduğumuzu düşünürken arzularımızın peşinden sürükleniriz?

Schopenhauer'ın felsefesi tam da bu soruların üzerine eğilir.
Onu anlamanın en iyi yolu, “Dünya neden kötü?” sorusundan ziyade “Ben neden sürekli bir şey istiyorum?” sorusuyla başlamaktır.

Dünyayı istemek
Schopenhauer'ın en önemli eseri İsteme ve Tasarım Olarak Dünya'dır. Kitabın adı bile onun bütün düşüncesinin kapısını aralar.

Schopenhauer'a göre dünya yalnızca gördüğümüz, ölçtüğümüz ve akılla açıkladığımız nesnelerden oluşmaz. Dünyanın derininde kör, durmaksızın hareket eden bir isteme vardır.
Bu isteme yalnızca “bir şey istemek” anlamında değildir.
Yaşamak, sahip olmak, arzulamak, rekabet etmek, sevilmek, başarılı olmak, beğenilmek, üremek, üstün gelmek… Bunların altında sürekli çalışan, kolay kolay susmayan bir hayat dürtüsüdür.
İnsan bir hedefe ulaşır.
Bir anlığına rahatlar.
Sonra yeni bir hedef belirir.
Yeni model bir televizyon. Yeni ev. Yeni ilişki. Yeni başarı. Yeni beden. Yeni seyahat. Yeni takipçi. Yeni unvan.

Modern insanın hayatını biraz dikkatle izlediğimizde Schopenhauer'ın iki yüzyıl önce anlattığı mekanizmayı bugün sosyal medyanın içinde çıplak gözle görebiliriz.
Çünkü çağımızın ekonomisi yalnızca ürün satmıyor.
Arzu satıyor.

Sana sahip olduğunun yetmediğini söylüyor.
Daha güzel görünmelisin.
Daha çok kazanmalısın.
Daha çok gezmelisin.
Daha çok görünmelisin.
Daha çok beğenilmelisin.
Ve bütün bunların sonunda sana mutluluk vaat ediyor.

Schopenhauer burada rahatsız edici bir soru sorar:
Ya mutluluk, elde ettiklerimizin miktarıyla değil; isteme biçimimizle ilgiliyse?
Mutluluk neden bu kadar kısa sürüyor?

Schopenhauer'ın insan psikolojisine dair en güçlü sezgilerinden biri burada ortaya çıkar.
İnsan çoğu zaman sahip olduğu şeylerden çok, sahip olamadığı şeylerle meşguldür.
Bir şeyi isteriz.
O şey uzak olduğu sürece zihnimizde büyür.
Ona kavuştuğumuzda ise büyüsü azalır.
Bir süre sonra yeni bir eksiklik ortaya çıkar.
Schopenhauer bunu acı ile sıkıntı arasındaki hareket olarak görür. İnsan istediği şeye ulaşamadığında acı çeker; ulaştığında ise arzu sona erdiği için boşluk ve sıkıntı başlayabilir.
Bu yüzden insan hayatı bir sarkaç gibi hareket eder:
Acı ile sıkıntı arasında.
Bugün bunu modern hayatın içinde başka isimlerle görüyoruz.
Tüketim bağımlılığı.
Sürekli ekran kontrol etmek.
İlişkilerde bitmeyen heyecan arayışı.
Bir başarıdan diğerine koşmak.
Tatilden dönmeden yeni tatili planlamak.
Bir fotoğrafın aldığı beğeniyi birkaç saat sonra unutup yenisini paylaşmak.
Sorun yalnızca bunların fazla yapılması değil.
Sorun, insanın içindeki boşluğu dışarıdan doldurmaya çalışmasıdır.

Schopenhauer'ın burada bize bıraktığı ders oldukça sade ama serttir:
İçindeki eksikliği, dışarıdaki şeyleri çoğaltarak kapatamazsın.
Schopenhauer neden bu kadar karamsardı?

Schopenhauer'ı yalnızca “hayat acıdır” diyen karamsar bir filozof olarak okumak büyük bir haksızlık olur.
Evet, insan varoluşunun acı tarafını merkeze alır.
Fakat onun karamsarlığı, insanı umutsuzluğa terk etmek için değildir.
Bir çeşit uyanış çağrısıdır.
Çünkü insanın acısının önemli bir bölümünün kendi arzularından doğduğunu düşünür.
Arzu büyür.
Arzunun karşısına engel çıkar.
Engel acıyı doğurur.
Arzu gerçekleşir.
Bir süre sonra yeni arzu ortaya çıkar.
Bu döngü devam eder.
O halde çözüm her şeyi elde etmek değildir.
Her şeyi istemek zorunda olmadığını fark etmektir.
Bu düşünce, günümüz insanı için şaşırtıcı derecede değerlidir.
Çünkü bize sürekli “daha fazlasını” isteyen bir çağda yaşıyoruz.
Schopenhauer ise sessizce tersini sorar:
“Daha azıyla yetinmeyi öğrenebilir misin?”

Onu kimler besledi?
Schopenhauer'ın düşüncesi gökten inmedi.
Felsefesinin kökleri Batı düşüncesinin yanı sıra Doğu'nun kadim metinlerine kadar uzanır.

Özellikle Platon ve Immanuel Kant, onun düşüncesinin temel sütunlarındandır.
Kant'tan dünyanın bize göründüğü haliyle “fenomen–numen” arasındaki ayrımı miras aldı ve bunu kendi metafizik sisteminin merkezine yerleştirdi.
·  Fenomen: Dünyanın bize göründüğü hali.
·  Numen / kendinde şey (Ding an sich): Bir şeyin bizden bağımsız olarak gerçekte ne olduğu.
Platon'dan ise görünüş ile hakikat arasındaki ayrımın izlerini taşıdı.

Fakat Schopenhauer'ın entelektüel dünyasını yalnızca Batı ile sınırlamak mümkün değildir.
Upanişadlar ve Budist düşünceyle kurduğu ilişki, onun felsefesinin en dikkat çekici taraflarından biridir.
Hint düşüncesini Batı felsefesiyle buluşturan isimlerden biri olan Schopenhauer, özellikle arzu, acı, benlik ve kurtuluş meselelerinde Doğu düşüncesinden derin biçimde etkilenmiştir.
Upanişadları hayatının önemli metinlerinden biri olarak görmesi tesadüf değildir.
Budizmdeki arzunun sona erdirilmesi ve ıstırabın kaynağına ilişkin düşüncelerle kendi “isteme” felsefesi arasında güçlü paralellikler kurmuştur.
Fakat burada önemli bir ayrım var:
Schopenhauer bir Budist filozof değildir.

Doğu düşüncesini kendi metafizik sistemi içinde yeniden yorumlayan Batılı bir filozoftur.
İşte onu ilginç kılan da budur.
Doğu ile Batı arasında entelektüel bir köprü kurmuş, kendi çağının sınırlarını aşmıştır.
 
Nietzsche'nin gölgesindeki Schopenhaue
Schopenhauer'ın kendisinden sonra gelenler üzerindeki etkisi belki de düşüncesinin en güçlü kanıtıdır.
Bunların başında Friedrich Nietzsche gelir.

Genç Nietzsche, Schopenhauer'ı okuduğunda onun düşüncesinden derinden etkilenmişti.
Fakat Nietzsche'nin büyüklüğü, ustasına sadık kalmasında değil, bir noktadan sonra onunla hesaplaşmasındadır.
Schopenhauer hayatın temelinde acı veren istemeyi görürken Nietzsche, yaşamı bütün çelişkileriyle birlikte onaylamaya yöneldi.
Bir anlamda Nietzsche, Schopenhauer'a karşı çıkarak bile onunla konuşmaya devam etti.
Bu, büyük düşünürlerin birbirleri üzerindeki etkisinin güzel bir örneğidir.
Schopenhauer yalnızca Nietzsche'yi değil; Sigmund Freud, Carl Gustav Jung, Thomas Mann, Richard Wagner, Albert Einstein, Leo Tolstoy gibi farklı alanlardan isimleri de etkiledi.
Özellikle bilinçdışı, insan davranışlarının görünen nedenlerin ötesinde daha derin dürtüler tarafından şekillendirilebileceği fikri, Schopenhauer'ın düşüncesini Freud'dan çok önce ilginç bir noktaya taşımıştı.
Freud'un psikanalizi elbette Schopenhauer'ın basit bir devamı değildir.
Ama insanın akıl tarafından tamamen yönetilmediği, davranışlarımızın altında daha derin itkilerin bulunduğu fikrinde önemli bir akrabalık vardır.
Bu yüzden Schopenhauer'ı yalnızca on dokuzuncu yüzyılın bir filozofu olarak görmek eksik kalır.
O, modern insanın psikolojisine giden yollardan birini erkenden fark etmişti.
 
Sanat neden onun için önemliydi?
Schopenhauer'ın felsefesinin en güzel taraflarından biri, sanatın insan hayatındaki yerini ciddiye almasıdır.
Çünkü sanat, onun açısından sıradan gerçekliğin içinden kısa süreliğine çıkabilmenin yollarından biridir.
Gündelik hayatta sürekli isteriz.
Bir şey bekleriz.
Bir şeyden korkarız.
Bir şeyi elde etmeye çalışırız.
Bir şeyden kaçınırız.
Fakat bir müzik eserini gerçekten dinlediğimizde ya da büyük bir resmin karşısında durduğumuzda, birkaç dakikalığına “ben” geri çekilebilir.
İşte o anda insan yalnızca isteyen bir varlık olmaktan çıkar.
Schopenhauer'ın müziğe verdiği özel önem de buradan gelir.
Müzik, onun için yalnızca duyguları süsleyen bir sanat değildir; istemenin derin hareketlerine doğrudan dokunan bir sanat biçimidir.

Belki bu yüzden bazı müzikler bize hiçbir şey anlatmadan çok şey söyler.
Bir gitar solosu, yıllardır söyleyemediğimiz bir cümleyi bizden önce kurar.
Bir tablo, yaşadığımız bir acıyı açıklamaz.
Ama ona bir biçim verir.
Bir şiir yarayı kapatmaz.
Fakat yaraya bakabileceğimiz bir mesafe yaratır.
Sanatın iyileştirici tarafı biraz da budur.
Schopenhauer bize bugün ne söylüyor?
Belki de en önemli ders burada.
Schopenhauer'ı okumak, hayattan nefret etmeyi öğrenmek değildir.
Hayatın bizi hangi arzular üzerinden yönettiğini fark etmektir.
Her istediğimiz gerçekten bize mi ait?
Yoksa bize öğretilmiş arzular mı taşıyoruz?

Başarılı olmak istiyorum.
Neden?
Zengin olmak istiyorum.
Neden?
Beni herkes tanısın istiyorum.
Neden?
Beni sevsinler istiyorum.
Neden?
Bu soruları birkaç kez art arda sorduğunuzda insanın karşısına ilginç bir manzara çıkar.
Bazen hayatımızın önemli bir bölümünü, aslında hiç sorgulamadığımız arzuların peşinden koşarak geçiriyoruz.
Schopenhauer'ın bugün hâlâ dokunduğu yer tam olarak burasıdır.
Özgürlük, istediğin her şeyi yapabilmek değildir.
Bazen özgürlük, neyi neden istediğini görebilmektir.
 
Biraz daha az istemek

Modern dünyanın bize sunduğu en büyük yanılgılardan biri mutluluğu artırmanın yolunun seçenekleri artırmak olduğudur.
Daha fazla seçenek.
Daha fazla deneyim.
Daha fazla tüketim.
Daha fazla insan.
Daha fazla içerik.
Daha fazla görünürlük.
Fakat insan zihni sonsuz seçeneklerle otomatik olarak özgürleşmiyor.
Bazen tam tersine, parçalanıyor.
Schopenhauer'ın sade yaşam, ölçülülük, yalnızlık ve zihinsel bağımsızlık üzerine düşünceleri bu yüzden bugün yeniden okunabilir.
Yalnız kalabilmek.
Sessizliğe dayanabilmek.
Sürekli eğlence aramamak.
Başkalarının hayatıyla kendi hayatını kıyaslamamak.
Her arzunun peşinden gitmemek.
Bunlar ilk bakışta küçük şeyler gibi görünür.
Ama insanın kendi zihni üzerindeki hâkimiyetini geri kazanması çoğu zaman böyle başlar.
Çünkü insanın en büyük esareti bazen dışarıda değildir.
Kendi içinde hiç susmayan sestir.
 
Son söz: İstemeyi bıraktığın yerde ne kalır?
Schopenhauer'ın felsefesiyle uzun süre yaşadığınızda insanın hayatla ilişkisi değişebilir.
Bir şeyleri daha az büyütürsünüz.
Bir kaybın dünyanın sonu olmadığını anlarsınız.
Bir kazancın da dünyanın kurtuluşu olmadığını.
İnsanların sizi beğenmesine daha az ihtiyaç duyarsınız.
Bazı kapıların kapanmasını kabullenirsiniz.
Her tartışmayı kazanmanız gerekmediğini fark edersiniz.
Ve belki en önemlisi, hayatın size borçlu olduğu fikrinden vazgeçersiniz.

Çünkü hayat hiçbir zaman bizim planladığımız kadar adil, düzenli veya anlamlı olmak zorunda değildir.
Anlamın bir kısmını bizim üretmemiz gerekir.
Schopenhauer'ın karanlık görünen felsefesinin içindeki tuhaf aydınlık da burada saklıdır:
Dünyayı değiştiremeyeceğin birçok an vardır; fakat dünyaya nasıl bağlanacağını değiştirebilirsin.
Belki olgunlaşmak, daha çok şeye sahip olmak değildir.
Bilgelik, insanın yavaş yavaş elindekilerden değil, içindeki bitmeyen istemeden vazgeçmeyi öğrenmesidir.

Ve sonunda insan şu gerçekle baş başa kalır:
Hayatın bize sunduğu en büyük özgürlük, istediğimiz her şeye kavuşmak değil; artık her istediğimiz şeye muhtaç olmadığımızı fark etmektir.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın